Faşist Almanya’da Çingene Bir Boksörün Serencamı -

Yönetmen Emrah Elçiboğa ile söyleşi

Röportajı yapan Bilge Seçkin Çetinkaya

 

Karşı Radyo: Merhaba Emrah hoş geldin.

Emrah Elçiboğa: Merhaba, hoş buldum.

Karşı Radyo: Seninle yönettiğin bir oyun hakkında konuşacağız, “Çingene Boksör”. İstersen kısaca Çingene Boksör’ün hikâyesi ile başlayalım. Gerçek bir hayat hikâyesi. Hayat hikâyesinin tamamı bir filmde ya da oyunda gördüğümüzde gerçek olamayacağını düşündürtecek kadar dramatik ve kahramanlıklarla örülü bir hikâye. İstersen buradan başlayalım. Oyunda bu hayat hikâyesinin tamamı yok, bu hayat hikâyesi içerisinden, yaptığın seçimleri ve neden yaptığını da bizimle paylaşabilirsen çok seviniriz. Ama istersen önce hikâyeyle nasıl buluştun onu dinleyelim. Sen bu hikâyeyle nasıl buluştun ve nasıl bu hikayeyi sahnelemeye karar verdin?

Emrah Elçiboğa: Hikâyeyle buluşmam sevgili oyuncu büyüğüm, ustam Burak Sergen sayesinde oldu. Aynı dizide çalışıyorduk. Burak Abi oyuncu olarak çalışırken ben de o dizide oyuncu koçluğu yapıyordum. Uzun zamandan beri birbirimizi tanıyoruz. Önümüzdeki sene yapmak istediği oyundan bahsetti, “Bir metin var.” dedi. Hikâyesini anlattı bana kısaca. Burak Abi bana “Bu oyunu okur musun?” dedi. Tabii ki memnuniyetle okudum. Çok da sevdim oyunu, çok güzel bir seçim yapmıştı. Sonra birkaç kere daha oyunun üzerine sohbet etmeye başladık. “Öyle olur mu, böyle olur mu, şöyle yapsak…” falan. Sonra bir gün Burak Abi dedi ki, “Bu oyunu birlikte yapalım.” Dedim “Abi emin misin?” Bunu söylememin sebebi şu; dizi setlerinde genelde başladığımızda çok tiyatro grupları kurulur, çok tiyatro grupları yıkılır. Çok oyun koyulur, kısa filmler çekilir falan… Hep 2-3 hafta böyledir, insanlar kaynaşana kadar hep böyle birbirimize vaatler veririz ama 3. 4. haftadan sonra unutulur onlar. Burak Abi çok ciddiydi. Sonra diziye bir ara verildi, ben metni aldım bir ay kapandım. Hatta Almanya’daydım bu sürede. Oyunun Almanca karşılaştırmalı dramaturjisini yaptım, dekorunu hatta videoya çektim bunların. Maketler yapıp oyunun dekoru şöyle olacak, ışıklar böyle olacak vesaire diye çok yol aldım. Burak Abi de sağ olsun çok beğendi, “Doğru bir seçim yapmışım seninle çalışmakla.” dedi. Deep Blue Ideas’ın başında olan Kerem Kuraner de destek verdi. Her şeyden önce o ikisinin bana bu yolda güvenmesi çok önemliydi. Biri usta bir balet, biri usta bir tiyatro oyuncusu… Böyle bir desteği aldıktan sonra da ben tabii ki biraz daha şevkli çalışmaya başladım. Hikâye kısaca şöyle: Trollmann 1905 yılında doğmuş bir Çingene, Almanya’da Alman vatandaşı. 1928’de Amsterdam olimpiyatına gitmeye hak kazanıyor fakat Çingene olduğu için, çok aleni olmasa da, gizli kapaklı bir şekilde Çingene olması sebebiyle gönderilmiyor. 1933’te şampiyon oluyor Trollmann. Kendi kategorisinde Almanya şampiyonu oluyor. Yarı ağır sıklet Almanya şampiyonu. Fakat 1933’te Hitler artık geliyor. Trollmann’ın da önlenemez bir yükselişi var ve önünün kesilmesi lazım. Şampiyonluk maçına çıkmadan önce bir şekilde ayarlanıyor hakemler, gözlemciler vesaireler… Ve Trollmann çok iyi bir maç çıkartıyor ve sonra hakem geliyor diyor ki, “Bu maç berabere.” Millet ayaklanıyor isyan ediyor yani. Bağırmalar çağırmalar, masalar devriliyor… Hakemler “Tamam, bir kere daha sayalım.” Diyor.

Karşı Radyo: Çingene boksörün kazandığını söylüyor değil mi seyirci?

