gezi seçim siyasetini ararken: chp, hdp ve birleşik haziran hareketi – hakan güneş -

 

2015 yazında seçim var. Türkiye’deki tüm toplumsal kesimler Erdoğan-Davutoğlu dışında bir seçeneğin nasıl çıkabileceğini konuşmaya başladı bile. 2013 Haziran’ın da “artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını” ortaya koyan Gezicilere karşı Erdoğan daha yoğun bir dinselleşme ile tahkim edilmiş başka bir “Yeni Türkiye”yi 2023, hatta mümkün ise 2071’e dek sürdürme iddia ve kararlığında. Gezi’de ortaya çıkan yeni kuşaklar, yeni dil ve talepler HDP/BDP, CHP ve sosyalist solda belli değişimlere yol açtı ancak yaygın ve oldukça farklı dinamiklere dayalı Gezi, siyasete tam bir ağırlık koyamadı: Türkiye’de ne Gezi’yi ortaya çıkaran sorunlar çözüldü ne de Gezi yeni bir yol açabildi. O halde Gezi hala siyasetini aramaya devam ediyor.

2013 Haziranı’ndan bu yana Türkiye’de taşeronlaşma, iş cinayetleri ve güvencesizlik daha da arttı; Dinselleşme eğitim sisteminden plajlara kadar her alanda cumhuriyet tarihinde hiç olmadığı kadar ağır bir biçimde hissedilir oldu; Kürtlerin özyönetim taleplerine yanıt verilmek bir yana toplumun kutuplaştırıldığı bir denklemde “müzakere” ile Kürtlerin denetim ve oyalanması oyununa devam ediliyor; Ülke Ortadoğu’da İŞİD ve benzeri gruplarla mezhepçi bir ittifaka dayalı savaşın eşiğinde tutuluyor. Özetle Geziyi patlatan tüm toplumsal dinamikler eksilmediği gibi arttı.

Peki, oldukça farklı toplumsal kesimler ve taleplerin çoğulcu bir itirazı olarak Gezi’de açığa çıkan dinamiklere, onların taleplerine ve dolayısıyla emekten, sosyal haklardan, özgürlüklerden, laiklikten ve barıştan yana bir Türkiye arayışına, 2015 seçimlerinde kim tercüman olacak? CHP?, HDP/BDP?, Birleşik Haziran Hareketi? Ya da bir diğer seçenek mi? Sırasıyla bu oluşumların sorumuza yanıt olabilme potansiyellerine değinelim.

chp

Cumhuriyet Halk Partisi liderliği Gezi’yi tekeline almadan sahiplenme konusunda iyi bir sınav vermiştir. Ancak ülkenin sorunlarına yaklaşırken Gezi’ci bir dili içselleştirdiğini söylemek hayli zor. Laiklik konusunda bir yandan katı bir laiklikten uzaklaşma ama dinselleşmeye karşı net bir tutum almayı başarabilirken, Kürt sorununda aynı yenilenme dinamiklerinin işlediğini söyleyemiyoruz. Elbette azımsanmayacak sayıda CHP’li vekilin hem örneğin HES inşaatlarına karşı direnişte, hem madenci ölümlerinde hem de Kobani’deki dini referanslı vahşet karşısındaki insanlık direnişinde, toplumsal muhalefet ile aynı safta yer aldığını da teslim etmeliyiz. Ancak Kılıçdaroğlu partisi içindeki ulusalcı kanatla mesafesini açmasına karşın özellikle Kürt sorununda AKP’yi söylem düzeyinde bile aşabilen bir özgürlükçülükten henüz uzak görünüyor.

Bunun kadar önemli bir diğer başlık CHP’nin ne kadar “sosyal” bir demokrat parti olduğu ile ilgilidir: CHP’li belediyeler iki dönemdir vadettikleri “taşeronsuz belediye” ve “sosyal belediyecilik” konusunda tam anlamıyla sınıfta kalmış durumdalar. Salt laiklik konusunda iyi kötü sürdürdükleri mücadele CHP’nin neoliberalizme teslim bir sosyal politika anlayışını ve Kürt sorununda bildiğimiz devletçi monolitizmi temsil etmeye devam ettiği gerçeğini değiştirmiyor.

