Geçmişteki/Gelecekteki Savaş ve Geleneğimiz -

Kasım Süleymani suikastının ardından kaçınılmaz olarak savaşla yatıp savaşla kalkıyoruz. Okumaya henüz başladığınız bu yazı, birazdan hemen farkedeceğiniz üzere, söz konusu saldırının olası sonuçları, yani o bayatlamış tabirle “Ortadoğu’da kartların nasıl dağıtıldığı” ile ilgili değil. Bu konuyu türlü sıfatları haiz “uzmanların” emin ellerine bırakmak en iyisi. Amacım geçmişteki bir “büyük savaştan” hareketle geleneği bugüne çağırmak, eşiğinde bulunduğumuz bir başka savaş ihtimalini o geleneğin yardımıyla ele alıp tabir caizse alarm zilini çalmak.

Ancak evvela bugüne, bugünün arka planına dair birkaç kısa not: Amerika’nın bir süredir çok tartışılan “göreli gerileyişi” daha “barışçıl” bir emperyal düzen ihtimali anlamına zinhar gelmiyor. Tam tersine, uluslararası sistemdeki hegemonya krizi daha kırılgan, rekabetçi ve dolayısıyla da çatışmaya açık bir uluslararası bağlam demek oluyor. Buna bir de yapısal nitelikteki kapitalist krizin yarattığı istikrarsızlaştırıcı etkileri katarsak ne derecede belirsiz bir dünya ahvaliyle karşı karşıya olduğumuz anlaşılacaktır.

ABD’nin “göreli gerileyişi” onun muazzam askeri kapasitesinin önemini azaltmak bir yana artırıyor. Trump’la gündeme gelen “izolasyonizm” tartışmaları ve ABD’nin Ortadoğu’daki “doğrudan” askeri müdahale kapasitesindeki azalma yanıltmasın: Önümüzdeki süreçte, üstelik emperyalistler arası rekabetin kızıştığı ve militarize olduğu koşullarda ABD’nin bu alandaki göreli avantajını daha sık devreye sokması pekâlâ beklenebilir.

Kapitalist uluslararası sistemde jeostratejik bir kaymanın şiddetli sarsıntılar olmaksızın, kendiliğinden (örneğin Çin’in ekonomik gücünün doğrusal artışının devamıyla) gerçekleşeceğini sanmak yanış olacaktır. Böyle bir anlayış, kapitalizmin “güç” olmaksızın geliştiği yanılsamasına dayanır. Böyle bir jeostratejik kaymanın gerçekleşmesini, yani uluslararası sistem hiyerarşisinde radikal bir değişimi engellemek için ABD’nin bütün gücünü seferber edeceği aşikâr.

Şimdilik yeter. Şimdi geçmişe, yüz küsür yıl öncesine sıçrayalım…

“Uyurgezerlik” karşısında “bilimsel kehanet”

İkincisi henüz yokken “Büyük Savaş” diye anılan Birinci Dünya Savaşı’na, devlet erkânı ve yöneten sınıfların (Christopher Clark’ın son dönemde çok popüler olmuş kitabının başlığındaki ifadeyle) “uyurgezerliği”, yol açmış filan değildi. Yüzyılın başından itibaren Fas’tan Çin’e, İran’dan Balkanlara bir dizi uluslararası kriz, yaklaşmakta olan bir “büyük” savaşın işaretlerini zaten veriyordu. Britanya’nın uluslararası sistemdeki pozisyonunun zayıflamaya başlaması ve ona rakip güçlerin ortaya çıkması daha kırılgan, rekabetçi ve dolayısıyla da daha askerileşmiş bir uluslararası durum anlamına geliyordu. Tam da bu nedenle, II. Enternasyonal çatısı altında örgütlenmiş sosyalist hareket, uluslararası kongrelerinde, muhtemel bir umumi harp karşısında farklı ülke işçi sınıflarının nasıl tavır alması, hangi taktikleri izlemesi gerektiğini canhıraş tartışıyordu.

