Fidel Castro (1926–2016) – Mike Gonzalez -

Fidel Castro ezilenlerin önde gelen savunucularından biriydi; ancak onun inşasına katkıda bulunduğu sosyalizmin sınırlarını görmezden gelemeyiz.

Hangi standarda vurursanız vurun, Fidel Castro görkemli bir figürdü. Güçten düştüğü son yıllarında dahi, varlığı Latin Amerika’da ses getiriyordu -1959 Küba Devrimi’nin yarattığı coşku dalgasını yaşamamış kuşaklar arasında bile.

Devrim öncesi Küba, sömürgeciliğin en habis örneklerinden biriydi. Küba’nın İspanya’ya karşı yürüttüğü özgürlük savaşına el koyan ABD, zaferin kendisine ait olduğunu iddia etti ve yeni bağımsızlık kazanan bu ülkenin anayasasını ABD hakimiyetini garantiye alacak şekilde yeniden yazdırdı.

Küba şekeri, ülkenin bağımlı statüsünü pekiştiren emperyalist şirketlerin elindeydi. Küba kültürü -yani susmayı reddeden kölelerin sesi- içeriği boşaltılarak turistlerin tüketimine sunuluyordu.

Fakat 1 Ocak 1959 günü her şey değişti. Küçük bir Karayipler ülkesi, dünya üzerindeki hakimiyetinden emin olan ABD’ye meydan okudu. Ve dünyadaki her işgal altındaki ülke, her ezilen ulus kurtuluş hareketi ayağa sıçrayıp bunu kutladı. Görünüşe göre, devin ayakları kumdandı.

Tekrar tekrar, Fidel Castro tehdit veya şantaja boyun eğmeyi reddetti -düşmanlarının ona yönelik kör hiddetini açıklayan şey de bu reddedişti. ABD’nin gerek Cumhuriyetçi gerek Demokrat yönetimleri altmış yıl boyunca Küba’ya yönelik kuşatmayı sürdürdü ve yaşadıkları başarısızlığa inanamadı.

1961 yılındaki ABD destekli Domuzlar Körfezi çıkarmasını hezimete uğratan elbette kolektif direnişti. Ancak 1962 Füze Krizi, Havana’daki liderliğe, Sovyet desteğinin koşullara bağlı olduğunu ve Küba’nın küresel güç oyununda küçük bir aktör olduğunu gösterdi. Bir süre Moskova’yla mesafelenen ülke, en radikal dönemine girdi; Üçüncü Dünya’daki kurtuluş mücadelelerine destek vererek, Latin Amerika’dan Vietnam’a uzanan bir ortak cephenin parçası oldu. İşte o dönemde Küba, ezilenlerin isyanının hem ilham kaynağı hem de sembolü oldu –bu da en iyi ifadesini Che Guevara figüründe buldu.

Gelgelelim Guevara’nın Ekim 1967’de Bolivya’da öldürülmesi, devrim için bir dönüm noktasıydı. Peru, Guatemala ve Venezuela’da da, Küba deneyimini tekrar etme yönlü girişimler akamete uğradı ve sonuçları çok ağır oldu. Temel önceliği, acımasız bir kuşatma ve kendi ekonomik kısıtları nedeniyle sıkışmış bulunan Küba’nın bekasına veren Fidel, gerilla stratejisinden vazgeçti.

1969’da şeker hasadının 10 milyon ton hedefine ulaşamaması (ki kaçınılmazdı), bir dönemin sonuna işaret ediyordu. Bir yıl içinde, Küba tamamen ve kesin biçimde Sovyet kontrolüne girdi; Sovyetlerin Üçüncü Dünya’ya dönük ittifaklar ve tavizler politikasını resmi olarak benimsedi. Fidel Şili’ye gittiğinde, ileride Pinochet’yi destekleyecek olan kesimler sokaklara dökülüp tencere tava çalarak protesto etti; oysa onun geliş niyeti, Allende’yi seçim başarısından dolayı ve parlamenter yolda sosyalizme gidişte kat ettiği mesafeden dolayı tebrik etmekti.