Gezi salt laikliğe ilişkin kaygılara indirgenmeyecek ise, tüm değişim dinamiklerine karşın Kılıçdaroğlu CHP’sinin de henüz Gezi’ye hayli uzak olduğunu tespit etmek hiç de abartılı olmayacaktır. 2015 seçimlerine giderken de CHP’nin yukarıda andığımız kısıtlarını aşarak toplumsal muhalefete iyi kötü tercüman olma iddiasını ortaya koyabileceğine dair umut besleyenlerimiz muhtemelen hüsranla karşılaşacaktır.

hdp

HDP/BDP çizgisinin Gezi’ye ilk başlarda şüphe ile yaklaştığı, keza Gezi süreci boyunca da süreçte aktif bir biçimde yer almadığı herkesçe malum. Ancak süreçten etkilenmediği, sürecin ortaya çıkardığı dinamikleri okumadığı ve bu yeni dinamiklere seslenmediğini ileri sürmek aynı ölçüde haksızlık olur. Özellikle Selahattin Demirtaş’ın belirgin bir biçimde Aleviler ve seküler kesimlerin sorunlarını dile getirmesi, adeta “Gezi” diliyle bir kampanya yürütmesi ve onun sembol ve değerlerine göndermede bulunması hepimizin hafızasında. Bu daha sonrasında Erdoğan’ı mecliste alkışladı diye hafızamızdan silebileceğimiz bir gerçeklik değildir. Nitekim yıllardır %6  bandında seyreden BDP/HDP oyları %10 sınırına bu söylemle ulaştı. BDP’nin mecliste 4+4+4 sistemi, seçmeli Kuran ve peygamberin hayatı dersleri oylamalarında sergilediği problemli performanstan uzaklaştığı, burada daha seküler daha özgürlükçü bir noktaya yaklaştığının en açık kanıtıdır.

Ancak CHP’deki ulusalcı basınç gibi HDP’deki milli-dini basınç da bir realitedir. Kürt Hareketi içindeki milli-dini eğilim özellikle Demirtaş’ın seküler-sol söyleminin harekete güç kazandırması ve sonrasında Kobani’de cihatçılar karşısında yürütülen savaştaki dinamikler nedeniyle güç kaybetmiştir.  Kobani’de AKP’nin desteklediği şeriatçı güçler ile sert bir mücadele sürdürürken, aslında Ortadoğu’nun en kitlesel ve etkili seküler seçeneği olduğunu da ortaya koyan Kürt hareketinde sol-seküler eğilim hiç olmadığı kadar güçlenmiştir. Öte yandan Kürt hareketi ulusal bir hareketin doğası gereği barındırdığı geniş “milli koalisyon”un basıncını yapısal olarak çözümleyebilmiş değildir. Gerek “solcularla” ittifak yerine AKP ile müzakereye dayalı bir “milli” strateji önerenler, gerekse Kürt halkının geleneksel-dini “değerlerinden uzaklaşmamayı ileri süren Kürt muhafazakârları BDP/HDP içinde çoğunlukla liberal bir söylemde etkide bulunmaya devam etmektedirler.

HDP, sosyal belediyeciliği, toplumcu-ekolojist programı, taşeronlaşma karşısındaki tutumu, iş güvenliği konusundaki yaklaşımı ve giderek öne çıkardığı sol-seküler söylemi ile sosyalist solla birlikte Gezi’den en çok şey alan ya da Gezi’ye en yakın duran partilerden birisi durumundadır. Ancak müzakere sürecinde AKP dışında muhatap bulamadığı ölçüde Öcalan’ın Türk ve Kürt halklarının ortaklığını İslam kardeşliğinde gösteren mektubundaki dili yeniden ve yeniden karşımıza gelebilmektedir. Öyle olduğu sürece de HDP’nin bir “Türkiye Partisi “ olma iddiası zayıflamaktadır. Öte yandan bu dinamik bir süreçtir. Dinamik süreçlerde eski defterleri karıştırmak yerine, gideni değil gelmekte olanı görmek önem taşır. HDP/BDP sol-seküler bir programa 2015’de de sahip çıkacağı mesajını açıkça veriyor. HDP’nin EMEP ve ÖDP ile ittifak yapması gerektiği Kürt hareketinin çok önemli isimlerince seçimlerden aylar önce ortaya konmuş bir yol haritasıdır.

Peki HDP’nin gerek toplumsal tabanının beklentileri gerekse çözüm-müzakere sürecinin dinamiklerini görmezden gelmeden kamuculuk ve laikliği bütünlüklü olarak savunması gerçekten mümkün müdür? Bu kestirimle, tahminle yanıtlanacak bir soru olamaz. Bu soru bir kriterdir. Yüzbinlerce insanın HDP’yi yeni süreçte nerede göreceği ve ne düzeyde destekleyeceği söz konusu hareketin atacağı adımlara bağlıdır.

