Fidel’in ardından: Küba devrimi ve sosyalist demokrasi -

Kumar sektörü Küba’da 1920’li yıllarda gelişmeye başlar ve Batista rejiminin Amerikan mafyasıyla kurduğu ilişkiler dolayısıyla 1950’lerde “turizm” adı altında ve seks işçiliğinin de iyice yaygınlaşmasıyla tam bir patlama yaşar. Dolayısıyla Godfather serisinin ikinci filminde artık aile işlerini devralmış Michael Corleone’yi Havana’da bulmamız şaşırtıcı değildir. Corleone, bir dizi Amerikan “işadamıyla” birlikte Batista rejiminin temsilcileriyle buluşur. Toplantılarda ülkedeki gerilla hareketine dair kaygılarını ileten Yanki “mafyöz” müteşebbislere yetkililer rahatlatıcı mesajlar verir: “Genelev ve kumarhanelere gerillaların girmesine müsaade etmeyiz.”

Daha sonra Amerikalı heyeti kaldıkları otelin terasında dostane bir buluşmada görürüz. Küba bağlantılarını organize eden Floridalı yaşlı “iş adamının” doğum günü kutlanmakta, Batista hükümetinin sağladığı muazzam iş olanaklarına dair keyifli bir sohbet cereyan etmektedir. Bu arada doğum günü pastası da ihmal edilmemiştir. Pastanın üzerinde koca bir Küba haritası vardır ve adadaki “işleri” paylaşan heyet pastayı (yani Küba’yı) kesip iştahla yer. Bir ara Corleone Floridalı yaşlı kurda Havana sokaklarında rastladığı Batista karşıtı bir eylemi aktarır. Hükümet güçlerin paralı askerlerden ibaret olduğunu gerillalarınsa davalarına inandıklarını, bu inançla kazanabileceklerini söyler. Toplantıdakiler Corleone’nin bu yorumuna katılmaz, ne de olsa gerillalar adada eskiden beri rastlanan neredeyse “folklorik” bir öğedir, kazanmaları mümkün olamaz.

Ancak Corleone haklı çıkar. Julie Gavras’ın yönettiği Fidel’in Yüzünden filmindeki küçük Anna’nın Kübalı antikomünist bakıcısı Filomena’nın da kullandığı tabirle “barbudos”, yani sakallı gerillalar Batista rejimini alaşağı eder. Filomena’ya göre sakallı, kızıl ve Tanrı’dan korkmayan insanlar olan barbudosların lideri Fidel Castro, aslında başlangıçta hiç de “kızıl-komünist” biri değildir. 21 Mayıs 1959’da, yani devrimin hemen akabinde şöyle konuşur mesela: “Bizim devrimimiz ne kapitalist ne de komünist! … Kapitalizm insanı kurban eder, komünizmse totaliter yapısıyla insan haklarını kurban eder. Biz ne birine ne de öbürüne inanıyoruz… Bizim devrimimiz kızıl değil zeytin yeşili. O Sierra Maestra’daki isyancı ordunun rengini taşıyor.”

“Sürekli devrim”

Fakat işler Fidel’in düşündüğü gibi gitmez. Küba’daki devrimin ulusal kurtuluşçu ve “burjuva demokratik” diye tarif edilebilecek siyasal ve sosyal kapsamı, bir dizi nedenden ötürü Küba’ya dar gelmeye başlar. Önce Marx’ın zamanında Paris Komünü için kullandığı tabirle, “burjuva devlet aygıtının parçalanması” süreci “fiilen” gerçekleşir. Zaten çürümüş Batista rejimi, devrimin muazzam popüler gücü karşısında öylesine büyük bir hızla çözülür ki devlette devamlılığı, dolayısıyla devrimin tedricen mutedilleşmesini sağlayacak kurumsal sürekliliği mümkün kılacak bir şey kalmaz. “Devletin” en baştan, üstelik gerilla ordusu ve halk seferberliği temelinde yeniden kurulması gerekecektir. Dahası, ABD’nin arka bahçesindeki bu devrime karşı gösterdiği (1961’deki Domuzlar Körfezi çıkartması gibi işgal girişimlerinden ambargoya) sert reaksiyon, Küba devrimini ister istemez giderek radikalleşmek durumunda bırakır. ABD’nin dayattığı askeri ve ekonomik çıkmaz, halkın silahlandırılması ya da üretim araçlarının kamulaştırılması gibi “sosyalizan” önlemleri zaruri kılar.