E.: Evet evet, sonra bir daha sayılıyor ki Trollmann kazanmış ve Trollmann’a şampiyonluk kemerini veriyorlar ve ağlıyor. Trollmann’ın tüm numarası şu, belki Çingene olmasından kaynaklı, çünkü o zamanlar, belki dünyada çok boks sınırlı, Almanlar’da daha da sınırlı. Ama Trollmann dans ediyor. Bildiğin dans ediyor işte, seyircilere bakıyor, kızlara öpücük atıyor. Bir şov yapıyor, bilerek yumruğun önüne atıyor kendisini, kaçmıyor. Rakibini yanıltıyor tekrar vuruyor vesaire. Ve seyirci çok seviyor Trollmann’ı. Sonra işte seyirci isyan ediyor ve evet Trollmann kemerini geri alıyor ve ağlıyor. Aradan 8 yıl geçtikten sonra Alman Boks Federasyonu bu unvanı ondan alıyor. Gerekçesi de işte Alman gibi olmadığını belirtiyorlar. Alman gibi olmamak da şu; bunu resmi kayıtlara göre söylüyorum, “Bir boksör sahnede, ringde dans edemez.” “Şampiyon olduğunda kadın gibi ağlayamaz. Almanlar bunu yapmazlar. Ondan sonra seyirciye öpücük atmalar falan olmaz.” diye bu tür mazeretlerle şampiyonluğunu elinden alıyorlar. Şöyle bir şey de var, onu da arada belirteyim, demin saydığım özelliklerde mesela, Trollmann yaşasaydı biz Muhammed Ali diye birini tanımayacaktık. Çünkü stili o kadar benziyor ki. Daha sonra yaptığım araştırmalarda Ali’nin Trollmann’dan esinlendiği söylenir. O sürede baskı rejiminden, Alman faşizminden kaçan boksörler hep Amerika’ya ve Küba’ya sığınıyorlar. Ve Trollmann’ın ismi de bir şekilde oraya gidiyor. Hatta Almanların ünlü şampiyonu Max Schmeling Amerika’da ilk dünya ağır sıklet boks şampiyonu olduğunda Trollmann’ı da oraya götürmek istiyor ama Trollmann memleketini terk etmiyor. Dolayısıyla Trollmann’ın ismi de bir şekilde oraya gidiyor. Herhalde Muhammed Ali’nin de oradan bir bağlantısı vardı. Bana öyle geliyor, gerçekten yaşasaydı Muhammed Ali olmayabilirdi. Sonrasında bir maç daha yapacak. Lisansını elinden alıyorlar Trollmann’ın.

Karşı Radyo: Şampiyona maçı tekrarlanıyor çünkü hala boşta kemer.

E.: Evet kemer boşta. Bu arada da Yahudiler Amerika’ya kaçıyor, çünkü Yahudileri spor salonunda da barındırmıyorlar. Gitti bir Yahudi spor yapacak, ona bile izin vermiyorlar. Dolayısıyla o boştaki şampiyonluk için dövüşüyor. Sonra bunu bir kere daha ayarlıyorlar. Şöyle bir durum oluyor, Almanların bir şampiyonu var. O orta sıklet şampiyon, ama Trollmann yarı ağır sıklet. Dolayısıyla Trollmann’ın karşısına kendisinden 6 kilo daha hafif, 9 santim daha kısa birisini çıkartıyorlar. Çünkü bir şekilde Trollmann o maçı kazanamayacak zaten. Öncekinde zaten tezgahlanmıştı ama bu sefer daha sıkı önlemler alıyorlar yani. Kaçacak yeri yok Trollmann’ın. Trollmann’da şöyle bir şey yapıyor; vücudunu beyaza boyuyor, saçlarını sarıya boyuyor ve ringe çıkıyor. Ve hiç kolunu dahi kaldırmıyor. 5 raunt boyunca sürekli dayak yiyor.

Karşı Radyo: Bu anlattığınız şeyin oyun olmadığını, gerçek hayat hikayesi olduğunu bir kere daha söyleyelim.

E.: Gerçek hayatta böyle oluyor ve 5 raunt boyunca sürekli yumruk yiyor, elini kaldırmıyor.

Karşı Radyo: Tek yumruk atmadan bitiriyor.

E.: “Buyrun, Alman boksör böyle olur.” diyor. Tabii yine seyirci ayaklanıyor. Gerçek şampiyonun o olduğu artık tümüyle ortada, tamam kayıtlara göre şampiyon değil nakavt oluyor ama aslında herkes onun şampiyon olduğunu biliyor, herkes ayaklanıyor falan… Rakibi kaçıyor, bu işi tezgahlayanlar kaçıyor falan… Daha sonra Trollmann zaten boksu bırakıyor. Onu askere alıyorlar. O arada Yahudiler kamplara alınmaya başlanıyor, eşcinseller ve diğerleri… Çingenelere de sıra geliyor. O arada Trollmann’ı Fransa, Belçika, Polonya, Rusya’da cepheye gönderiyorlar. En son Rusya’dayken bir hastalık geçiriyor ve tekrar Almanya’ya dönüyor. Almanya’ya döndüğünde ise hemen alıyorlar kampa gönderiyorlar.