Kenan Kalyon’un ileri sürdüğü gibi komünist hareket ile (Kürt) ulusal hareket arasındaki kategorik ayrımın artık son bulduğu tezi fazla iddialı görünüyor. Kürt hareketi taşeronlaşma, neoliberalizm ve dinselleşme karşısında henüz tutarlı ve süreklileştirilmiş bir politik yönelimi sergileyemiyor. Öte yandan Aydemir Güler’in ileri sürdüğü gibi Kobane’de Koalisyon güçlerinin yardımına karşı çıkmadığı için yakın gelecekte Kürt hareketinin “Kürtçe Kuran dağıtacağı” bir politik eksene kaydığı iddiası da son derece dayanaksız bir itham durumundadır.

Şimdi seçimlere giderken ne kestirim ne önyargı ne de statik kimlik tanımları yol gösterici olabilir. Yol gösterici olacak tek şey kamuculuğun, laikliğin, çözümün ve savaş karşıtlığının bütünlüklü savunusunda ısrardır. Asıl olan kitlelere mal olmuş taleplerin yüksek sesle ifadesidir. Taleplerine bilinçle sahip çıkanlar ne “şucu” ya da “bucu” diye bu taleplere sahip çıkacak diğerlerini reddederler ne de bu talepleri hiç dillendirmediği halde şu ya da bu hareketi desteklerler. Hareketler, örgütler, seçim blokları ve her türden oluşum savundukları ve uğruna kitleleri seferber edebildikleri talepler için desteklenir ya da desteklenmezler.

birleşik haziran hareketi

Geçtiğimiz aylarda bir bildirge ile kuruluşunu ilan eden Birleşik Haziran Hareketi (BHH) adından da anlaşılacağı üzere Gezi süreci ve onun ortaya çıkardığı toplumsal muhalefet olanaklarına doğrudan yaslanma iddiasında. Bildirgesine bakıldığında, anti-emperyalizm, anti-kapitalizm, kamuculuk, laiklik ve bağımsızlık gibi temellere yaslanıyor. HDP dışında yer alan sosyalist solda belirli bir toparlanma ve ilgi yarattığı söylenebilir. Kürt sorununda bir arada yaşamı ve adil bir çözümü savunuyor. Bir bakıma BHH, yazının başında saydığım kamuculuk, laiklik, Kürt sorununda çözüm ve bölgede barış taleplerini birlikte ve bütünlüklü olarak savunmak bakımından ele aldığımız diğer oluşumlardan birkaç adım önce bulunuyor.

Öte yandan BHH birçok açıdan eleştirilere de konu olmaktadır. BHH’ye yönelik eleştirilerin özellikle laiklik ve aydınlanma kavramlarına yönelik yoğun vurgusunun diğer ilke ve talepleri geride bırakması konusuna yoğunlaştığı söylenebilir. İkinci bir eleştiri başlığı da çeşitli CHP’li vekillerin hareketin imzacıları arasında yer alması dolayısıyla hareketin HDP’den ziyade CHP ile ittifakı önemsediği yönündedir. Üçüncü ve önemli bir eleştiri de söz konusu oluşumun bir seçim ittifakı olup toplumsal muhalefet düzeyinde birleşiklik sağlama ve aşağıdan yukarıya bir hareket oluşturma konusunda gerçek bir eğilimi temsil etmediği yönündedir. Bunun dışındaki eleştiriler niyet okuma kapsamında olduğundan burada anmayacağım.

BHH, kuruluş ilanını takip eden süreçte sokakta toplumsal muhalefetin nasıl birlikte ve güçlü bir biçimde seferber edilebileceğini konuşmak ve kendisini örgütlemek üzere Türkiye’nin birçok bölgesinde forumlar örgütlüyor ve kendisini de forumlara dayalı meclisler şeklinde örgütlüyor. Yavaş yavaş BHH’den ne anlaşılması gerektiği konusu da netlik kazanıyor.  Buna göre bir kanat BHH programının özünün AKP rejiminin yıkılması hedefine indirgenebileceğini ileri sürüyor. İkinci bir kanat ise HDP ile yakın temas ve işbirliği içerinde Batı’da güçlü bir toplumsal muhalefet odağı çıkarma fikrinde yoğunlaşıyor. Her iki kanadın da üzerinde anlaştıkları ve BHH çağrı metninde ifadesini bulan sekiz toplumsal-siyasal talebin nasıl bir ittifak siyaseti ile sürdürülebileceği konusu çözülmüş görünmemektedir. Elbette bu soru CHP ve HDP’nin BHH’ye nasıl yaklaşacağı ile de doğrudan ilgilidir.

