geç kapitalizmde nitelikli işgücü ve çocuk işçiliği – ezgi akyol -

 

Neoliberalizmin temel bir özelliği olan üretim ve istihdamda esnekleşme, çocuk işçileri emek piyasasının istisnai unsurları olmaktan çıkarıp bu piyasanın temel bir bileşeni haline getirmektedir.

Bununla birlikte, çocuk işçiliği konusunun ele alınmasındaki yöntemsel probleme değinmek gerekir. Çocuk işçiliği tartışmasına dair temel bir yönelim, bu konuyu sınıf kategorisinin dışında “çocukluk” ve “hak” kavramlarına referansla açıklama eğilimindedir. Bu yönelimin temel problemi, bir yanıyla çalışan çocukların sınıfsal kökenini yok sayması, dolayısıyla neden tüm çocukların değil de işçi ve yoksul ailelerin çocuklarının çalıştığına dönük vurgunun eksik kalması; diğer yanıyla ise çocuk işçilerin halihazırda sahip oldukları sınıfsal pozisyonu reddeden ve onları tam da “çocukluk” halinden kaynaklı “işçi” saymayıp “öğrenci” ve “stajyer” olarak tanımlayan ve bu şekilde sermayeye bedava işgücü olarak sunan devlet söylemine alternatif oluşturamamasıdır. Bu açıdan çocuk işçiliğini artan mülksüzleşmeye paralel olarak, giderek daha fazla kesimin kapitalist üretim ilişkilerine tabi olması biçiminde anlamak; 18 yaşın altındaki çocuk ve genç işçileri, işçi sınıfının içinde ve onun en alt kesiminde yer alan bir bileşeni olarak tanımlamak ve çocuk işçiliğine dair mücadelenin kapitalist üretim ilişkilerine karşı mücadeleyle mümkün olduğunu vurgulamak önemlidir.

Sermaye açısından ucuz emek anlamına gelen çocuk işiler, sanayi ve hizmet sektörlerinde, özellikle daha çok küçük işletmelerden oluşan fason ve yan sanayi işletmelerince emek maliyetini düşürmesi bağlamında tercih edilmektedirler. Bu vesileyle çocuklar sigortasız, güvencesiz çalışma koşullarında çalıştırılmakta; bu süreçte keyfi, istismara açık, kuralsız çalışma ilişkilerini deneyimlemektedirler. Burada kritik bir nokta, çocukların işçileşme sürecinin salt bu tarz bir kapitalist zor yoluyla değil belli bir rıza yoluyla da sağlandığıdır. Bunun temel bir sebebi, teknolojinin üretim alanına gittikçe artan oranda adapte edilmesiyle birlikte bilginin sermaye birikim sürecinde işlerlik kazanması, bununla paralel olarak vasıflı işgücünün sermaye için temel bir ihtiyaç haline gelmesi, geç dönem eğitim politikalarının bu ihtiyaç doğrultusunda nitelikli ara eleman yetiştirmeye dönük şekillenerek bu süreçte meslek lisesi ve yaygın eğitim kurumları olan çıraklık eğitim merkezlerinin öne çıkarılması ve üretim alanındaki beyaz yakalı-mavi yakalı ayrımı üzerinden inşa edilen geleneksel bölünmenin yerini vasıflı-vasıfsız ayrımına dayanan bir bölünmeye bırakmasıdır.

Bu durum, 2000’li yıllar itibariyle gerek büyük sermaye çevrelerince “meslek lisesi memleket meselesi” sloganıyla dile getirilen gerekse hükümet cephesinden Türkiye’nin bir ara eleman ülkesi olduğu, teknisyenden çok mühendisin yetişmesinin yanlışlığı yönündeki söylemlerinde, Avrupa Birliği’ne uyum süreci kapsamında ortaya atılan “hayat boyu eğitim” politikası doğrultusunda birçok mesleki eğitim merkezi ve meslek kurslarının açılmasında ve son olarak da 4+4+4 eğitim reformunda görünürlük kazanmaktadır. Bir açıdan “sınıfı yerli yerine oturtmak” anlamına da gelebilecek bu süreçte sermaye ve devletin işçi çocuklarını erken yaşta çalışmaya başlamaları için teşvik ettiği söylenebilir. Buradaki önemli husus, sınıfın yerli yerine oturtulması sürecinin aksi yöndeki bir vaatle rızaya dönüştürülmesidir: vasıf yoluyla edinilen ayrıcalık ve kendi işinin patronu olma vaadi.