Bütün bunlara, Küba devrimine dair anlatılarda zaman zaman es geçilen bir faktörü, yani devrimle harekete geçen emekçilerin eylemini, aşağıdan uyguladığı radikal basıncı eklemek gerek. Bu hususta lafı uzatmamak adına bir iki örnek vermek iyi olacaktır. 9 Mart 1959 tarihli Washington Post gazetesinde, “Küba’da İşçi Eylemleri İşçiler Radyoyu Ele Geçirdi” başlıklı bir haber yer alır. Gazeteye göre bu, son iki gün içerisinde radyonun işçileri tarafından ikinci ele geçirilişidir. Daha önce de özel “Kanal 12” televizyonunun işçileri, kanalın stüdyo ve ekipmanına el koymuşlardır. Haberin sonunda, hükümet tarafından gönderilen bir temsilcinin işçileri iknaya çalıştığını, ancak işçilerin radyonun yönetim ve kontrolünün yeniden şirkete devredilmesi yönündeki teklifi reddettiği bilgisi verilir. 25 Ekim 1959 tarihli New York Times gazetesi ise adadaki siyasal iklimi şu şekilde aktarıyordu: “Dr. Castro’nun (devrimin yarattığı ekonomik kaosun dayattığı) kemer sıkma önlemleri, kitleler arasında popüler değil. İşçiler hükümetten ücret artışları ve başka iyileştirmeler talep ederken yaşam koşullarını düzeltmek isteyen köylüler de harekete geçiyor.”

Neticede emperyalizmin reaksiyonu, eski devlet aygıtının çözülmesi ve “aşağıdakilerin” basıncı, bir “sürekli devrim” dinamiğini açığa çıkartır ve devrimi devrimcileştirir. Ernest Mandel’e 1964 yılında “Küba sosyalist devrimi, günümüzde insanlığın kurtuluşunun en gelişmiş, en ileri kalesidir” dedirten işte bu devrimde devrim sürecidir. Ancak devrim, 1960’ların ortasındaki en radikal devresinin ardından yavaşlamaya, parıltısını yitirmeye başlar. Latin Amerika’da “iki, üç, daha fazla Küba” yaratma girişimi, Che’nin Bolivya’daki trajik ölümünün de gösterdiği gibi akamete uğrar, dahası ekonomik ve sosyal planda da “azgelişmişlik döngüsü” bir türlü kırılamaz. Neticede Küba, bilhassa 1960’ların sonundan itibaren kesin olarak Sovyet yörüngesine girer, dış politikada ya da iktisadi-sosyal alandaki arayışların hızı kesilir.

Böylece, doğumundan itibaren emperyalist kuşatma altında kalan Küba devrimi, Sovyet blokuna yönelerek iktisadi-sosyal yapısını bu bloka uyarlı kılmak durumunda kalır. Bu yöneliş elbette Kremlin’in istek ve çıkarlarının belirleyiciliğinde gerçekleşir. Böylece emekçilerin (Che’nin onca önem verdiği) inisiyatifine pek yer vermeyen, işçilerin özyönetimine ve demokratik planlamaya fazla alan tanımayan bir merkezi kumanda ekonomisi ve bürokratik planlama sistemi hâkim olur. Küba’da kimi taban örgütlenmeleri elbette vardır; ancak bunlar emekçilerin bizdeki tabirle “söz, yetki, karar sahibi” oldukları mekanizmalardan çok parti-devletin tabanı belli amaçlar doğrultusunda seferber etmesini sağlayan vasıtalarıdır. Bu yönelim, ikamecilik gibi baştan mevcut arazların da etkisiyle Küba devriminin bürokratikleşmesine yol açar.

Sonrasıysa malum: SSCB’nin dağılmasının ardından meydana gelen büyük ekonomik zorluklar (yüksek borç, düşük verimlilik, olumsuz dış ticaret dengesi), 1990’lardan itibaren ve özellikle de son birkaç senede, Küba’da “liberalleşme” yönünde adımlar atılmasına neden olur. Kıtadaki “pembe dalga”, özellikle de “Bolivarcı devrimin” Venezüella’sı, Küba’ya nefes aldıran bir alan açar. Ancak bu dalganın günümüzde geri çekilişi, bilhassa Venezüella’da yaşanan siyasal-ekonomik buhran, adanın üzerinde kara bulutların iyiden iyiye birikmesi anlamına geliyor.