Ancak asıl soru BHH’nin çağrı metnine yazdığı sekiz madde üzerinden mi yoksa siyasal manevralara dayalı ittifak beklentileriyle mi hareket edeceğidir. Eğer taleplerinin takipçisi olacak ise seçim sathı mahaline girerken önce HDP ardından da mümkünse HDP ile birlikte CHP’nin kapısı çalınıp 2015 seçimleri konusunda müzakere edebilir, kamuoyuna hangi talep ve ilklerde anlaştıkları, hangilerinde ayrıştıklarını paylaşabilirler. Ancak kapalı kapılar ardında CHP’den kaç vekillik yahut HDP’den kaç vekillik alınacağına bağlı bir süreç yaşamayı tercih ederlerse Türkiye’de toplumsal muhalefetin önemli bir bölümünün heyecanını da heba etmiş olurlar.

Türkiye’de kamuculuğu, laikliği ve barışı, birini diğerine feda etmeden savunacak vekillere ihtiyaç olacaktır.  Böyle çok sayıda vekilin olması toplumsal muhalefetin mevcut sorunlarını çözüp onu kısa sürede ihya etmeyebilir, ancak siyaseten takip edilecek fikirleri mecliste propaganda ve takip edecek bir imkân yaratır. Özellikle Ufuk Uras deneyiminden sonra anlaşılmıştır ki parlamentoda iyi laf yapan “parlak” figürlere değil toplumsal muhalefetin organik unsurlarına ihtiyaç vardır. Çünkü Sırrı Süreyya Önder de, Ufuk Uras da kendi başlarına bir “kıymet” oldukları zannına kapılmışlardır. Vekalet ettiği kitleleri onların tweeter takipçileri ya da “fan”ları yerine koyan vekillere değil, yıllar içinde toplumsal muhalefetin neferi olmuş organik vekillere ihtiyacımız var.  Vekil değil vekâlettir aslolan: Bu bakımdan vekâlet edilen talepler ve ilkeleri vekil ve vekiller toplamı olan partilerden önce konuşmalıyız.

sonuç: talepler ve ilkeler

Talep ve ilkelerin takipçisi olmayı, taleplerimizden birisini bile diğerini gölgelemeden savunmayı başarırsak Gezi’nin ortaya çıkardığı muazzam toplumsal muhalefet zeminini 2015 seçimlerinin ardından da diri tutmayı başarabiliriz. Seçimler bu anlamda basit ama işlevli bir uğraktır. Taleplerini değil başka hesapları öne çıkaracak olanlar için ise bu uğrak ancak bir son durak olabilir.

Bu bakımdan 2015 Haziran seçimleri uğrağını HDP/BDP ile Birleşik Haziran Hareketi ve her ikisinin de kapsayamadığı geniş toplumsal muhalefet çevreleri için bir olanak olarak görebiliriz. Toplumsal muhalefetin dinselleşmeye karşı laiklik, neoliberal güvencesizliğe karşı kamuculuk, mezhepçi ve savaş dayalı dış politikaya karşı barış ve nihayet inkâr ve asimilasyona karşı özyönetim taleplerine tercüman olabilecek bir seçim ittifakı kurması elzemdir. Ancak Kürt sorununda çözüm perspektifinin kamuculuğu ve/veya laikliği ya da kamuculuğun çözüm ve barışı gölgelediği bir seçim siyaseti artık toplumsal muhalefetin rıza gösterebileceği bir yaklaşım olmayacaktır.

Roma bir günde kurulmadığına göre Gezi’nin siyaseti de bir günde inşa edilemeyecektir. 2015 bu dört talebin en bütünlüklü savunacak çizginin birden çok kanalda inşası için büyük olanaklar sunuyor. Kimlikler değil talepleri konuştuğumuz sürece bunu daha mümkün kılarız. Değişmez kimlik algılarıyla, Kürtler, laik kesimler ve sosyalistlerin adreslerini tanımlamak ve bunlara dayalı seçim stratejileri çizmek siyasette yol açmaz, yol şaşırtır. Somut toplumsal talepler etrafında birleşmek ve ayrışmak ise en az Gezi kadar devrimcidir. Ne laiklikten, ne kamuculuktan, ne barıştan ne de siyasal çözümden vazgeçemeyiz.

 

Bulunduğu kategori : Sol

Yazar hakkında