Evvel zaman içinde sol ve göçmenler -

 

Sol cenahta göç ve göçmenliğe dair bir tartışmanın geç de olsa başlaması hayırlı. Konuya dair yazılıp çizilenlerin artı ve eksileri bir yana bu tartışmanın uluslararası sosyalist/komünist hareketin tarihsel birikimine hiçbir atıf yapılmadan yürüyor olması bir garabet. Aslında uluslararası sosyalizmin tarihsel geleneğine, yani birikmiş praksisine dair bu kolektif hafıza kaybı hemen her başlıkta karşımıza çıkıyor. Sanki her meseleyi en baştan, “sıfırdan” başlayarak tartışmak bir meziyetmiş gibi yapmaya devam ediyoruz.

Oysa mesela bundan tam 112 yıl önce, İkinci Enternasyonal’in ikinci kongresi 18-24 Ağustos’ta Stuttgart’ta toplanıyor ve göç ve göçmenlikle ilgili hararetli bir tartışmaya ev sahipliği yapıyordu. 25 ülkeden tam 884 delegenin katıldığı kongrede sömürgecilikten yaklaşan savaş tehdidi ve kadınların oy hakkına kadar işçi sınıfı hareketinin gündeminde olan bir dizi mesele ele alınacak, 1914’te savaşın başlamasıyla ortaya çıkacak o büyük bölünmenin ilk işaretleri kendisini bu uluslararası toplantıda açık edecekti.

Kongre esnasında ABD’den Sosyalist Partili bazı delegeler, “bilinçsiz grev kırıcıları” olarak andıkları Çinli ve Japon işçilerin ülkelerine göçüne ilişkin sınırlamaların konmasını savunur. Morris Hillquit, “sarı ırktan” işçilerin çok “geri” olduğunu ve bu yüzden örgütlenemez konumda olduklarını iddia ediyordu. Patronların bir manipülasyon aracı konumundaki “sarı renkli” işçiler Amerikan işçi sınıfının kazanımlarını tehdit etmekteydi.  Aynı şekilde Avustralya İşçi Partisi’nin delegesi de özellikle Asya’dan gelen göçmen işçilerin yerli işçi sınıfının ücretlerini düşürmek için sermayedarlar tarafından kullanıldığını, bu nedenle de göçün sınırlanması gerektiğini belirtir: “Elbette hepimiz halkların kardeşliğini istiyoruz; ancak bunu gerçekleştirene kadar da kendi ülkemizin işçilerinin çıkarlarıyla ilgilenmeliyiz”. Tıpkı Amerika ve Avustralya gibi bir “yerleşimci kolonyalizm” örneği olan Güney Afrika’dan gelen delege de “sendikaları yok eden ucuz işgücü ithaline” sınırlamalar getirilmesi gerektiğini savunur.

image

Fransız delegeler, Amerikalı ve Avustralyalıların başını çektiği göçü sınırlama önerilerinin baş muarızıydı. Morel, göçü sınırlama önerisine karşı çıkıyor ve Asyalı işçilerin örgütlenmesi ve mücadele içerisinde eğitilmesi için özel çaba sarfedilmesi gerektiğini vurguluyordu: “Göçmenler işçilerin o büyük ailesinin en talihsiz kısmıdır. Onlara karşı daha fazla önlemin alınmasını savunmak sosyalizmle bağdaşmaz. Aksine onlara yardımcı olmalıyız”. Yine Fransa’dan Rappaport, Avustralyalı ve Amerikalı delegelerin önerilerini milliyetçilikle itham ediyor hiçbir işçinin kaderinin onu grev kırıcılığına mahkûm etmediğini söylüyordu. Macar delege Dier ise o gün “geri” görülebilen işçilerin mücadele içerisinde hızla bilinçlendiklerini vurguluyor, daha birkaç sene evvel Amerika’ya göç eden Macar işçilerin kısa zamanda nasıl sosyalizm davasına kazanıldıklarını aktarıyordu. Macar delege örgütlenme ve eğitimin önemini vurguluyor ve göçmen işçilerin çalışma ve yaşam standartlarının düşürülmesi için kullanılmasına karşı asgari ücretin tesis edilmesi gerektiğini belirtiyordu.