Karşı Radyo: Bu arada karma bir evlilik yaptığı için herhalde ailesinden ve kızından ayrılıyor.

E.: Kampa gönderiliyor ama o kampa gönderilmeden önce de bir şekilde ailesiyle bağını kopartıyor. Karısından boşanıyor, çünkü kızının bir Çingene kızı olarak büyümesini ve aynı zulmü görmesini istemiyor. İlk önce Wittenberg’e gönderiyorlar. Burada tanıyorlar toplama kampında, ona işkence edilmesin diye ölmüş birisinin mahkum numarasını ona veriyorlar ve öldü gösteriyorlar Trollmann’ı. Bu arada o Trollmann’ın Çingene üçgeninin yerine ağır suçlulara verilen yeşil üçgenden veriyorlar, ki “Aa Çingene değil bu.” olsun diye. Sonra başka bir kampa nakli oluyor, Neuengamme’ye. Burada da iki sene kaldıktan sonra bir Kapo bunu tanıyor, sonra bir dönem SA subaylarına orada boks antrenmanı yaptırıyor, akşamları o Kapo’larla dövüşüyor. Tabii kazanması mümkün değil. Bir gün işte canına tak ediyor, bir tane Kapo’yu indiriyor, nakavt ediyor. Ertesi gün tekrar kampta çalışırken, bir rivayet, gelip küreklerle döve döve öldürüyorlar. Ailesinin iddia ettiğine göre kampın ortasında bir direğe bağlayıp önce çenesini kırıp ibret-i alem olsun diye orada bırakıyorlar 3 gün boyunca ve orada öyle ölüyor. Çünkü kampta öyle bir ölüm şekli varmış, önce çeneyi dağıtırlarmış ki bağıramasın diye. Ölümüyle ilgili birkaç tane versiyon var ama en yaygını ve en çok bilineni ve kabul edileni ise arkadan 4-5 kişinin küreklerle gidip saldırıp döve döve öldürmesi yani Trollmann’ın böyle hazin bir hikayesi var.

Karşı Radyo: Kendi başına zaten hayat öyküsü olarak çok dramatik çok güçlü kahramanlık ögeleri içeren, sadece duymakla bile etkilendiğimiz bir hayat hikayesi. Peki sana gelen metin bunun tamamını herhalde kapsamıyordu?

E.: Yok, yaşam hikayesinden çıkarak bir oyun kurgulamış Rike Reiniger. Onda da hayali bir kahraman yaratıyor. Hans adında bir Alman’ın ağzından dinliyoruz biz Ruki’yi. Ruki de Çingene ismi. Ruki’yi Hans’ın ağzından dinliyoruz biz oyun boyunca. Orada da bana göre yazar çok güzel bir şey yapmış.

Karşı Radyo: Hans yakın arkadaşı gibi.

E.: Yakın arkadaşı olarak kurgulanmış bir karakter. Çünkü Trollmann’ın yaşamında gerçekten Hans diye birisi yok. Araştırdım, sadece bir-iki mektubunda Hans diye birisine bir mektup yazmış ama arkadaşı, can yoldaşı birisi değil. Yazar da oradan esinlenerek Hans diye bir karakter bulmuş. Belki de hani Almanlar’ın en yaygın ismi Hans olduğu için böyle bir karakter kurgulamış. Oyunun başından sonuna kadar vicdan azabı çeken sürekli Trollmann, röportajda da hep Ruki demek istiyorum. Trollmann Çingene olduğu için Ruki de bir Çingene ismi. Anlamı da sert, uzun, eğilmeyen ağaç anlamına geliyor. Ruki ile de hep nasıl tanıştığını unutmak istiyor, bu hatıradan kurtulmak istiyor oyun boyunca. Ve oyun bununla açılıyor ve sonra Ruki ile nasıl tanıştıklarını ve Ruki’nin sonunun nasıl olduğunu bize anlatıyor Hans. Ama bütün bu hikâyenin içinde ben onu okuduğum zaman dostluk hikâyesi ile başlıyor. Dostluk falan değil Hans’ın yaptığı.

