gezi kitlesi mi? akp kitlesi mi? stratejik hedef..? – y. doğan çetinkaya -

 

2013 Ayaklanması ile Türkiye Solu için yeni bir sayfa açıldığı bir gerçek. Zira Türkiye tarihinin en önemli toplumsal ayaklanmalarından bir tanesi, her ne kadar onu bir dereceye kadar yönlendirmeyi başarsa da örgütlü siyasetin ne düzeyde iflas ettiğini gözler önüne bir defa daha serdi. 2013 Baharından beri toplumun önemli bir kesimi genelde şehrin merkezinde düzenli olarak polisle çatışıyor. Belli durumlarda yüzbinlerce insan Gezi ruhu denilen şeyi tekrar göstermek istercesine belli yerlerde bir araya gelebiliyor. Gezi’ye sempatiyle bakan toplum kesimlerinde farklı bir politik uyanışın olduğu aşikar. Bunun içinde önemli bir proleterleşme deneyimini tecrübe eden hizmet sektörü çalışanları ve profesyonel meslek sahibi gençler yer alıyor. Yine öğrenciyken işçileşmeye başlayan geleceğin güvencesiz ve esnek çalışanları öğrencilerin ciddi bir yeri var isyanda. Patriarkanın her gün ezdiği ama hükümetin muhafazakar otoriterizmi ile bunu daha fazla deneyimleyen ve seküler bir hayat tarzı olan kadınlar da isyanın en önemli dinamiklerinden bir tanesi. Yine rejimin uzun bir süredir ötekileştirdiği Aleviler de farklı sınıfsal konumlarına rağmen Gezi’nin en önemli dinamiği. Kürtlerde olduğu gibi Alevilerde de işçileşme süreçlerinde özgül bir konum görünür seviyede. Öldürülenlerin çoğunluğu Alevi işçiler.

Bu ayaklanan kitlenin çok açık bir şekilde CHP ve onun temsil ettiği değerlerle bir rabıtası var. Cumhuriyet, sekülerlik, İslami sembol karşıtlığı, muhafazakarlık alerjisi vs. diğer sistem karşıtı dinamik ve söylemlere rağmen temel hassasiyetler. Nitekim Sol da bu değerleri sol terminolojideki muadilleri ile ilişkilendirerek, Gezi insanlarını politikleştirmeye, kendi bahçesine çekmeye çalışıyor. Ancak seçimlerin de gösterdiği gibi [gerçek sebepler ne olursa olsun] ayaklananlar için seçim hala çok kutsal ve önemli. Ve adres CHP. Allahtan Sol bu ayaklanmanın ulusalcılar tarafından tamamen çalınmasının önüne geçebildi. En büyük kazanımımız buydu. Yoksa şu anda tam bir kabus içinde yaşıyor olurduk.

Fakat bundan daha büyük ve  normal şartlarda bir hükümeti çoktan alaşağı etmiş gelişmelere rağmen AKP’yi iktidarda tutan başka bir mahalle var. Türkiye’yi merkez-çevre, beyazlar-kara kafalılar, vatandaşlar-halk, seçkinler-reaya, Harbiye-Fatih, İstanbul-taşra gibi ayıran bilindik analizi yeniden ısıttığımız zannedilmesin. Burası, AKP’nin örgütlemeyi, seferber edebilmeyi, ikna edebilmeyi ve kendi mahallesi yapmayı başardığı kitleden oluşuyor. Yapısal proleterleşme süreçlerinden ve neoliberal politikalardan en az Gezi’ye katılanlar kadar derinden etkilenen milyonlar var bu cenahta. Bu insanların Sol ile arasında mesafe olmasının sebebi, ulusalcı klişelerde resmedildiği gibi, onların bağnazlığı, akılsızlığı, cahilliği vs. değil. Sol birinci kümedeki insanlar ile daha rahat iletişim kurabilmekte ve ikinci küme ile ancak dirsek teması sağlayabilmektedir, zira Sol bir kimlik siyasetine mahkûm olmuştur. Tabanı olmadan yüksek siyaset kulvarında boy gösterme hevesine ya da sonuç itibarıyla kitle kuyrukçuluğu olarak kendini ortaya koyan kimlik siyasetine. Birinci kümeden hassasiyet avcılığına: Yurtseverlik gibi. Sol ancak bir sınıf siyaseti yürüttüğünde ve işçi mücadelelerinde diğer mahalle ile ilişkiye geçebiliyor ve onları örgütleyebiliyor. Ancak hem bu alandaki mücadelesini tutarlı ve biriktirerek sürdürmekte hem de siyaset tarzı ve söylemiyle ikinci mahalleyi yabancılaştırmamak konusunda başarısız kalıyor. Elbette birinci küme için yapılan kitle kuyrukçuluğunun bu mahallede de tekrar edilmesini salık vermiyoruz: Bayram namazına Fatih camiine gitmeye gerek yok.

