Fırtına yaklaşırken -

Türkiye’de hakim siyasal rejimi mümkün kılmış sınıfsal-sosyal güç dengelerinde devasa bir sarsıntının eşiğindeyiz. Krizin siyasal iktidarın manevra alanında ciddi bir daralmayı gündeme getirmesi neredeyse kaçınılmazdır. İktidar bir yandan “yukarıda” sermaye fraksiyonları arasındaki çelişki ve muhtemel çatışmaları yönetme ve uyumlulaştırma kapasitesinde artan zorluk ve zaaflarla karşılaşacaktır. Diğer yandan ve esas önemlisiyse, “aşağıda”, emeğiyle geçinenlerin rızasını seferber etmekte giderek daha büyük güçlük yaşayacaktır. Sahip olanlarla olmayanları bir araya getirmekte şimdiye dek ciddi bir maharet sergilemiş olan alaturka Bonapartizmin sınıfla imtihanı başlamıştır.
Muhalefet saflarında iktidara bu imtihanda şimdiden “geçer not” vermek gibi bir eğilim yaygın görünüyor. Sınıf hareketinin mevcut dağınıklığı, emekçilerin eylem ve örgütlenme kapasitesindeki düşüş ya da radikal sıfatlı solun adeta yok hükmünde olması, iktidarın kriz konjonktürünü öyle pek de yara almadan atlatabileceği yorumlarına neden oluyor. Hatta bu olumsuz sınıfsal güç dengelerinde krizin ülkedeki siyasal eksenin daha da sağa kaymasına yol açmasının neredeyse kesin olduğu iddia ediliyor.
Bu sonuncusu elbette gerçekleşmesi mümkün bir ihtimaldir. Bu olasılığı yok sayarak krizin emekçileri neredeyse kendiliğinden radikalleştirerek sola çekeceği beklentisi, tehlikeli bir siyasal otomatizm örneğidir. Ancak ifrattan kaçayım derken bu sefer de tefrite sığınılmakta, krizin adeta yine otomatik olarak Erdoğanizmi güçlendirmekten başka sonuca yol açmayacağı iddia edilebilmektedir.
Oysa krizin hangi siyasal sonuçlara yol açacağı “yukarıda” ve “aşağıda” cereyan edecek yatay ve dikey sınıf savaşlarının eseri olacaktır. Emeğin direnme kapasitesinin mevcut yetersizliğinden dem vurup siyasal iktidarın bu sarsıntıyı rahatça idare edebileceğini savunmak, bu sınıf savaşlarının daha başında teslim bayrağını çekmek anlamını taşıyacaktır.
Asıl böylesi bir teslimiyet daha da sağa kayışı ve istibdadın daha koyu tonlar edinmesini garantileyecektir. Mevcut olumsuz durum nedeniyle kenara çekilmek, herkesin önündekinin üzerine basarak kurtulmaya çalıştığı bir sosyal yamyamlık durumunun oluşmasına seyirci kalmak anlamına gelecektir.
Aslında siyasal iktidar krizin müsebbibi olabileceği şiddetli bilinç sıçramalarının direnişe kaynaklık edebileceğinin daha şimdiden pekala ayırdındadır. “Ekonomik sıkıyönetim” lafları bu yüzden edilmektedir. Krizin bir harici “ekonomik savaş” olarak vaftiz edilmesi, içerideki sınıf savaşına hazırlıktır. Yerli-milli mücadele lafızları sosyal alanda verilecek “iç savaşı” perdeleme girişimidir.
Krizi dış güçlerin ekonomik müdahalesi olarak tanımlama çabası şimdilik etkili görünse de krizin sosyal ve ekonomik sonuçları açığa çıkıp hissedilir oldukça süratle ikna gücünü yitirecek, kitleleri seferber edemeyecektir. O zaman çıplak bir devletlu-polisiye söylem olarak direnişleri “vatana ihanet” diye yaftalayıp kriminalize etmek ve bastırmak için kullanılacaktır. Havalimanında inşaat işçilerine yapılan saldırı, kriz zamanında olacaklara dair yeterli karinedir.
Bu söylemi boşa çıkartmak elbette önemlidir. Ancak esas olan işçi sınıfının kolektif eylem kapasitesini artıran, örgütlülüğünü güçlendiren, özgüvenini çoğaltan, sınıfın diğer kesimlerine cesaret ve moral aşılayan küçük büyük her mücadelenin arkasında, yanında olmaktır. Bunun için birleşik mücadele zeminlerinin yaratılmasıdır. Bunun için, yani emeğiyle geçinenlerin kolektif kaderlerine sahip çıkma güçlerini artıracak sıradan zaferler için sebatla verilecek çaba, seçimlerden de ana akım muhalefetin “zihni sinir” projelerinden de daha önemlidir.
İleride gerçekleşmesi mümkün büyük atılımlara kaynaklık edebilecek küçük mevzilerin iğneyle kuyu kazarcasına inşasından yüksünmemek gerek. Her işçi direnişinden bir “Gezi” ya da yeni bir milat beklemek apolitik bir sabırsızlık örneğidir. Daha büyük hayal kırıklıklarına yol açması muhtemel bir yoldur.
Krizin yol açtığı o muazzam türbülansa hazırlıksız giriyoruz. O nedenle şimdi güçlü bir sendikal hareketin, etkili bir sosyalist solun olmayışına hayıflanma zamanı değil. Marx, her mücadeleye ideal koşullarda girilseydi tarih yazmak çocuk oyuncağı olurdu diye boşuna yazmıyordu.
Başlangıç noktamız, 3. havalimanı inşaatında çalışan işçilerin el yazısıyla alelacele kaleme alınmış talepler listesidir. O taleplerin illa kendisi değil, o taleplerin ve o talepler etrafında gelişen mücadelenin Türkiye siyasal hayatına 20 yıldır musallat olmuş o sahte kutuplaşmanın güncel bir versiyonunu (yeni havaalanının adı Abdülhamid mi Atatürk mü olsun) boşa çıkarma gücüdür. Sınıfsız demokrasi masallarını bırakıp o güce sarılmakta yarar var. Çünkü o talep listesinin işaret ettiği müstebit emek rejimi dağıtılamazsa mevcut siyasal rejim ilelebet değilse de uzun süre payidar kalacaktır.

Bulunduğu kategori : Dâhiliye

Yazar hakkında