Domuzlar Körfezi’ndeki işgal denemesinden sonra, Castro devrimin sosyalist bir devrim olduğunu ilan etti. Fidel aslında radikal milliyetçi bir çizgiden geliyordu; sosyalist devrim söylemi ise hem Küba’nın Sovyetler Birliği’ne olan ekonomik bağımlılığının hem de yeniden kurulmak üzere olan Komünist Parti’nin oynayacağı merkezi rolün bir ifadesiydi.

Bu bağlamda sosyalizm, Sovyet modelindeki gibi güçlü bir merkezi devlet olarak anlaşıldı. Bu, gerek Castro’nun gerek Guevara’nın görüşleriyle örtüşüyordu; zira onlara göre, bir devrimin başarısı, küçük ve adanmış bir grup kadronun kitle hareketi adına gerçekleştireceği eylemlerle gelecekti.

Sovyetler 1968’de Çekoslavakya’yı işgal ettiğinde, Castro işgali destekleyerek bir kez daha hem Küba’nın Sovyetler Birliği’ne bağımlılığını, hem de Che’nin ölümünün ardından Küba devletinin girdiği yeni yönelimi teyit etti. Ancak Güney Afrika’da, Küba daha cesur bir dış politika izledi.

Yetmişli yıllarda, Küba güçleri Güney Afrika’daki sağcı ayaklanmaları yenilgiye uğratmada kilit bir rol oynadı ve Castro’nun anti-emperyalist imajını güçlendirdi. Onların mücadelesinin apartheid rejiminin sonunu hızlandırdığına hiç şüphe yok. Ancak Afrika Boynuzu’nda, Küba güçleri, Sovyetlerin bölgesel çıkarlarına hizmet eden ve yerel kurtuluş hareketlerini şiddetli bir biçimde bastıran hükümetleri savundu.

Fidel asla uysal bir ast olmadı. Sıradışı karizmasını ve etkisini kullanarak hem Moskova’ya uyarı atışlarında bulundu, hem de devlet üzerindeki kişisel kontrolünü artırdı. 1956’da Granma adlı tekneyle Küba’ya çıkan ve Batista diktatörlüğünü deviren gerilla birliğinden hayatta kalanlar, izleyen 50 yıl boyunca iktidarın merkezini oluşturdu.

Castro’nun benimsediği sosyalizm, Marx’ın tarif ettiği “işçi sınıfının öz kurtuluşu”na pek benzemiyordu. Bu sosyalizm, Fidel’in başkomutan olduğu gerilla ordusuna benzer bir komuta yapısına sahipti. Onu birarada tutan unsurlar hem Fidel’in tartışılmaz otoritesi, hem de ABD’nin dinmek bilmez düşmanlığıydı -ABD yüzlerce defa Castro’ya suikast düzenlemekle kalmadı, Küba halkını aç bırakarak diz çöktürmeye çalıştı.

Bu ağır koşullar altında dahi, devrimcilerin kurduğu sistem gerçek kazanımlar getirdi. En iyi bilinen kazanımlar, iyi işleyen ve herkesi kapsayan sağlık ve eğitim sistemleri. Bunun haricinde Küba’da gündelik yaşam daima çetindi; Sovyet yardımının kesilmesi sonucundaysa ada bir “özel dönem”e girdi ve çöküşün eşiğine geldi.

Çöküşü engelleyen, kolektif dayanışma ve fedakarlık oldu. Ancak devrimin getirdiği pek çok umudun boşa çıkmasıyla beraber ciddi bir hoşnutsuzluk yayılmaya başlamıştı: işe devamsızlık, işyeri direnişleri, Afrika’da savaşmış milislerin yaşadığı hayal kırıklığı gibi. Temel sosyal ihtiyaçlar karşılanıyordu, ancak tüketim ürünleri çok sınırlıydı ve muhalefetin her tür tezahürü sert bir karşılık görüyordu.