Karşı Radyo: Ben de tam onu sormak istiyorum aslında. Bir taraftan hani soykırım dediğimizde Yahudilerin kurbanı olduğu çok büyük bir felaketten, çok büyük bir katliamdan bahsediyoruz. Tabii ki öyle, Yahudilerin ortadan kaldırıldığı kurbanı oldukları bir şey. Ama bunun dışında çok farklı kökenlerden politik aktivistler, direnişçiler, komünistler, sosyal demokratlar, devrimciler, lezbiyenler, gayler, sintiler, Romanlar, Çingeneler, Katolikler, Yehova şahitlerine kadar uzanan, ateistler ve hatta engelli Almanlar ya da asosyal olarak ya da tembel olarak damgalanan kim varsa toplumdışı olarak, Alman ulusuna, ırkına yakışmayacağını düşündükleri kim varsa aslında bunun kurbanı oluyor. Dolayısıyla oyun bir miktar daha önce çok fazla fark edilmemiş Sinti, Roman ve Çingene kurbanların üstüne de bir ışık tutuyor. Ama diğer taraftan Hans isimli, kendisi de toplama kamplarına gönderilen bir Alman’ın ağzıyla anlatıyor. Sen de aslında tam ondan bahsediyorsun. Hikâyenin Hans’ın ağzından anlatılması bu hikâyeye ne katıyor? Zaman zaman Trollmann’ı da sahnede görüyoruz senin yönettiğin oyunda. Ama Hans’ın ağzından anlatılıyor. Aslında çoğunluğun ve belirleyen, o rejim kendisini Alman ırkının üstüne inşa ediyor. Hans da aslında dışlansa da bir Alman olarak kendisini tanımlıyor. Bu ne katıyor bu oyuna ve hikâyeye? Tam oyundan bahsetmişken bunu vurgulayarak devam edelim.

E.: Zaten bizim Burak Abi ile derdimiz aynı. Yani oyunda bu faşizmi ve ırkçılığı anlatmaya çalışıyoruz. Tek tıkandığımız yer burası olmuştu. Tıkandığımız derken, Burak Abi iki buçuk sene Adolf’u oynadığı için o döneme de çok hakim. Hitler’in kendisini oynamış. İki buçuk sene bu faşizmi uygulayan kişiyi oynadıktan sonra şimdi buna maruz kalan kişiyi oynuyor. Aslında onun için de çok enteresan bir deneyim. Ve burada şeyi tartıştık hep. Kamptaki bir Alman, kampta Alman yoktur çünkü. Ari ırk diye iddia ettiği diğer saydıklarımızın öteki olduğu ve Almanlar’ın ayrıcalıklı olması gerektiği ve hiçbirinin imha edilmediği hep söyleniyor. Bunun üzerinde çok durduk. Hakikaten de böyle bir şey var. Evet Almanlar toplama kamplarına gitmemiş, yani şey olarak imha olarak. Gaz odalarına sokulmamış, sabun yapılmamış vs. ama çalışma kamplarında tembel dediğimiz, işe yaramayan Almanlar olmuş. Bunlar da burada çalışmış.

Karşı Radyo: Siyah üçgenli Almanlar.

E.: Evet, ama bir ırkın imhası söz konusu değil. Burada çalıştırılmak üzere ve bunlara iki sene veriyorlar. İki sene sonra zaten hayatta kalabilirse kalıyor. Öbür taraftan çalışma koşulları altında ölüyor, eğitim zayiatı gibi oluyor bir nevi.

Karşı Radyo: Ya da ötenazi deneyleri altında, bilimsel deneylerde engelli Almanlar ortadan kaldırılıyor.

E.: Yaşlılar falan direkt imha ediliyor ama orta yaşlılarda ya deneylerde ya da çalışma kamplarında çalışıyor. Bunu Rike ile de konuştuğum zaman Rike bana şunu söyledi. “Benim akrabalarım var, tanıdıklarım var, tanıklarım var. Yani çalışma kampında çalışan Almanlar var ve ben bu hikâyeyi o yüzden yazdım.” Bizim de içimiz rahatlamış oldu Almanlar’ın kamplarda olduğuna dair. Şimdi bu hikâyeye ne katıyor kısmına gelirsek? Hikâyeye şunu katıyor bana göre; şimdi bu faşizmi ya da ırkçılığı uygulayanlar, evet tamam bunlar suçlu, ama bunlar durup dururken olmuyor. Bunların yolunu açan ya da yol veren birileri var. Diğer saydıklarımızın hepsi karşıt. Mümkün mü bu rejime bir Çingene’nin bir eşcinselin destek vermesi? Çünkü hani bir sürü insandan bahsediyoruz. Demek ki kim var kim kalıyor geriye? Tüm bunları gören, susan, kendine dokunmadığı için de bin yıl yaşayacağını düşünen Almanlar var. Görüyorsunuz bunları. Metinde de bu geçiyor. Daha düne kadar beraberdiniz, bu Çingenelerle beraber yaşıyordunuz. Ne oldu da bir anda “Sen Çingenesin, sen Yahudisin, sen Ateistsin, sen eşcinselsin.” durumuna döndü bu. Ve bunun haksız bir şey olduğunu biliyorsunuz. Hans’ın varlığı o yüzden çok önemli. Bu gözü kapalı, sesi çıkmayan, kör-sağır-dilsiz taklidi yapan insanların bence proto-tipi Hans burada. Çünkü gençliğinde hep birlikteler. Ve birlikte bara gidiyorlar. İnsanlar onlara “Sarışın Hans ve Çingene boksör” geldi diyorlar.

