gezi, kürtler ve akp-c iktidarı – cihan çabuk & erkan doğan -

Gezi meselesine ilişkin olarak en çok konuşulan konulardan bir tanesi, genel olarak Kürtlerin özel olarak da Kürt Özgürlük Hareketi’nin Gezi direnişi ile olan ilişkisiydi. Bu tartışma esasen “Kürtlerin Gezi’ye neden sınırlı güçleriyle katıldığı” sorusu etrafında sürdürüldü.

Gezi direnişi, on yılı aşan bir süredir hükümette bulunan AKP’ye tarihinin en büyük sarsıntılarından birini yaşattı. En önemlisi AKP’ye çoğulcu, özgürlükçü ve devrimci bir zeminde muhalefet edilebileceğini ve bunun işe yarayabileceğini gösterdi. Bu dönem boyunca AKP’nin yaşadığı en büyük endişelerin başında, Kürt Özgürlük Hareketinin güçlerini Gezi’ye katılmaları yönünde seferber etmesi geliyordu. Bu aynı zamanda Türkiye sol mahfillerinde de Kürt Hareketini eleştirmenin yeni kodlarından biri haline geldi. Uzunca bir süre Kürt meselesine ve Kürdistan’a sırtını dönmüş, dönmese dahi onlardan ruhunu ayırmış bu çevreler Kürt Hareketine parmak sallamak için her daim hazır beklemişlerdir.

Bir kere Gezi direnişi ile ilgili çok övündüğümüz, haklı olarak hep öne sürdüğümüz benzemezlerin bir arada durmasına bir katkı olarak okunduğunda, Kürt Hareketinin Gezi süreci boyunca ürettiği performansı dengeli bir duruş olarak okumak mümkündür. Nedeni çok basit; binlerce Kürdün İstiklal Caddesi’ne çıkması ya da alanda yer almaları sanırız bu çevrelerin çok da isteyeceği bir durum değildi. Bu dengeli katılımın tam da Gezi’de ortaya çıkan bir arada durma-yaşama fotoğrafına büyük katkı sunduğunu aklımızdan çıkartmamamız gerekmektedir. Bununla birlikte, elbette ki haklı olarak Kürt hareketi içinden gelebilecek ¨bunca zamandır neredeydiniz?¨ serzenişinin Gezi’yi boğmaya ve değersizleştirmeye yol açabilecek sonuçlarından kuvvetle kaçınmak gerekmektedir. Nasıl ki Gezi yıllardır sokakta olan Kürt hareketine “hani neredesiniz?” sorusunu sormamalıysa (çünkü bu soru doğru değil), Kürt hareketi de “biz yıllardır bedel öderken siz neredeydiniz” diyerek Gezi’yi değersizleştirmemelidir.

Benzer şekilde, Kürt Hareketine sürekli ¨siz kimle müzakere yapıyorsunuz?¨ sorusunu sormak da anlamsızdır. Çünkü müzakere savaşanlar arasında olur. Müzakere edenler masada olanların niteliğine göre masada kalıp kalmamaya karar vermezler, onları oraya getiren tarihsel sürece bağlı kalmaya çalışırlar, taleplerini, varoluşlarını ve geleceklerini müzakere ederler. Bunu beğenmeyebiliriz ancak “siz bizim insanlarımızı öldürenlerle müzakere ediyorsunuz” diyemeyiz, çünkü zaten Kürtler de kendilerine her türlü zulmü reva görenlerle müzakere ettiklerini idrak edecek akla sahipler. Ayrıca ¨müzakere etmek¨, ¨barış¨, ¨silahların susması¨ gibi bahisler, üzerinde kolayca, hatta hoyratça laf söylenecek, reddedilecek meseleler de değildir.

Şurası açıktır ki; AKP özellikle Gezi’de, Kürt Hareketi ile Türkiye toplumsal muhalefet güçlerinin bir araya gelmesini istemedi. Bu konuda her türlü dezenformasyon ve bilgi kirliği yollarını da kullandı. Keza bazı sol mahfiller de bu konuda kasıtlı bir algı yönetimini tercih etti. Demirtaş’ın ve hareketin pek çok temsilcisinin açıklamalarını ısrarla çarpıtarak adeta ¨Kürtlere şimdi gününü gösterme¨ histerisi içine girdi. Yani değişik bir ortaklık hali kuruldu ve bu ulusalcılık-liberallik hallerinin birbirinin sureti olması gerçekliğini de bir kez daha ortaya koydu.