Vasfın üretimin her alanında işe koşulması, üniversite mezunu beyaz yakalılar açısından sürekli rekabet ve bunun sonucunda önemli bir kısmı için işsizlik ve güvencesizlik anlamına gelirken; eğitim sürecinden çok daha erken yaşlarda yaşamını idame ettirme nedeniyle ayrılan ya da hali hazırda orta-üst sınıf çocuklarla rekabet edemediği için bu alana dahil olamayan çocuklar açısından vasıf kazanma ve meslek öğrenme, gidebilecekleri en güvenilir yol olarak sunulmaktadır. Sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda da bir ayrıcalıklı konum, görece güvenceli bir gelecek imkânı vaat edilmektedir. Dahası “okuyanların halinin de görüldüğü” bu rekabet ortamında salt üretim sürecinin ayrıcalıklı konumlarını, bu şekilde aslında “işçi aristokrasisi” denebilecek bir pozisyonu vaat etmekle kalmamakta, özellikle hizmet sektöründe daha fazla kendini gösteren bir olgu olarak kendi işinin patronu olma, başka bir deyişle sınıf atlamayı da vaat etmektedir. Nitekim, mesleki eğitim merkezleri ve meslek kurslarına katılmanın temel motivasyonu belli bir süre (işin öğrenme süresine göre 1,5 ile 3 yıl arası) bir iş yerinde çalışma ve kursa devam etmenin sonunda alacakları işyeri açma belgesi olmaktadır.

Bu vaadin gerçekleşme ihtimali bir yana, bu tarz bir gelecek referansı ve umut ilkesinin pek çok durumda çocuk işçilerin hâlihazırda deneyimledikleri sınıfsal deneyimlerin, uzun çalışma saatlerinin, düşük ücretlerin, geçici deneyimler olarak algılanmasına, meslek öğrenme sürecinde gerekli bir aşama olarak kabul edilmesine neden olduğu görülmektedir. Daha çok küçük işletmelerde gerçekleşen bu öğrenme süreci, çocuk işçi ve çoğu durumda aynı zamanda ustası olan işvereni arasındaki paternalist ilişkiye de bir geçerlilik ve meşruluk kazandırmakta. Bu açıdan vasıf, çocuğu hem işin kendisine bağımlı kılmak yoluyla, hem de işverene tabiyeti artırmak yoluyla emeğin özgürleşmesi önünde bir engel oluşturmaktadır.

Örgütlenme imkânının oldukça sınırlı olduğu bu küçük işletmelerde bu tarz bir tabiyet ilişkisinin pre-kapitalist bir sınıf kültüründen beslendiği ve bunun nitelikli işgücü bağlamında geç kapitalizmde tam da kapitalist üretim ilişkilerinin devamlılığını sağlamak bağlamında iş gördüğü; sadece nitelikli işgücünün temel bir gereksinim olduğu sermaye yoğun sektörlerde değil, kayıtdışı istihdamın yaygın olduğu emek yoğun sektörlerdeki kuralsız, düzensiz, keyfi, sözleşmeci olmayan çalışma ilişkilerini de meşrulaştırdığı iddia edilebilir. Üretim alanları bu yönlü bir ideolojinin de kurulduğu alanlar olarak ortaya çıkmakta ve çocuk işçiler gündelik emek süreçlerinde hegemonik hale gelen bu ilişkileri deneyimlemek  yoluyla bu ideolojinin nesnesi haline gelmektedirler.

Sonuç olarak, gittikçe daha fazla emek piyasasına dahil olan, devlet ve sermayenin kâr politikalarının konusu olan çocuk işçiler, sınıf merkezli siyasetin gittikçe daha fazla dikkate alması gereken bir husus olarak ortaya çıkmaktadır. Bu açıdan çocuk işçiliğinin arkasındaki devlet ve sermaye işbirliği çerçevesinde işleyen yapısal süreç ve çocuk işçilerin gündelik sınıf ilişkileri ve sınıf deneyimleri çocuk işçiliğiyle mücadele, dolaysıyla kapitalist sömürü ilişkileriyle mücadele bağlamında hesaba katılması gereken süreçler olarak ortaya çıkmaktadır.

Bulunduğu kategori : Emek

Yazar hakkında

İlgili Yazılar