“fetih ruhu” ve politikanın meşruiyet temelleri – ateş uslu -

 

“Fetih ruhu”, 2014’ün Mayıs ayında Türkiye’nin gündeminde olan pek çok konudan biriydi. Recep Tayyip Erdoğan 29 Mayıs 2014’te İstanbul’un fethinin 561. yıldönümü nedeniyle Eğitim Bir-Sen’in düzenlediği toplantıda adeta bir fetih manifestosuna dönüşen bir konuşma yaptı. İki gün sonra, 31 Mayıs tarihinde Anadolu Gençlik Derneği’nin (AGD) düzenlediği “sabah namazında Ayasofya Camii’nde buluşuyoruz” etkinliği bir defa daha fetih konusunu gündeme getirdi: Çeşitli mecralarda yapılan tartışmalarda, Ayasofya’nın fethin simgesi olduğu ve “kılıç hakkı” ile camiye çevrilmiş olduğu sıklıkla vurgulandı. Bu kısa yazıda, AKP döneminin siyasal düşüncesinin kodlarını çözümlemek açısından yararlı olabilecek olan bu kavramın, “fetih” kavramının incelenmesi amaçlanıyor. Araştırılacak olan esas konu ise, “fetih ruhu”nun muhafazakârlık-İslamcılık kesişiminde nasıl bir rol oynadığı.

Fetih ruhu, İslam siyasal düşüncesinde sıklıkla gündeme gelen bir konu. Nakşibendi şeyhi Mahmud Esad Coşan’dan ilahiyatçı felsefe tarihçisi Süleyman Hayri Bolay’a kadar pek çok yazar “fetih”in istila, işgal ve ilhaktan farklı bir kavram olduğunun altını çizerler. Buna göre fetih salt askeri bir hamleden ibaret değildir, manevi-ahlaki bir boyutu da vardır, insanlığın manevi yenilenmesi yönünde bir açılımdır, zulümden kurtuluştur. Bu noktada fethedilenin gerçekten zulüm üzerine kurulu bir düzen olup olmadığı, fetihten sonra gerçekleşen yeniden yapılanmanın hangi ölçüde genel çıkara uygun olduğu gibi sorular sorulmaz. Fetih tanım gereği olumlu bir anlam taşır çünkü aşkın bir ahlaki düzene ve inanç sistemine uygun bir dönüşümdür. Dolayısıyla bir şehrin Osmanlılar tarafından işgal edilmiş olması, bir kilisenin camiye dönüştürülmesi İslam siyasal düşüncesine göre tanım gereği olumlu bir gelişmedir.

Çokça vurgu yapılan “kılıç hakkı” askeri olduğu kadar ahlaki-manevi bir boyut da taşır; Müslümanların savaşları bu şekilde dini bir meşruiyet çerçevesi içine yerleştirilir ve her türlü dünyevi eleştiriye kapalı hale gelir. Esad Coşan gibi yazarların kaleminde cihat ile fetih yakından ilişkili kavramlardır; “Allah yolunda mücadele” olarak cihadın gerek askeri, gerekse manevi bir anlamı vardır. Erdoğan’ın 29 Mayıs 2014 tarihli konuşmaları tam da böyle bir referanslar sistemi üzerinde yükselmektedir. Ona göre “Fetih, asla ve asla işgal değildir. Zorla almak değildir. Gasp etmek hiç değildir. (…) Fetih surları aşmak değil, gönüllere ulaşmaktır” (Radikal, 29/05/2014). Aynı düşünce üzerine kurulu olan Fetih 1453 filminde de ima edildiği gibi, İslam ordularının gerçekleştirdiği bir fetih son kertede iyiliğin, ahlakın zaferiyle sonuçlanacaktır.

Erdoğan fetih ruhu konusundaki düşüncelerden yola çıkarak sözü Gezi’ye getirir. “Bundan bir yıl önce bazı densizler, kendilerini bilmezler duvarlara ‘Zulüm 1453’te başladı’ yazdılar. Bu zihniyet, barışı, hakkı, adaleti, kardeşliği savunamaz. Onun için bunlar molotof kokteylleriyle cam çerçeve indirdiler, başörtülü kızlarımıza alçakça saldırdılar. Mabetlerimize saldırdılar. İstanbul’un fethine bu gözle bakanlar, bölücü örgütlerin posterleri ile Gazi Mustafa Kemal’in posterlerini aynı yerde açtılar. Fetih ruhunu anlayan bir gençlik bunları yapmaz” (Radikal, 29/05/2014). “Biz” ve “onlar” bir defa daha mutlak surette ayrılmıştır. Erdoğan’ın düşünce evreninde fetih ruhunu anlayan gençlik ahlaklı, barışçı, edepli, kutuplaştırmayan, medeniyetini unutmayan bir gençliktir; “bizim gençliğimiz”dir, “Türkiye’nin gençliğidir”. “Onlar” ise Gizemli Öteki’dir, tehlikelidir.

Adalet ve Kalkınma Partisi’nin ideolojisinin muhafazakârlık çerçevesinde mi, İslamcılık çerçevesinde mi incelenebileceği siyaset biliminin tartışmalı konularından biri. Bu yazıda bu konuya kesin bir açıklık getirilmesi amaçlanmıyor. Ama fetih ruhu konusundan yola çıkılarak söylenebilecek olan şu: Erdoğan fetih ruhunu yüceltirken meşruiyet mekanizmasını ahlaki-dini bir referanslar sistemi üzerine kurmaktadır. Bu şekilde AKP’nin muhafazakârlığı düzeni koruma amacını taşıyan bir klasik muhafazakârlık ya da kapitalist çıkarları düzenin muhafazasıyla sentezleyen bir yeni sağ yaklaşımı içererek aşmakta, dini referanslardan yola çıkarak toplumsal muhalefetin hiçbir meşruiyetinin olmadığını söylemektedir. Bu şekilde, dinsel-ahlaki meşruiyetle donatılmış AKP politikaları sömürü ya da baskı kriterleriyle eleştirilemeyecek bir düzleme yerleştirilir. Sosyalist solun, karşı-hegemonya mücadelesinde hükümet politikalarının “gerçek yüzünü” teşhir etmenin yanında siyasetin meşruiyet temelleri konusunu da gündeme alması, başka bir deyişle, karşı tarafın politikalarının meşruiyet temellerini tartışmaya açması gerekir. Fetih güzellemelerinin karşısında eleştirel ve materyalist bir tarih yorumunun geliştirilmesi bu yönde gösterilebilecek olan sayısız çabadan biri olabilir.

Bulunduğu kategori : Dâhiliye

Yazar hakkında

İlgili Yazılar