Karşı Radyo: Hans aslında Çingene boksörün “Çingene” diye çağırılmasına ve yaşadığı birçok haksızlığa da şahit oluyor. Ama galiba Hans’ın sorusu şu: “Ben ne yapabilirdim ki?”

E.: Aynen, metnin birçok yerinde bu geçiyor. Yaşam hikâyesi, Ruki ile 12-13 yaşında tanışıyorlar ve ölümüne kadar birlikte oluyorlar. Bazı dönemler Ruki maçlara gittiği için ayrılıyorlar ama bu süreçte hep söylediği şey şu: “Ben ne yapabilirdim ki?” “Boks dernekleri, gazeteciler bunları söylerdi. Onlar tartıştı, ben dememiştim…” falan. Sürekli bir günah çıkarma durumu var Hans’ın. Ama sen zaten bunları biliyorsun, günümüzde de bunlar olmuyor mu? Oluyor. Bir grup, bir ırk, bir mezhep için de bunları söylemiyor mu insanlar? Biz hepimiz biliyoruz bunun haksız bir şey olduğunu. Ama sesimizi çıkarttığımız zaman “Vay sen de onlardansın demek.” gibi böyle bir yafta oluyor. E sesini çıkartmasan oraya yol veriyorsun, işte Hans bu. Sesini çıkarttığın zaman sen de onlar gibisin.

Karşı Radyo: Bunun riskinden kaçınmak için ya da aslında bunu çıkaran sesi onaylamak için ses çıkartmıyorsun, yani ikisi de var.

E.: Baktığımız zaman birisi sana diyor ki, “Sen Kürtsün, sen Alevisin, sen teröristsin.” diyor. Değil ki, yarın bir gün bu tekrar sana dönecek yani.

Karşı Radyo: Başka bir şekilde, “Sen yoksulsun, sen şusun, sen şurada oturuyorsun, senin aslında kökenin bu.” Bir şekilde bu herkesi tehdit eden bir şey…

E.: Evet, böyle kötü bir şey olabilir mi? Yani bir insan Çingene diye niye kötü olsun ki?. Bir kötülük yapıyorsa tamam zaten kötüdür. Bunun Kürtlükle, Alevilikle ya da zenci olmakla alakası yoktur, kötü kötüdür. Beyaz hiç mi kötü olmuyor? Zenci kötü oluyor da…

Karşı Radyo: Buradan zaten yavaş yavaş girdik aslında. Bu oyunu günümüz Türkiyesi’nde oynamanın hem anlamı hem riskleri neler? Biraz da bunu konuşalım.

E.: Ben çok anlamlı olduğunu düşünüyorum. Hakikaten çok anlamlı olduğunu düşünüyorum. Yani bu baskıyı ya da bu baskıcı rejimi uygulamak için illa insanları toplama kampına götürüp öldürmek gerekmiyor. Ya da Pinochet gibi bir stada toplayıp kurşuna dizmek gerekmiyor. Çünkü o dönem şartları içinde onlar oluyordu.

Karşı Radyo: Örneğin şehirlerde sokağa çıkma yasağı ilan edip kahvehane tarayabilirsiniz yani bu da bir yolu olabilir.

E.: Evet o da olur. Görmüyor muyuz işte bombalar patlatılıyor bir yerlerde. Ve biz bunun ne için olduğunu bilmiyoruz.

Karşı Radyo: Kısa bir süre önce de aslında Ankara’da bir patlama olmuştu.