Böylece kongre, işçi göçünün sınırlandırılması gerektiğini savunan Amerikan ve Avustralyalıların önergeleriyle açık sınırları savunan Fransız önergesi arasında bölünür. Kongrenin bu konuya ayrılmış ikinci oturumunda tartışmalar iyice alevlenir. Viyana’dan Ellenbogen dışlayıcı yasa ve önlemlerin sosyalistler açısından kabul edilemez olduğunu vurgular. Kongreye Bern’den katılan delegeyse sosyalistlerin göçmenlerin yaşam koşullarının iyileştirilmesi için aktif çaba göstermesi gerektiğini ifade eder ve hem yerli hem göçmen işçiler için ortak bir sağlık sigortası sistemini savunur.

Japon delege Kato Tokijiro ise Amerikalı delegeleri ülkelerindeki ırkçı görüşlerden fazlasıyla etkilenmiş olmakla itham eder.  Japon sosyalist, “aşağı” ya da “geri ırk” şeklindeki sınıflandırmaya karşı büyük alkış alan konuşmasını şöyle bitirir: “Sosyalizmin kurucusu Karl Marx, şu ya da bu ulusa değil bütün uluslara hitap etti. Enternasyonalizm bayrağımıza kazınmıştır ve yoksul, sömürülen Japonların dışlanması sosyalizmin suratına atılmış bir tokat olacaktır.”

ABD’den ama bu kez Sosyalist İşçi Partisi adına konuşan Dr. Julius Hammer de Hillquit ve diğerlerinin göçün sınırlandırılması önerisini sosyalizme aykırı bulanlar arasındadır. Polonya’dan Marlecki de aynı istikamette konuşur ve Fransız önergesini destekler. Ona göre Amerikalı sosyalistler göçün yasaklanmasındansa asgari ücret ve göçmen işçilerin koşullarını düzeltecek önlemler için mücadele etmelidir. Aksi, bir burjuva ideolojisi olan “ırksal mücadelenin” arkasına takılmak olacaktır.

image

İngiliz delege,   gönüllü göçün sınırlandırılmasına karşı olduğunu, çünkü bunun işçilerin serbest dolaşım hakkına bir saldırı anlamına geleceğini belirtir. Böyle bir tutum, “proletaryayı bölmeye dönük burjuva metodlarını uygulamak” anlamına gelecektir. İtalyan delege Balere ise göç üzerindeki denetim ve sınırlamalara karşı çıkarak “göçmenlerle değil göçten kaynaklı suistimallerle mücadele etmeli” diyecektir.

Alman delege Käplow ise Amerikalı ve Avustralyalı delegelerle benzer bir biçimde göçün sınırlama ve denetimlere tabi olması gerektiği görüşünü dillendirir. Ona göre, “işçi hareketinin gelişkin olduğu ülkelerde on yıllara yayılan politik ve sendikal mücadelenin sonucu olan kazanımların kitlesel göçle birlikte tek bir darbeyle ortadan kaldırılması” kabul edilemez.

Uzun tartışmalar sonucunda Enternasyonal Kongresi, göç ve işçilerin serbest dolaşım hakkına dair her türlü sınırlamayı “doğası gereği gerici” sayan bir kararı kabul eder. Belli bazı ulusal ya da o “ırksal” grupların bir ülkede kalmasını yasaklayan ya da bu grupları yerlilerin sosyal, politik ve ekonomik haklarından mahrum bırakan düzenlemelerin ortadan kaldırılmasını savunur. Göç alan ülkedeki işçi hareketinin göçmenlerin katılım ve üyelik koşullarına ilişkin her türlü sınırlamayı ortadan kaldırmasını talep eder ve göçmenlerin harekete çekilmesi için çalışmalar yapılmasını önerir.

Karl Liebknecht, 1907 yılının Eylül ayında Alman Sosyal Demokrat Partisi’nin Essen’deki Kongresi’nde Enternasyonal Kongresi’nde kabul edilen bu kararı sitayişle anacaktı: “Kongre kararı böylece ülkede kalma hakkı açısından yerlilerle yabancılar arasında mutlak eşitliği talep ediyor. Sınır dışı etmenin Demokles kılıcına elveda! Bu adım, yabancıların ücretleri düşürmekte ve grev kırıcılığında kullanılmasının engellenmesinde temel ön koşuldur.”