AKP eski rejimin temel özelliklerini değiştirme meselesine pragmatist yani faydacı bir çerçeveden bakıyor. Mesela AKP iktidarının son yıllarında sık sık şahit olduğumuz demokrasi paketleri, Kürt açılımı, müzakere süreçleri bu pragmatizmin en tipik örnekleri arasında yer alıyor. Fakat AKP’nin gün geçtikçe bu ince denge üzerine kurulu pragmatizmini sürdürmesi zorlaşıyor. AKP, siyasal meşruiyetini (kan kaybetse de) hala koruyabilmesini biraz da Kürt Özgürlük Hareketiyle sürdürdüğü müzakere sürecine borçlu. Tarihin cilvesi ve ironisi. Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ilk defa bir hükümet kamuoyu desteğini korumak için, “siyasi muarızlarım Kürt Özgürlük Hareketi’yle sürdürdüğüm müzakere sürecini hedef alıyor” diyor. Bu durum bize aynı zamanda Kürt Özgürlük Hareketi’nin ulaştığı siyasal gücü ve meşruiyeti de gösteriyor.

Ulusalcıların Gezi direnişinde ne kadar bir rol oynadıkları meselesi, Gezi ile ilgili konuşulan diğer bir popüler konu oldu. Gezi’nin ruhu ulusalcılığın liderliğinin arzuladığından farklı sonuçların ortaya çıkmasına vesile oldu. Kürtlere husumet besleyen, Kürtleri görmemek için gözlerini kapatanların dışında kalan ulusalcıların Kürt Özgürlük Hareketi’nin taleplerine, söylemine, sembollerine yönelik tolerans düzeyi gözle görünür şekilde yükseldi. Gezi’de Atatürk’ün ve Öcalan’ın posterleri yan yanaydı. Bu görüntünün sembolik değeri çok yüksekti. Bu görüntünün bize söylediği şey kabaca şu; Kürt Özgürlük Mücadelesi kazandı, 80 yıllık inkârcı politikalar kaybetti.

peki kürtler gezi’ye katıldı mı?

Kürt Özgürlük Hareketi’nin, kurumsal düzeyde, Gezi’nin taleplerini ve çoğulcu, özgürlükçü ruhunu açıkça desteklediklerini söylemek gerekiyor. Fakat hareketin sözcülerinin açıklamalarında, özelikle direnişin ilk zamanlarında, ulusalcıların Gezi direnişini kendi çıkarları açısından manipüle etme ihtimaline yönelik bir ihtiyat da göze çarpmaktaydı. Sonuç olarak onlarca yıldır süren bir savaşı sona erdirmeye yönelik en ciddi müzakere görüşmelerinin sürdürüldüğü bir zamanda Kürt Özgürlük Hareketi’nde gördüğümüz bu ihtiyatlı yaklaşımın anlaşılması gerekmektedir.

Burada şunu da vurgulamak gerekiyor ki; Kürt hareketini karakterize eden ve onu farklı kılan en temel olgulardan birisi de içinde vücut bulan ve ona rengini veren sınıfsal yapıdır. Kürt Hareketini diğer benzerlerinden ayıran temel motif yoksulların omuzlarında yükselen bir hareket oluşudur. Bölgedeki yoksul köylülük ile, savaşla oluşan göç sonucu büyük kentlerin yoksul mahallelerinde yoğunlaşan Kürt nüfus hem sistem tarafından kriminalize edilmiş hem de Kürt hareketinin metropol alanlarındaki tabanı olmuştur. Bu sınıfsal yapı ile Gezi’yi açığa çıkaran sınıfsal dinamik arasında da bir açı mevcuttur. Elbette ki, kentli eğitimli beyaz yakalı ancak gittikçe ayrıcalıklarını ve ortak yaşam alanlarını kaybeden bu anlamda proleterleşen bir ¨Gezici” ağırlık ile Kürt Hareketine rengini veren, yaşadığı coğrafyadan koparılarak geldiği metropollerin kenar kıyılarına, en alttan eklemlenen, çoğu işsiz veya güvencesiz çalışan, kriminalize edilmiş “Kürtler” arasında dolayımsız bir uyum aramak naif bir beklentidir. Ancak Gezi bu sınıfsal ihtimali simgelemektedir.