Aslında Friedrich Engels, daha 1880’li yılların sonlarında bir dizi yazısında genelleşmiş, topyekûn bir dünya savaşı olasılığından dem vurmuş ve Birinci Dünya Savaşı’nın şaşırtıcı derecede “gerçekçi” bir tasvirini sunmuştur. 1887 yılında Engels, bir savaş durumunda o tarihe kadar hayal dahi edilememiş boyutta bir şiddetin yaşanacağını, 8 ila 10 milyon askerin birbirini katledeceğini, Avrupa’nın tamamının harap olacağını, Otuz Yıl Savaşlarının yarattığı felaketin solda sıfır kalacağını, kıtlığın ve salgın hastalıkların tüm kıtaya yayılacağını, evrensel olarak bir barbarlık dönemine geçişin söz konusu olacağını, eski devletlerin ve hükümdarların toplu olarak çöpe gideceklerini yazmıştı. Engels, Lenin’in deyimiyle bu”bilimsel kehanetinde”, savaştan kimin nasıl galip çıkacağının belli olmadığını, ancak kesin olarak bir tükenmişliğin yaşanacağını ve bunun da işçi sınıfının nihai zaferi için gerekli koşulları oluşturacağını bildiriyordu.

Engels savaşın devrime bir engel mi teşkil ettiği, yoksa bizatihi devrimin bir prelüdü mi olacağına dair kararsızdı. 1886 yılında, “Bir dünya savaşı durumunda sadece barbarlık kesin olabilir, sosyalizmin zaferi değil” diye yazar.  Ona göre tüm Avrupa’yı takatten düşürecek, eski sistemin tam çöküşüne tekabül edecek “bugüne değin görülmemiş ölçekteki bir kasaplık” ihtimal dahilindeydi. Böyle “bir savaş tüm Avrupa çapında hareketimizi zayıflatacaktır. Onu birçok ülkede bütünüyle kesintiye uğratacaktır. Şovenizm ve yabancı düşmanlığını kışkırtacak ve bizi savaş sonunda, her ne kadar bugünkünden daha elverişli koşullarda olsa da, savaş sonunda her şeye en baştan başlamak ihtimaliyle karşı karşıya bırakacaktır.”

Engels’in olası bir genel savaşın sonuçlarına dair 1889’daki sözleri daha da karamsardır: “10 ila 15 milyon askerin çarpıştığı bir savaş, eşi benzeri olmayan bir yıkım, hareketimizin zorunlu ve evrensel bastırılışı, şovenizmin her ülkede yeniden yükselişi ve sonunda 1815’ten on kat beter bir reaksiyon devrinin başlaması…”

Sözün özü, Engels için savaş, devrimin katalizörü olabileceği gibi işçi hareketin yıkımı anlamına da gelebilirdi. Onun bu tereddüdü bir “dünya savaşını” artık gerçekçi bir ihtimal olarak ele alan bir sonraki kuşağın sosyalistleri arasında da yaygındır. Mesela Jean Jaurés, 1905 yılında aynı vurguyu yapar: “Bir Avrupa savaşından devrim fışkırabilir ve hâkim sınıfların bu ihtimal üzerinde ciddiyetle düşünmesinde yarar var. Ancak bu savaş uzun vadede karşıdevrimci bir krize, azgın bir reaksiyona, milliyetçiliğe, boğucu diktatörlüklere, canavarca militarizmeve uzun bir gerici şiddet dalgasına da yol açabilir.”

Aynı kararsızlığa Karl Kautsky’nin yazılarında da rastlanır. Mesela 1912 yılında şöyle yazar: “Bir dünya savaşının şimdilerde açığa çıkan ilk semptomları, proletaryanın barış arzusuna bir tehdit olduğu gibi, onun devrimci heyecanı için de hem bir vaat hem de bir ikazdır. Göründüğü kadarıyla önümüzde olan felaketli günler kapitalist toplumun demokratikleşmesi ve toplumsallaşması yolunda bizi ileriye taşıyabilir. Ancak aynı şekilde, eğer partimiz kendisine verilmiş muazzam görevlerin düzeyine çıkamazsa, kanlı yenilgiler sonucunda gelecek uzun yıllar boyunca proletaryanın güçlerini sarsabilir.”

Kautsky bir yandan genelleşmiş bir savaşı devrimin takip etmesinin adeta bir doğa yasası olduğunu vurguluyor, diğer yandansa “savaş bir devrimi yapmanın en irrasyonel aracıdır” diye yazabiliyordu. Bu son vurguya sosyalist hareketin başka liderleri de katılmaktaydı. Otto Bauer, “Bir proleter devrimin devletin yoğunlaşmış gücünün ve milliyetçi tutkunun zirvede olduğu savaşın başında gerçekleşmesi çok zordur” diye yazıyordu örneğin.