E.: Bu noktada Burak Abi ile hep onu konuşuyorduk. Biz hani Hans’ın bu kaypak tarafından, bu sessizliğinden bu sesini çıkartmamasından bütün bu faşizmin aslında o sessizlikten güç alıp ilerlediğinden ve şiddetini arttıra arttıra devam ettiğinden dem vururken Ankara’daki patlamadan sonra ben şöyle bir duvar yazısı okudum ve hemen Burak Abi’ye yolladım fotoğrafı. Diyor ki, “Bizi bombaların sesi değil, sizin sessizliğiniz öldürdü.” Maalesef çok acı bir şekilde ben oyunumuzun çok doğru bir düzlemde olduğunu o zaman teyit etmiş oldum. Keşke ben bu oyunu yapmasaydım da o patlama da olmasaydı o ayrı bir şey. Evet bütün bunlara hepimizin sessizliği, hepimizin boyun eğmesi sebep oldu. Böyle bir atasözü olur mu : “Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın.” Metinde de aynısı var fark etmiyor. Mahkûm diyor ki, “Bak hiçbir şeye karışma, göze batma.” diyor. “İlk yılı atlatırsan yüz sene daha yaşarsın.” diyor. Bizde de aynısı işte, Türkiye koşullarında… “Aman sen sus ona bulaşma.” Sadece bugünün sorunu değil ama, 80’de de böyleydi, 70’te de böyleydi… “Aman polise ifade verme seni de içeri alırlar. Aman 1 Mayıs’lara katılma, aman protesto etme.” Yemekhanede yemek parasını protesto etmeyecek mi bu çocuk yani? Kötü yemek yiyorsa, pahalıya yemek yiyorsa etmesin mi? Ne yapsın? Bırakın izinleri falan geçtik ya. Sürekli birileri tepeden bir şeyler söyleyecek size; “Şunlarla gezin, şöyle yapın, çocuk yapın, kondom kullanın, onu yapmayın, bunu yapmayın.” bilmem ne… Bu çocuklar ne yapsın yani? Ondan sonra patlayınca “Vay efendim terörist.” oluyorsun. Niye terörist olsun bunlar ya, gencecik insanlar yani. Ya da karşı tarafı savunduğun zaman öyle oluyorsun. “Arkadaş yanlış yapıyorsunuz.” diyorsun. “Sen de mi onlardansın yoksa.” Haydi hop karga tulumba götürüyorlar. Barış için eylem yapanlar, döviz kaldıranlar ters kelepçelerle sokaklarda sürükleniyor. Senin cani dediğin IŞİD terör örgütü senin sınırında askerinle sarmaş dolaş… Ya da operasyon düzenleniyor hiçbir şey olmuyor. Sen şimdi buraya ses çıkarttığın zaman “Vay efendim bölücülük mü yapıyorsun?” Ya ne bölücülük yapayım arkadaş. Barış istiyorum ya barış, bu kadar basit.

Karşı Radyo: Peki biraz daha oyuna doğru dönelim. Galiba çok fazla çıkışımız yok Türkiye içinde maalesef. Dönüp dolaşıp aynı noktaya geliyoruz.

E.: Ama bunu da bir şekilde tiyatro yaparak bunu ortaya koyarak yapıyoruz yani. Derdimiz bu işte yani. Seneye başka bir şey olacak, hep derdi olan şeylerin peşinden koşacağız.

Karşı Radyo: Hakikaten tiyatro açısından da çok acıklı tesadüflerin olduğu bir ülkede yaşıyoruz. İşte Antigone gibi doğal hukukunu savunan bir kadının hikâyesi ile 2015 Türkiyesi’nde ölüleri verilmeyen insanların hikâyesi birbirinin üstüne çakışıyor.

E.: En az 10 şehirde oynanmalı mesela Antigone. En az 15 şehirde Atinalı Timon oynanmalı… 3. Richard oynansın, kesinlikle oynanmalı.

Karşı Radyo: Zamandan ve mekandan bağımsız anlatabildikleri için.

E.: Hamlet yap, niye yapmıyoruz ki? Çünkü eskimeyecek yani. O yüzden onlar usta yazarlar, o yüzden klasik oyunlar.

Karşı Radyo: O zaman tiyatro yapmanın zorluklarına da istersen girelim. Bunu çok konuşmadık. Türkiye’de gerçekten oyun koyabilmek kolay bir iş mi? Oyunculuk yaptığını da biliyoruz, dizilerde oynadığını, uzun bir tiyatro geçmişinin de olduğunu biliyoruz. Türkiye’de sanatçı olarak kalabilmek, aslında bütün bu duyarlılıkları toplumsal sorunları da içererek sanat yapabilmek kolay bir iş mi? Çünkü bunun maddi manevi hayat anlamında da bedelleri oluyor.

E.: Hiç kolay değil tabii ki. Demin oyunla ilgili risklerden bahsediyorduk ya hani, oyunu koyarken birtakım riskler alıyorsunuz. Aslında dışarıdaki yaşamda da bu riskleri alabiliyorsunuz. Çünkü sesinizi çıkarttığınız zaman sizi yaftalıyorlar ya oyunu yaptığınızda da öyle. “Vay efendim sen niye böyle oyunlar yapıyorsun?” İsteniyor ki biz suya sabuna dokunmayalım. Zaten İstanbul sanatın kalbi deniyor, salon sayımız ortada. Var olan mekânlar, işte AKM yıllardır atıl bir şekilde. Yenilenecek dendi hiçbir işe yaramıyor. Bütün şehir tiyatroları kapandı. Sahneler kapandı ve insanlar artık böyle apartman dairelerine, 30-40 kişilik tiyatro salonlarına döndürülmeye çalışılıyor. Bir yerden 100 kişilik salon bulalım vs. Bölündü artık yani, orada da bir bomba atıldı, şimdi böyle küçük küçük sahnelerde bir şey yapmaya çalışıyor insanlar. Bu da hakikaten takdir edilmesi gereken bir şey… Evet bu tür derdi olan oyunları koymak zaten zor. Bir kere toplum olarak denetiminden falan geçiyor. Falanca ilde oynayacaksın, oranın valisine veriyorsun, “Aman metinde şunlar, bunlar olmasın…” Hatırlıyorsunuz geçen sene şehir tiyatrolarında bir laf söylendi diye oyun kaldırılıyor vs. Ondan sonra bir de kraldan çok kralcılar var ya dışarıda. Oyunları, filmleri seyredip şikayet edenler. TV dizilerini RTÜK’e şikayet edenler.