Bütün bu ahval ve şerait içinde, Kürtler başından beri Gezi’deydi. Gezi’nin başından itibaren en önemli renklerinden biri oldular. Kürt gençler Gezi’yi Gezi yapan bütün süreçlerin önemli bir parçasıydı. Kadınların, gençlerin, LGBT bireylerin, kent yoksullarının, Alevilerin, başörtülülerin, başörtüsüzlerin, şehrine sahip çıkmak isteyenlerin, daha çok özgürlük ve demokrasi isteyenlerin sesi olmuş Gezi Kürtleri de bağrına bastı. Lice’de direniş günlerinde öldürülen Medeni Yıldırım Gezi’nin şehitlerinden biri olarak direnişçiler tarafından sahiplenildi. Gezi Parkına girildikten sonra yapılan ilk çarpıcı ve sembolik anlamı çok büyük işlerden biri Roboski’de katledilenlerin isimlerini Gezi’nin ağaçlarına vermek olmuştu. Bu örneklerin sayısı arttırılabilir. Kürtler belki de uzun zamandır ilk kez ülkenin batısında içinde gocunmadan yer alabilecekleri, kendilerini anlayan, taleplerine kulaklarını tıkamamış, diyalog kurabilecekleri, üstelik kitlesel bir direnişin içinde yer aldılar. Kürtlerin Gezi ile olan bu teması arzu ettiğimiz bir barışın toplumun geniş kesimleri içerisinde nasıl güçlü bir karşılık bulabileceği konusunda birçok önemli ipuçları sundu. Barış için sürdürülen müzakereler önemli; fakat gerçek toplumsal bir barış için, yani Kürtlerin özgürlük ve demokrasi taleplerinin toplumun önemlice bir kesimi tarafından meşru olarak görülüp, sahiplenilmesi için daha çok şeye ihtiyaç var. Gezi deneyimi işte bu nedenle de çok önemlidir.

Hala “Kürtler neden bütün güçleriyle Gezi’ye katılmadılar?” diye soranlar eğer gerçekten bu sorularında samimilerse bu soruyu yalnızca Kürtlere değil kendilerine de sormaları gerekir. Kürtlerin yaşadığı kırgınlıkları, endişeleri gidermesi gerekenler biraz da bu soruyu soran Gezi direnişçileri olmalıdır. Özgürlükçü sosyalistlerin bundan sonraki süreçlerde, Kürtlerin içinde gocunmadan ve rahatlıkla yer alabilecekleri zeminler oluşması için, Kürtlerin kendilerini yabancı hissetmelerine neden olacak her türlü önyargı, söylem, yaklaşım ve politikalarla ideolojik olarak mücadele etmesi gerekir.

Bu anlamda Kürtlerle, daha doğrusu Kürt hareketi ile organik olarak bir arada olmak murat edilen bir durum olmakla beraber orta vadede çok gerçekçi gözükmemektedir. O halde mesele ilk önce Kürt Hareketinin demokratik taleplerini savunmak, sadece savunmak değil içselleştirmek hatta içermek, tüm mücadele alanlarında imtina etmeden ve bazı hassasiyetlerin arkasına sığınmadan sahiplenmek, Kürt hareketinin her türlü sembolünü olağanlaştırmaktır. Yani öncelikle duygusal kopuşu engellemek, bakışmaktır ve bu anlamda üretilen her çabayı önemsemektir. Kürt Özgürlük Hareketi de, temel meselesi Kürtlerin hak ve özgürlük taleplerini savunmak olmakla birlikte, toplumun ezilen ve mağdur olan tüm kesimleriyle empati kurmaya ve onlarla dayanışma içerisinde olmaya çalışan bir perspektif izlemelidir. Çünkü Kürtlerin özgürleşebilmesi için tüm toplumun demokratikleşmesi ve özgürleşmesi gerekmektedir. HDP onlar açısından Türkiye ile kucaklaşma projesidir (bunun doğruluğu yanlışlığı olabilirliği başka bir bahsin konusudur). Fakat bununla beraber, mesela her şeyi Kürtlerden beklememeliyiz. Toplumun demokratikleşmesi için gerekli mücadelenin tüm yükünü tek başına Kürtler çekemez. Fırat’ın batısından doğusuna samimi ve güçlü bir el uzatmak gerekiyor. Bu el her şeyden önemlisi kendi politik hattını çizmeli mücadele perspektifini  kurmalıdır. Kürt hareketi ve Kürdistan siyaseti bunun önemli köşe taşlarından biri olmalıdır aksi bir durum kadük bir siyaset olmaktan kurtulamayacaktır.