Savaşa karşı devrim

Tereddütler bir yana, devrim korkusunun hükümetleri savaş kararından alıkoyacağı beklentisi II. Enternasyonal’de yaygın bir inanıştı. Enternasyonal’in 1912 Bazel Kongresi’nde gelmekte olan savaşa dair alınan karardaki şu ifadeler, bu yaygın kabulün özlü bir ifadesidir: “Tüm hükümetler hatırlasın ki, Avrupa’nın mevcut koşullarında ve işçi sınıfının tavrı düşünüldüğünde, kendilerini tehlikeye atmaksızın bir savaşa karar veremezler. Hükümetler için sadece bir dünya savaşı canavarlığının düşüncesinin dahi kaçınılmaz olarak işçi sınıfının öfkesine ve isyanına yol açacağını farketmemek delilik olacaktır.”

Proletaryanın savaşa devrimle yanıt vereceğine dair bu popüler inanışın pratik bir politik karşılığı ise yoktur. 1907 Stuttgart Kongresi’nde olası bir genel savaşa karşı işçi hareketinin nasıl ve hangi taktiklerle tutum alması gerektiğine dair tartışmalar bu belirsizliğin tipik bir ifadesidir. Hemen herkes savaşın bizzat “kapitalizm doğasının ürünü” olduğunu ve bir siyasi-askeri gerginlik durumunda “savaşın patlak vermesini engellemek için her türlü çabayı ortaya koymak” gereğini elbette kabul ediyordu. Sorun bu “her türlü çabanın” ne anlama geldiğinin somut olarak ortaya konamamasıydı. Kimi delegeler savaş tehdidi karşısında kitle grevleri dahil bir dizi somut taktiğin kongre tarafından benimsenmesini savunuyordu. Ancak başta August Bebel liderliğindeki Alman delegasyonu, parti ve sendikal hareketin yasallığını tehlikeye atacağı gerekçesiyle böyle bağlayıcı kararlar alınmasına karşı çıkıyordu.

Kongre bu çıkmazdan aralarında Rosa Luxemburg ve Lenin’in de bulunduğu bir dizi delegenin hazırladığı alternatif bir tasarıyla çıkar. Bilhassa Rosa Luxemburg, Rusya’daki 1905 devriminin derslerine dikkat çekiyordu. Ona göre devrim, “sadece Rus-Japon savaşından kaynaklanmamış, bizatihi bu savaşın sona ermesine de hizmet etmişti.” Dolayısıyla savaş karşıtı bir tasarı sadece savaşı önlemeye odaklanmamalı, savaşın yarattığı krizi devrimin ilerlemesi için kullanmayı da içermeliydi. Böylece, tarafların hassasiyetlerini dikkate alan bir dille hazırlanan ve kabul edilen tasarı, sosyalistlerin savaşı durdurmak için müdahale görevini vurguladığı gibi, “savaşın yarattığı ekonomik ve siyasal krizi kapitalist sınıf hâkimiyetinin çöküşünü hızlandırmak için kullanmayı” da kayda geçiriyordu. Enternasyonal böylece savaş tehdidine karşı devrim bayrağını açıyordu.    

İşte bu hazırlığın ve Enternasyonal geleneğinin verdiği güvenle olacak, Fransız işçi hareketinin simge ismi Jean Jaurés, 1914 baharında bir arkadaşına şöyle yazıyordu: “Üzülme. Sosyalistler görevlerini yapacaklardır. Dört milyon Alman sosyalist ayaklanacak ve eğer Kayzer savaş başlatmak isterse onu idam edecektir.” Birkaç ay sonra savaş çıkar ve kimse isyan etmez. Jaurés’in bütün iyimserliğine rağmen sosyalistler 1914’te savaşı engellemeye çalışmaz. Enternasyonal çöker. 1909 yılında muhtemel bir savaşa karşı işçi sınıfının yanıtının ne olması gerektiğine dair “savaş devrim demektir” diye yazan Sosyal Demokrasinin fikri önderi (“Marksizmin papası”) Karl Kautsky, şimdi “Enternasyonal savaş zamanında etkili bir araç olamaz; o esasında bir barış zamanı aracıdır” diyordu. Sonuçta Fransız sosyalist ve sendikalistlerinin önemli bölümü, “Alman militarizmi” karşısında savaşa dahil olur. Alman sosyal demokratlarının ezici çoğunluğu da “Rus despotizminin” karşısında savaşı destekler. Emperyalist bloklaşmada taraf olunmasının bedeli ağırdır. İşçi sınıfı hareketi belki de tarihinin en büyük yenilgisiyle karşılaşır. Fransız yazar Romain Rolland’ın 3-4 Ağustos 1914 tarihinde günlüğüne, belki de savaş karşısında Enternasyonal’e umut bağlamış hemen herkesin hissiyatını yansıtan şu satırları not eder: “Tarihin en büyük felaketi… insanlığın kardeşliğine dair en kutsal umutlarımızın çökmesi”.