Karşı Radyo: Tabii orada birkaç şikayet çok ciddiye alınıyor ama çok ciddi biçimde binlerce şikayet alınan birçok uygulama da hiç ciddiye alınmıyor. Bazıları daha fazla vatandaş, daha Alman…

E.: Dolayısıyla tabii ki böyle bir tiyatro yapmak zor. Bir kere teknik koşullardan sahne bulamamaktan zor… Ondan sonra bununla ilgili kadro bulamamaktan zor… Benim şansıma öyle bir usta oyuncuyla çalışıyorum ki sahnede zaten 10 kişi oynuyor. Benim şansım o.

Karşı Radyo: 10 kişi oynuyor derken de bunun tek kişilik bir oyun olduğunu da söylememiz gerekiyor değil mi?

E.: Tabii tabii. “Tek kişilik dev kadro” demek istedim yani.

Karşı Radyo: Aynı zamanda bu çok büyük bir risk. Tek kişilik ve böyle içeriği olan bir oyunu baştan sona günümüz seyircisine izletmenin kendisi de çok büyük bir problem. Ben oradan başka bir meseleye geçeceğim, o da şu: Önemli bir gençlik kesiminin aslında tiyatro dendiğinde gerçekten tüyleri diken diken oluyor ve tiyatro izlemek istemiyorlar. Aslında bunda çok haksız sayılmazlar, çünkü tiyatro olarak gördükleri örnekler de benim de çok tecrübe ettiğim haliyle oyunu izledikten sonra kendinizi daha zenginleşmiş ya da oradan bir şey almış bir şey vermiş gibi hissetmiyorsunuz. Onun yerine eksiltilmiş ve taciz edilmiş olarak salondan çıktığınız çok oyunu da izliyoruz. Bir de sinema izlemeye alışmış bir seyirci, daha fazla görsel efektle en kötü sinema filminde bile sizi orada tutacak bir şey bulunuyor. Ama tiyatro bundan çok farklı bir şey… Siz de oyunda tek kişilik bir oyun olmasına rağmen seyirciyle çok daha farklı bir ilişki kuruyorsunuz. Bu ilişkiyi kurarken riskler alıyorsunuz ve hem oyuncu hem de yönetmen bu risklerin üstesinden gelebiliyor. En azından benim izlediğim oyunda bu böyleydi. Bir taraftan da sahnede hem bir büyü yaratılıyor, hem de yapmacık bir dünyanın içinde değilsiniz. Bu büyünün çoklukla kırıldığı anlar ve yabancılaştırıldığınız anlar var. Hem seyirci olarak, hem başka türlü bir seyirci olarak hem de fail olarak oyunun içine girip çıkıyorsunuz. Bütün bu riskleri neden aldınız? Bir bunu soracağım. İkincisi, gerçekten bu sinemaya alışık seyirci konusunda ne düşünüyorsunuz? Niye insanlar tiyatroyu sevmiyorlar, haklı sebepleri var mı? Bu oyun başka bir şey sunuyor mu? Tiyatro sinemadan farklı ne verebilir?

E.: Şunu verebilir; şimdi 3D gözlüklerini takıp insanlar gerçekliği arıyorlar ya evlerinde, “Surround buradan geliyor işte, dinozorun sesi buradan, elimi atsam şöyle oluyor.” falan… Tiyatro bu aslında. Burak Sergen’in sahnede yaptığı şey o kadar zor ki, çok yorucu bir metnin üzerine 10 kişi oynuyor. 1 saat 15 dakika boyunca ayakta tutmak her yiğidin harcı değil. O yüzden de zaten usta yani Burak Sergen. Oyunda zaman zaman seyirciyi içeri aldıktan sonra tekrar dışarı çıkartıp oradan bakması, mesela finalde çok hoş bir şey yapıyor, şimdi bunu söylemeyeyim ama, söylediğine yakın bir şey yapıyor. Seyirciyle birlikte tekrar kendisine bakıyor. Yarattığı illüzyona bakıyor, kimi zaman o illüzyonu kırıyor. Bizim bunu seçmemizin nedeni de şuydu; biz rahat değiliz. O yüzden de hani bu derdi sizinle paylaşırken siz de rahat olmayın istiyoruz yani. Çünkü evet hayat da böyle ya işte… Bir şeyi yaşıyoruz tam olacak birisi boğazımıza tıkıyor. Tekrar devam ediyoruz, sonra tam güleceğiz o gülümseme yüzümüz asık kalıyor. Sonra bir ağlama durumu… Hayat tam böyle işte. Çehov oyunlarındaki gibi. O durum komedileri, o dram hepsi iç içe geçmiş durumda. Biz de bu oyunda bunu yapmak istedik. Seyirciyi bir şekilde rahat bırakmamak, bizimle o derdin peşinde olsun, bizimle beraber rahatlasın bizimle beraber coşsun istedik. Ve tiyatro gibi yapmak istedik. Gerçekten tiyatronun kurallarına uygun bir şekilde yapmak istedik ve başından beri Burak Abi ile bunu söyledik.