İktidarın piramidin zirvesinde aşırı merkezileşmesi (temel devlet organları, Fidel’in kontrolü altındaki bir düzine “tarihi” lider tarafından yönetiliyordu), sosyalist demokrasi olanaklarını ortadan kaldırdı. Her düzeydeki siyasi kurum merkezi bir kontrol altındaydı; Devrimi Savunma Komiteleri gibi yerel organlar her tür muhalefeti gözetim altında tutuyordu. Muhalefetin fazla gürültü çıkardığı zamanlarda, binlerce Kübalı Miami’ye gönderiliyor, sonra da gidenleri “pislik” ilan eden yürüyüşler düzenleniyordu.

İçeriden gelen eleştirileri, emperyalist propaganda olarak damgalamak görece kolaydı; oysa, adına yaraşır bir sosyalizmin emekçileri kendi tarihlerinin öznesi yapması gerektiği düşünülünce bunlar meşru taleplerdi. Yegane kamusal bilgi kaynağı, dışarıya kapalı bir devlet gazetesi olan Granma’ydı ve farklı düzeylerdeki devlet kurumları aslen liderliğin kararlarını yayma kanalı olarak işliyordu.

Şeffaf olmayan ve kimseye hesap vermeyen bürokrasi, mal ve hizmetlere erişimde ayrıcalık sahibiydi. Asgari ihtiyaçlara indirgenmiş bir ekonomi çerçevesinde, bu bürokrasi giderek yozlaştı. Castro’nun ara ara yaptığı “islah” çağrıları bazı sorunlu bireylerin uzaklaşmasını sağladıysa da, düzen değişmedi.

Ancak Küba ayakta kalmayı başardı -Fidel’in hem keskin siyasi içgüdüleri, hem de Doğu Avrupa’nın çöküşünü takiben mümkün olan her yerden müttefikler çıkarma kararlılığı sayesinde. Ancak her ne kadar Latin Amerika’daki “pembe dalga”nın liderleri [Chavez, Lula…] Fidel’in mirasını sahiplendiyse de, yirmi birinci yüzyılın başlarında ortaya çıkan ve demokrasi ve katılıma vurgu yapan yeni antikapitalist hareketler Küba’dan pek bir şey öğrenemedi.

Son tahlilde, Küba sosyalizmin oldukça otoriter bir biçimini oluşturmuş, mesela (zamanında) gay’lere baskı uygulamış ve eleştirileri görmezden gelmişti. Küba’da halen hakim olan rejim altında, küçük bir grup bürokrat ve komutan tüm ekonomiyi yönetiyor. Küba’nın dünya piyasasına yeniden girmesi, halkın çoğunluğunun değil onların çıkarlarına hizmetine edecek.

Fidel, 2006 yılında hastalandı ve ardından pek fazla açıklamada bulunmadı. Tüm Üçüncü Dünya’da onun için yas tutulacak, çünkü çok uzun süre boyunca Küba emperyalist baskıdan kurtuluşun simgesi oldu. Ülkenin ayakta kalması bile bir ilham kaynağıydı. Ancak Castro’nun inşa ettiği devlet, adına yaraşır bir sosyalizmin daha derin ve radikal bir demokrasiye ihtiyaç duyduğunu bize hatırlatıyor.

Çeviri: Başlangıç Dergi

Yazar Mike Gonzalez, Glasgow Üniversitesi’nde Latin Amerika Çalışmaları kürsüsünde profesör olarak görev yaptı. Kısa süre önce, Hugo Chávez​: Socialist for the 21st Century adlı kitabı Pluto Press tarafından basıldı.

Orijinal metin:

https://www.jacobinmag.com/2016/11/fidel-castro-obit-cuban-revolution-imperialism/

Bulunduğu kategori : Hariciye

Yazar hakkında