hareket kent siyasetine bakmalı

Kürt hareketi ile birlikte yürütülen çeşitli kampanyalar ve çalışmalar bize şunu göstermiştir: Kürt hareketi Kürt olanlara Kürt olmanın ötesinde siyaset taşırken zorlanmakta ve bazı tıkanmalar yaşamaktadır. Bunun en temel sebebi hareketin asıl omurgasının inkâr-imha süreci siyasetinin ruhunu taşıyor olmasıdır. Oysa Kürt meselesi inkâr-imha sürecinden inşa sürecine girmiş durumdadır. Özellikle 99 yerel seçimlerinden itibaren Kürt illerinin önemli kısmında belediye seçimlerini alan Hareket, buralarda örgütlü toplum ve demokratik katılımcılığa dayanan, ekolojiye ve cinsiyet eşitliğine duyarlı deneyimleri hayata geçirmektedir. Ancak bu inşa sürecinin, BDP’li belediyelerin aldığı yerlerdeki yeni ideolojik ve politik atmosferi özellikle metropollerde yaşayan Kürtleri tam anlamıyla kapsamakta yetersiz kalmaktadır. Örneğin, neolibeal kent politikalarından en çok etkilenen mekânlar, savaş sonucu göç ile kentlerin çeperlerine yerleşen yoksul Kürt nüfusun yaşadığı mahallelerdir. Bu durum onları kentsel dönüşüm süreçlerinin de en önemli muhatabı haline getirmektedir. Ancak hareketin yukarıda bahsettiğimiz tıkanmaları yoksul Kürtlerin kentsel dönüşüm mücadelelerinin önemli bir unsuru haline gelmesine engel olmasa bile mücadeleyi sürükleyecek bir kapasitenin kullanılamamasına yol açmaktadır. Kürt Özgürlük Hareketinin bu durumu, AKP iktidarı döneminde kullanıma açılan alanlara yerleşen Kürt nüfusun, sosyal yardım üzerinden işleyen cemaat ilişkileri ağı ile İslamcı-muhafazakâr yapıya monte edilmelerinin önünü açmaktadır.

son süreç

Bugün gelinen noktada, Kürt hareketinden bunca yıl yarattığı birikim ve derinlik hasebiyle, başka bir hayatı yaratma kapasitesine binaen ve tabi ki Rojova’ya istinaden başka bir siyaset, başka bir gelecek ufku beklemek de bizim hakkımız. Hele ki, son dönem yaşananları düşündüğümüzde, 17 Aralık, 25 Aralık, daha öncesinde MİT operasyonu,  silah yüklü tır operasyonu ve bir devlet krizine dönüşen yolsuzluk, rüşvet  operasyonları ile daha da gün yüzüne çıkan muktedirler fraksiyonları arası çatışmada, Kürt hareketinden bu fraksiyonlardan birine değil de, yeni bir geleceğin yaratılmasına yatırım yapmasını istemek ve umut etmek ne bir zaaftır ne de boş bir beklenti.

Kürt hareketi bölgede cemaatten çok çekti. Bu konudaki kaygıları son derece anlaşılır bir durum ama bunca yıldır devletin tüm şiddetine ve gadrine muhatap olmuş bir hareket olarak muktedirlerin iki sureti olduğunu en iyi onlar biliyor muhakkak.  Bunların biri Roboski’dir. Diğeri de Paris katliamı. Bu iki fraksiyon –AKP-C hükümeti olarak- Kürt Hareketine beraber kastetmişlerdir. KCK operasyonlarında ¨hukuk-suzluğ-u¨ bir politik silaha dönüştüren cemaat açıkça AKP ile kol kola yürümüş, bu sürecin tetikçiliğini yapmıştır. Şimdi MİT operasyonu ile başlayan tepişmede her iki taraf da Kürt Hareketini yedeklemeye çalışırken pek tabi ki bir üçüncü tarafı yaratmak elzem olmuştur. Zaten böyle özgürlük hareketi olunmaktadır. Hele yanı başımızda, Rojova’da hareketin önderlik ettiği bir devrimci durum varken iki fraksiyon arasında hareket alanını genişletmek de isterken, daha ötesine yürümek daha devrimci kopuşları gerçekleştirmek her zamankinden önemli ve imkan dahilindedir. Gezi’de bunun somut karşılığını gördük, Rojova’da görüyoruz. Kürt Hareketi bunu 40 yıldır görüyor. Kraldan çok kralcılık yapmadan sol bir başlangıç adına iddia taşıyanların bu fikri dillendirmeleri sadece bir beklentiyi değil, sosyal bir doğruyu eleştirel bir dayanışmayı içermelidir. Bugün çatışan taraflardan biri bu kez geçmişteki tüm hataları cemaate yüklemeye çalışıyor. Dün ¨Kürt meselesini çözecektim ancak ordu izin vermiyor¨ kurnazlığı ile Kürtleri kafalamaya çalışanlar bugün de sanki Rojova’yı boğmak isteyenler onlar değilmiş gibi utanmadan ¨cemaat olmasa var ya neler yapardım neler¨ diyor. Cemaat ise, daha dün KCK operasyonları ile binlerce Kürt siyasetçiyi hapse atan onun yargısı değilmiş gibi Paris Katliamını MİT’in yaptığına dair ses kayıtları yayınlıyor.

Bulunduğu kategori : Sol

Yazar hakkında

İlgili Yazılar