Karşı Radyo: Gerçek tiyatro gibi?

E.: Gerçek tiyatro gibi. Bizim oynadığımız bizim bildiğimiz tiyatro gibi yapmak istedik. Ve tiyatronun olmazsa olmazı şuydu; seyirci ve oyuncunun olması… Her yerde tiyatro yapılabilir. Bir fabrikada da yapabilirsiniz, sokakta da yapabilirsiniz, ışıksız da müziksiz de yapabilirsiniz. Ama oyuncusuz ve seyircisiz tiyatro yapamazsınız. Sahnesiz de yapabilirsiniz. Ve çok önemli bir oyuncu var elimizde ve çok da güzel bir metin var yani. Biz bunu tiyatro gibi yapmalıydık. Evet zaman zaman sinematografik şeyler de görüyorlar oyunda. Ama biz teknolojiye bağlı olarak tiyatro yapmıyoruz. Tiyatronun kuralları içinde, yani dekorumuzu da ona göre yapıyoruz. Bir objeyi beş farklı şekilde kullandık.

Karşı Radyo: Ve seyirciye de sorumluluk verdiniz.

E.: Evet yani, bizim için de önemli olan şuydu; mesela son 2-3 genel provaya Burak Abi’nin eşi geldi Işıl. Ve genel provayı seyrettikten sonra geldi bize şey dedi: “Oh be, tiyatro! İlk defa uzun zaman sonra tiyatro seyrettim” dedi. Sonra benim bir arkadaşım geldi Deniz. O da çıktıktan sonra onun tepkisi de Işıl gibi oldu. “Abi tiyatro olmuş.” dedi. “Biz uzun zamandır tiyatro seyretmiyormuşuz.” dedi. Baktığınız zaman, 3-5 tane materyalle bir dünya ya da illüzyon yaratabilmek. Tiyatro tam da budur. Çok büyük şeylere gerek yok ve hikâyenizi anlatan kişi önemli ve Burak Abi bunu çok iyi yapıyor. Seyirciyle çok iyi kontakt kuruyor. Yani onları hem içine alıyor hem dışında bırakıyor. Hem tedirgin edebiliyor hem gülümsetebiliyor. Bu çok önemli bir özellik… Reji olarak bunu böyle kurmuş olabilirim ama yapamayan birisi olmuş olsaydı ne olacaktı. Sizin rejiniz orada askıda kalacaktı. Onun için hepsinin birbirini bütünlemesi lazım yani. Metnin, dekorun, ışığın, müziğin ve oyuncunun. Hepsi birbirine hizmet etmeli. Teknik ekibe de onu söyledim ben. “Çocuklar elimizde Messi var; Burak Sergen…” dedim. Bizim bütün yapacağımız şey onun koşu yollarını açmak. Bunu müzikle, bunu ışıkla, bunu dekorla, bunu kostümle, bunu metinle yaptık.

Karşı Radyo: Son soru, oyunu başka nerede oynamak istersiniz?

E.: Ben bunu ilk düşündüğümde, Almanya’da da çalıştığımda bunu oyunun yazarı Riki’ye de söyledim. Birincisi Berlin’de Ruki’nin adına Johann Trollmann Kamp var. Boks antrenmanlarının yapıldığı ve genç boksörlerin yetiştiği bir spor kompleksi var. Onun içinde ringde oynamak isterdim. Bir de Trollmann adına yapılan yine bir anıt var. O da ring şeklinde bir anıt. Oyunu çalışırken buldum. Başta haberim yoktu ve o anıtın içinde Burak Abi’nin oynamasını çok isterim. Türkiye’de de olabildiğince seyirciye ulaşmasını istiyoruz.

Karşı Radyo: Seyircinin buna yakıcılıkla ihtiyacı olduğu kentlerde belki.. O zaman 9841 no’lu mahkûma saygıyla diye bitirelim. Bize öğreteceği daha çok şey var. Teşekkür ediyoruz.

E.: Ben teşekkür ediyorum.

Bulunduğu kategori : Ruhun Gıdası

Yazar hakkında