Lenin de kongre üzerine yazdığı değerlendirmede benzer bir yaklaşımı savunur ve özellikle Kongre sırasında açığa çıkan “sağ” eğilimlere dikkat çeker: “Göç hakkındaki önerge üzerine birkaç söz. Burada da, komisyonda geri ülkelerden (kuliler – Çin vb. ülkelerden) işçilerin göçünü yasaklayarak dar, zanaat çıkarlarını savunma girişimi söz konusu oldu. Bu, belli bazı ‘medeni’ ülkelerin işçileri arasında rastladığımız, imtiyazlı pozisyonu dolayısıyla bazı avantajlar elde eden ve bu nedenle de uluslararası sınıf dayanışması ihtiyacını unutmaya eğilimli olan o aristokratizm ruhunun aynısıdır.” Lenin bu “küçük burjuva dar kafalılığının” kabul görmeyip kabul edilen karar metninin “devrimci sosyal demokrasinin” ilkelerine “bütünüyle” uygun oluşundan memnundu.

Lenin 1915 yılında bir başka vesileyle aynı konuya dönecektir: “Jingoist sosyalizme karşı gerçek enternasyonalizm mücadelemizde kendi basınımızda daima Amerikan Sosyalist Partisi’nin Çinli ve Japon işçilerin göçünü (özellikle 1907 Stuttgart Kongresi’nden sonra ve bu kongrenin kararlarına karşı) sınırlandırmak isteyen oportünist liderlerinin örneğini aktarırız. Bize göre hem enternasyonalist olup hem de böylesi sınırlandırmaları savunmak mümkün değildir. Ayrıca Amerika’daki sosyalistlerden, özellikle de bu ülkede hâkim, baskı uygulayan ulustan olan İngiliz sosyalistlerden göçe getirilen sınırlamalara karşı olmayanların, sömürgeler (Hawaii) sahibi olunmasına karşı olmayan ve bunların mutlak özgürlüğü yanlısı olmayan sosyalistlerin gerçekte jingoist olduğunu vurgularız.” Lenin için göçe konulan sınırlama ve engelleri savunmak, enternasyonalist sosyalizm saflarından milliyetçi-şoven saflara iltihak etmenin bir yoluydu.

image

Kıssadan hisse: Açık sınırlar, “yerli” işçi sınıfı içerisinde göçmen karşıtlığı ve ırkçılığın kök salmasına karşı aktif mücadele vermek, göçmen ve yerli işçilerin ortak mücadelesi, sosyalist hareket içerisinde yüz yıl önce de bir ayrışmanın konusuydu. Bugün de göçün sınırlandırılmasını, göçmenlerin geri gönderilmesini savunabilen “sosyalistler” hâlâ var. O zaman “sarı ırktan işçilerin” güya geri oluşunu öne sürenlerin yerini bugün, mesela Suriyeli göçmenlerin “kültürel gerilik dolayısıyla asimilasyonunu” savunabilen “sosyalistler” almış durumda. Argüman farklı, ırksal ya da kültürel üstünlük iddiasındaki “efendi ulusa” ait kibir aynı.

Peki nereden başlamalı? Belki daha da başa dönmeli. Marx 1867 yılında şöyle yazıyordu: “işverenler işçilerinin karşısında durmak için ya ülke dışından işçi getirir ya da üretimi ucuz işgücünün bulunduğu başka ülkelere transfer eder. Bu durum karşısında eğer işçi sınıfı belli bir başarı şansıyla mücadeleye devam etmek istiyorsa ulusal örgütlenmenin enternasyonal hale gelmesi gerekmektedir.” Yani her sınıftan vatandaşlar toplamı anlamında “ulusal kamuoyuna” hitap etmek yetmez. Sosyalistlerin, Stuttgart Kongresi’nde göçün sınırlanmasını önerisini reddeden Amerikalı delege Dr. Hammer’in deyimiyle, “sömürülenlerin büyük ulusuna” hitap etmesi gerekir. Bunun için de her şeyden evvel Türkçe kadar Kürtçe, Arapça, Farsça, Peştuca, Darice, Özbekçe “konuşmaya” başlamak lazımdır.

Bulunduğu kategori : Örgütsel Deneyimler

Yazar hakkında

İlgili Yazılar