Kapitalist restorasyon tehlikesi

Küba devrimi bunca yıl boyunca muazzam bir direnç gösterdi. Küba’nın kaç emperyalist kumpas, kaç ABD başkanı devirdiğini sayıp hatırlatmaya gerek yok. Bu direncin nedeni, Küba’daki devrimin derin toplumsal kökleriydi. Ancak Küba devrimi (devrimi yapan kuşak biyolojik ömrünü tamamlarken), kritik bir yol ayrımında; çünkü adadaki ekonomik sistem üretim araçlarının kolektif mülkiyetiyle bunların bireysel kontrol ve idaresi arasındaki çelişkinin mahkûmu olmuş bulunuyor. Bu çelişki, ya söz konusu üretim araçlarının yeniden özel mülkiyet konusu olması ve dolayısıyla SSCB ya da Çin misali kapitalist restorasyonla ya da üretim araçlarının yönetiminin kolektifleştirilmesiyle, yani sosyalist demokrasiye yönelinmesiyle çözülebilir. Küba liderliği şimdilik mevcut statükoyu umutsuzca muhafaza etmeye çalışıyor. Çin ya da Vietnam tipi “devlet kapitalizmi” arayışlarına dönük sempati, bürokrasi içerinde gelişiyor. Ancak bürokrasinin bu hesabı çarşıya uymayabilir. “Tanrı’ya uzak ABD’ye yakın” Küba’nın mevcut devlet aygıtının (Çin vs. matah örnekler olduğundan değil ama) bu vakalara has bir “özerkliği” yok. Küba’nın ambargonun kalkmasının ardından gündeme gelecek Amerikan mal ve sermayesinin “bombardımanı” karşısında şansı çok az olabilir.

Dolayısıyla ve devrimin halen devam eden popülaritesine karşın tehlike büyüktür. Kitleleri yeniden mobilize eden, devrimin kazanımlarını koruyup onları ilerletmeyi geniş yığınların örgütlü gücüne teslim eden bir “demokratik planlama” (özyönetim, toplumsal ve siyasal örgütlenmede çoğulculuk vs.) anlayışı hâkim olmazsa genelleşmiş meta üretiminin dayattığı ilişkilerin hâkimiyet kazanması, açıkçası kaçınılmaz görünüyor. Küba’da kapitalist bir restorasyonun önüne set çekebilecek tek güç olan emekçi halkı siyasal ve sosyal anlamda pasifleştiren, üstelik genç kuşak arasında sinizmi yaygınlaştıran mevcut monolitik politik ve kültürel iklimin ortadan kaldırılması temel önemde. Yani sosyalist demokrasi ve çoğulculuk Batı demokrasilerinin (“oligarşik” parlamenter rejimlerin) kimi kıstaslarına sadık kalmak açısından değil, bizzat Küba devrimini savunmak açısından tayin edici önemde.

Sosyalist demokrasi ve devrim

Daha anlaşılır olmak için gelin biraz “eski defterleri” karıştıralım. Rosa Luxemburg daha 1918 yılında, yani Ekim Devrimi bir yılını ya doldurmuş ya doldurmamışken muzaffer Bolşevikleri dostça uyarıyordu: “Genel seçimler, sınırsız bir basın ve toplantı özgürlüğü, özgür düşünce mücadelesi olmadan yaşam tüm kamu kurumlarında solar, bitkisel olur ve bürokrasi tek eylemli öğe olarak kalır. Kamu yaşamı giderek hareketsizleşir; tükenmez bir enerjiyle ve sınırsız bir idealizmle canlanan birkaç düzine parti önderi yönetir ve hükümet eder; gerçek iktidar, içlerinden üstün zekâlı bir düzinesinin elindedir ve işçi seçkinleri yöneticilerin söylevlerini alkışlamak ve önerilen karar tasarılarını oybirliğiyle kabul etmek için zaman zaman toplantılara çağrılır; demek ki temelde, bir zümre hükümeti –bir diktatörlük elbette, proletaryanın diktatörlüğü değil ama bir avuç siyasetçinin diktatörlüğü, yani burjuva anlamda, Jakoben hegemonya anlamında bir diktatörlük. Ve dahası, bu özel koşullar zorunlu olarak kamu yaşamında vahşilik, suikastler, rehine kaçırmalar vb. doğurur.”