Özellikle işçi havzalarında, Kürt Özgürlük Hareketi’nin örgütlemekte büyük oranda başarısız olduğu Kürt işçileri, emekçileri, gençleri radikal bir sistem karşıtlığı ile örgütlemek gerekiyor. Tabii bu yine Solun bir bölümünde farklı ezilmişlik biçimlerinin üstünden atlamak için söylem düzeyinde kullanılan bir “sınıfa kaçma” önerisi değil. Bütün ezilme biçimlerine değen bir sınıf mücadelesi hattını örmek gerekiyor.

Başlıktaki soruya verilecek doğru cevap “her ikisini de.” Ama an itibariyle Sol o kadar küçük ki zaten ancak hareket halindeki kitleden payını almanın peşine düşebiliyor. Ancak AKP’nin örgütlediği, seslendiği, yönlendirdiği bu cenaha nüfuz edilemez ise kimlik siyasetini zorunlu olarak kıracak, devrimci bir dönüşüm rotasına girilmiş olunmaz. AKP kitlesini ondan koparacak bir hattın kent merkezlerinde bağırıp çağırmak ile mümkün olmayacağı belli. Bundan dolayı merkez mahfillerde siyaset esnaflığını bırakıp, Başaran Aksu ve M. Görkem Doğan’ın geçen hafta “Başlangıç”ta yayınlanan şu satırların altını tekrar tekrar çizmek gerekiyor:

“Devrimcilerin önündeki görev işçi hareketinin taleplerine dayanan ezilenlerin politik özgürlük kavgasını düzen güçleri arasında yaşanan gerilimin merkezine taşımaktır. Bu politika, şovenizm ve milliyetçilik karşısında net ikirciksiz bir duruşa sahip olarak, milliyetçi ve muhafazakâr politika ve anlayışların etkisi altındaki emekçi kesimlerin devrim sosyalizm davasına kazanma stratejiyle gerçek bir temele oturabilir. Özellikle işçi ve gençlik kesimlerine dayanan örgütlenme ve mücadeleyi koruyan savunmacı bir milis politikası, sokak ve meydan işgalleri, siyasal grevler ve ezilenlerin temsiliyet kabiliyetlerini artıracak deneyimler yaratmak bugünün görevleridir… Nasıl olacağına dair ise bir reçetemiz yok fakat bugün sermaye birikim rejimin en temel halkası olan taşeronlaştırmayı kırmak, barış talebini bölgesel bir devrim anlayışıyla tüm ezilenlerin özgürlüğü ve eşitliği talepleriyle kaynaştırmak, doğaya, kadına, tür ve cinsiyetlere, gençlere dayatılan tüm sömürü ve baskı biçimlerine karşı mücadele etmek muhakkak hedeflenmelidir. Bu tür gündemlerin yakıcı olduğu zeminlerde birleşerek aşağıdan bir kitlesel ve militan tarzın oluşturulmasını şarttır.”

Bulunduğu kategori : Sol

Yazar hakkında