Alman işçileri Jaurés’in dediğini yapıp ayaklanarak Kayzer’i defettiklerindeyse savaşın üzerinden dört küsür yıl geçmiş, iş işten geçmiş, Jaurés milliyetçilerce katledilmiş, milyonlarca insan da hayatını çoktan kaybetmişti. Savaşa son veren, Stuttgart Kongresi’nde vurgulandığı gibi gerçekten de devrim olur. Savaşın uzayıp gitmesi sonucunda Avrupa’nın dört bir yanında grevler, asker isyanları baş gösterir. 1917’de Fransız ordusunda öyle şiddetli ayaklanmalar olur ki Batı Cephesi’nde savaş bir ara neredeyse sona erer. Savaşı gerçekten bitirense once 1917 yılının Şubat’ından Ekim’ine uzanan süreçte Rusya’da ve sonra da 1918 Kasım’ında Almanya’da patlak veren devrimler olur. Almanya önderliğindeki askeri koalisyonu mağlup eden Alman ve Bulgar askerlerinin 1918 güzündeki isyanlarıydı aslında. Bilhassa Rus ve Alman devrimleri, tarihin gördüğü belki de en kitlesel barış hareketleriydi aynı zamanda. Yani devrim, savaşın tek ve gerçek antiteziydi.

“Geleneğimiz” savaş karşıtı bu mücadelenin içerisinde şekillenir. 1917’yi ve hemen sonrasındaki uluslararası devrimci dalgayı yaratan ne tek başına Lenin’in “dehası” ne de tarih dışı bir Bolşevik “örgüt modeliydi”. İflas eden sosyal demokrasinin küllerinden doğan komünist hareket, savaşa karşı muhalefetin devrimci kanadının uluslararası düzeydeki evriminin bir ürünüydü. O kanadın (Zimmerwald solunun) savaşa, militarizme, emperyalizme (tüm emperyalist bloklara) ve sosyal şovenizme karşı “alttakilerin” mücadele inisiyatifine dayanan muhalefetinin bir sonucuydu.

Devrimin zaruri güncelliği

Hâlihazırdaki kapitalist kriz ve uluslararası sistemdeki hegemonya bunalımının illa bir dünya savaşına yol açacağını söylemek elbette müneccimlik gibi bir şey olur. Süleymani suikastı Arşidük Ferdinand suikastı değil. Ancak 2019 dünyasının 1914 öncesi dünyaya giderek daha fazla benzemekte olduğu da aşikâr. Emperyalistler arası güç ve nüfuz mücadelesinin gittikçe (yeniden) daha görünür ve açık hale geldiği bir dünyadayız.

Tam da böyle bir dünyada savaşın antitezi olarak devrime ihtiyacımız aşikâr. Biz olmasak da “dünyanın efendileri” bunun bal gibi farkında. Daha şimdiden, Süleymani suikastı sonrasında gündeme gelecek militarist tırmanışın ilk kurbanının bölgedeki toplumsal muhalefet hareketlerinin olacağı açık değil mi? “Kartlar nasıl dağılırsa dağılsın” olan, ABD emperyalizmiyle İran’ın periferik emperyal çıkarları arasında ister istemez sıkışacak Lübnan, Irak ve İran’daki büyük siyasal-toplumsal protesto hareketlerine olacak…

Yüz küsür yıl önce de böyle değil miydi? Jacques Pauwels “Büyük Sınıf Savaşı” adlı çalışmasında, Birinci Dünya Savaşı’nın kendi hâkimiyetlerini tehdit eden toplumsal/siyasal eşitlik ve özgürlük taleplerinin önünü almak adına Avrupa hakim sınıfı tarafından adeta istenildiğini yazıyor. Savaş işçi sınıfını disipline edecek, radikal reform taleplerini rafa kaldıracak, grevlere, sosyalist ve feminist ajitasyona nihayet verecekti.

Evdeki bu hesap neticede çarşıda tutmaz tutmasına da ödenen bedel büyük olur.  Bugün benzer bir bedeli ödeme lüksümüz yok, olmamalı. İddiamız, karşı karşıya olduğumuz meydan okumanın büyüklüğüne uyarlı olmazsa yandık. Bugün varolanı mümkün tek gerçeklik olarak dayatan “kapitalist gerçekçilikle” ve onun türevi “reel politikçilik” ya da “jeostratejizm” ile her türlü bağ kesilmediği müddetçe felaket bir adım ötededir…

 

Bulunduğu kategori : Aklın Belası

Yazar hakkında

İlgili Yazılar