Luxemburg’un bu “erken” uyarılarının ne kadar isabetli olduğu zamanla açığa çıktı. Emperyalist kuşatma altında tecrit olan, iç savaşın yıkımıyla karşılaşan Rus devrimini korumak adına uygulanan kimi “sert” yöntemler, devrimin bürokratik yozlaşmasının önünü açtı. Kitlelerin doğrudan siyasi eylemi geri çekildikçe bürokrasi ülkedeki tek etkin fail haline geldi. Öyle ki, bir yerden sonra “devrimi koruma” argümanı, (artık “sosyalist anavatanı savunma” olarak ifade ediliyordu) Sovyet bürokratik kastının kendi iktidar konumunu ve çıkarlarını pekiştirme yönünde kullandığı bir meşruiyet kılıfı haline geldi. SSCB’de kapitalist restorasyonu (nomenklaturanın kapitalistleşmesiyle) mümkün kılan neticede işte bu bürokratik yozlaşma oldu. Sosyalist demokrasi meselesi devrim açısından basit bir aksesuar falan değil, tam tersine onun kaderini tayin eden bir husus. 20. yüzyıl devrimlerinin deneyimleri, devrimi “korumak” adına kitlelerin inisiyatifini, yaratıcılığını ve canlılığını baskı yoluyla kısıtlamanın, istenenin tam tersi yönde sonuçlar yarattığını gösterdi. Tam tersine, bir emekçi demokrasisine dayanan özgürlükçü bir kamu hayatı, devrimi korumak ve ilerletmek adına çok daha etkili bir yol gibi görünüyor.

Dolayısıyla söz konusu olan sosyalizmin etik standartları hususunda soyut bir tartışma değil. Küba devriminin muhtemel geleceğini doğrudan doğruya ilgilendiren bir mesele bu. Küba devriminin önünde iki politik alternatif bulunduğunu söylemek mümkün. Birincisi “devrimi korumak” adına esasında emekçileri siyasal apatiye sevkeden otoriter uygulamaları sürdürmek ve şu ya da bu biçim altında bir kapitalist restorasyon riskiyle karşı karşıya kalmak. İkincisi ise devrimin gerçek esin kaynaklarına geri dönüp kitlelerin yaratıcı inisiyatifinin önünü açarak katılımcı-çoğulcu bir sosyalist demokrasinin ve genelleşmiş özyönetimin koşullarını oluşturmaya çalışmak. Birinci yol defalarca uygulandı ve devrimleri yozlaşmaya ve nihayetinde çöküşe götürdü. İkinci yol hâlâ denenmeyi bekliyor…

Castro’yu bir devrimci olarak anmak

Hani derler ya, “eğri oturup doğru konuşalım”: Ambargo, tecrit, Amerikan diplomatlarının tertipleri, Washington’un tehditleri, Amerikan topraklarında Küba’ya karşı komplolar tezgâhlayan Küba mafyası, bütün bunlar ve daha da fazlası, mevcut halin tek başına savunusunu yine de meşrulaştırabilir mi? Bir başka deyişle, Küba’yı yozlaşmış Batista diktatörlüğünden ve Amerikalı işadamları ve mafya koalisyonunun hâkimiyetinden kurtaran ve bu küçücük ülkeyi sağlık, eğitim ve refahın adil dağılımı hususlarında bölgede (elbette kısıtları olan) örnek bir ülke haline getiren Küba devriminin savunulması adına her türden baskıcı uygulama gözardı mı edilmelidir? Küba’da mevcut parti tekeli, hatta sadece parti değil, sendika tekeli, kadın örgütü tekeli ve bilumum kitle örgütü tekeli ya da bağımsız basının ancak çok sınırlı koşullar altındaki cılız varlığı, bırakın sosyalizmin inşasını, emperyalist basınca karşı direniş açısından anlamlı bir yol mu? Halkın kendi devriminin yarattığı kazanımları bizzat kendi bağımsız örgütlülüğü aracılığıyla savunmasına cevaz vermeyen ve devrimi “korumayı” bürokrasinin paternalizmine havale eden mevcut durumu “ehven-i şer” diye geçiştirmeli miyiz?

Sosyalist demokrasi meselesi devrim açısından basit bir aksesuar falan değil, tam tersine onun kaderini tayin eden bir husus. 20. yüzyıl devrimlerinin deneyimleri, devrimi “korumak” adına kitlelerin inisiyatifini, yaratıcılığını ve canlılığını baskı yoluyla kısıtlamanın, istenenin tam tersi yönde sonuçlar yarattığını gösterdi. Castro’yu anarken bu hususu hatırlamakta yarar var. Zira onun (parti tekelinden LGBTİ bireylerin bir ara çalışma kamplarına kapatılmasına) günahı da eksiği de onun kişisel eksik ve günahı değildi; sosyalizmin bir devrinin eksikleri, hatalarıydı. O nedenle Fidel’in hatırası önünde saygıyla eğilirken onun ya da devrinin “sosyalizminin” sınırlarını tartışmak bir çelişki değil, bir zorunluluk. Elbette onu bir “devlet adamı” olarak değil, bir “devrimci” olarak anmak isteyenler için…

Venceremos, adios companero.

Bulunduğu kategori : Sol

Yazar hakkında