Erdoğan’ın Kefeni: Üst Akıl AKP’ye Karşı -

 

“Mursi’nin idama çarptırılması, özelde Erdoğan’a verilen bir mesajdır; (…) ‘dikkat, sizin de sonunuz böyle olur!’ mesajıdır” diye yazıyor Yeni Şafak’ta Yusuf Kaplan.

Erdoğan da gerçekten üstüne alınmış olacak ki Mursi’nin idama mahkûm edilişiyle ilgili konuşurken “Ben de eğer böyle bir akıbete uğrarsam Rabbim inşallah bizlere de o makamı (şehitlik) lütfedecektir diye inanıyorum” deyiveriyor. “Biz bu yola kefenimizi giyerek çıktık” diye de üsteliyor.

Bu şehitlik-kefen muhabbeti de nereden çıktı diye soracak olanlarıysa Davutoğlu aydınlatıyor: “Gezi olayları oldu. Aynen Mursi’nin iktidardan edilişine denk gelen günlere geliyor. Hesap şuydu, Arap Baharı Türkiye’deki demokrasi rüzgârını bütün bölgeye yayıyordu. Milletle barışık sistemden yeni bir Ortadoğu’dan korktular. Önce bizi durdurmaya çalıştılar, durduramadılar. Sonra Mısır’da darbe yaptılar. 17-25 Ocak komplolarına karşı da gereken dersi verdi.”

Erdoğan da aynı telden çalıyor elbet: “Ey Avrupa, ey Batı, hani Avrupa Birliği’nde idam yasaktı. Peki niye sesiniz çıkmıyor? Niye siz darbeci Sisi’nin yanında yer aldınız? Tüm dünyaya sesleniyorum, uluslararası kurumlara sesleniyorum, niye yaptırım uygulamadınız? Türkiye’de Gezi olayları olduğu zaman bütün medyanızla, her şeyinizle bize saldırdınız. Gezi olaylarında ne olmuştu? Dert başkaydı, Türkiye’yi zaafa uğratmak. Ama başaramadılar, bittiler, tükendiler. Zannettiler ki ekonomik olarak çökerteceğiz. Onu da başaramadılar”

Toparlaması için sözü yeniden Yusuf Kaplan’a verelim:  “Asıl hedef Türkiye’ydi. Türkiye’nin güçlenmesi Batılıların bütün planlarını, oyunlarını altüst edecek beklenmeyen bir gelişmeydi. Türkiye, kontrol altında tutuluyordu çünkü!
Ama Türkiye, ekonomisini ve stratejik hedeflerini büyütünce, henüz içi doldurulamamış olsa da bir medeniyet hamlesinden söz edince, Batılılar, çılgına döndüler ve düğmeye bastılar: Gezi ‘operasyonu’ ve 17 Aralık darbe girişimi devreye girdirildi.”

Sıkıldınız biliyorum ama gelin aynı gazeteden İbrahim Karagül’ün yazdıklarına da bakalım: “Amaç; Türkiye’nin yükselen gücünü kırmaktı. Elini uzattığı her bölgeye girip ellerini kesmek, kurduğu gönül köprülerini yakmak, adımını attığı yerlerde ayak izlerini silmek, özgüven aşıladığı toplumları bir kez daha sindirmek ve Türkiye’nin oralara taşıdığı güçlü söylemi etkisizleştirmekti. Büyük proje, Türkiye’nin jeopolitik açılımını sabote edip coğrafyayı yeniden Birinci Dünya Savaşı sonrası gibi savurmaktı.”

Sabrınıza sığınıp Karagül’den şu satırları da aktarayım: “Nihai savaş, büyük mücadele Türkiye üzerinde yapılacaktır. Coğrafyanın şeklini Türkiye’nin kaderi belirleyecektir. Türkiye kaybederse coğrafya kaybedecek, ayağa kalkarsa bütün bölge ayağa kalkacaktır. (…)Son iki darbe denemesinin sebebi de budur. Dolayısıyla bu denemeler o büyük savaşın birer cephesidir.”

Yeter. Durumun vahametini sergilemek için kendimi uzatmaya mecbur hissettim, hoş görülsün. Yukarıdaki pasajları şöyle özetlemek mümkün: Türkiye’nin yükselişinin önünü kesmek amacındaki (Erdoğan’ın tabiriyle) “üst akıl” (elbette ABD, muhtemelen İsrail, genel olarak “Batı” ya da bildik “Haçlı zihniyeti)  tarafından tezgâhlanıp yerli işbirlikçiler (Geziciler, paralelciler, Aydın Doğan, TÜSİAD ve türlü melanet) tarafından yürürlüğe sokulan bir uluslararası konspirasyon dizisiyle, bir “örtülü dünya savaşı” ile karşı karşıyayız.

Hiç değilse Gezi direnişinden beri bu akla zarar komplocu söylem giderek yaygınlaşıyor, ana akımlaşıyor. “Kafayı yediler” deyip geçmek mümkün elbette. Ancak “Kurtlar Vadisi” dizisinin pespaye senaryosundan çıkmış izlenimi veren bu komplocu söylemin yerleşik hale gelmesini, AKP’nin seçim kampanyasının ana temalarından biri olmasını, Erdoğan’ın otoriter popülizminde bir vites değiştirme girişimi olarak yorumlamak pekâlâ mümkün.

Söz konusu otoriter popülizmin geçmiş versiyonunun milliyetçi-muhafazakâr düşünce dünyasına has “Batılılaşmış elitler” ile “derin millet” arasındaki kültürel yarığı seferber etmek üzerine bina olduğu malum. AKP’nin siyasal saflaşmayı “alnı secde görmüş” millet ve onun öz temsilcisi “AK Parti” ile “milli olmayan”, “vesayetçi”, milletin “öz” değerleriyle ters düşmüş “Batıcı” elitler arasındaki bir mücadele olarak tanımlaması, bu siyasal harekete aynı zamanda hem muktedir olma hem de mağdur görünme avantajını, hem de uzun süre, sağladı.

Böylece AKP geniş kesimleri marjinalleştirip güçsüzleştirirken aslında onları “sivil-asker elite” karşı daha büyük bir mücadele adına seferber edebildi. Geniş kesimleri tepeden modernleşmeci “İttihatçı-Kemalist” seçkinlerle mütedeyyin millet (devletle sivil toplum?) arasındaki bu ebedi mücadele içerisinde kendi etrafında birleştirirken sınıfsal çelişkileri kültürelleştirip depolitize edebildi. Eski “elitlerin” yerini “biz” de alabiliriz şeklinde “maddiyatçı” tınısı yüksek bir vaat ya da imanın da bu popülizmin önemli bir bileşeni olduğu da atlanmamalı elbette.

Ancak AKP’nin vesayet karşıtı popülizmini etkili bir seferberlik aracı olarak kullanabildiği dönemin bir dizi nedenle sonuna geliyoruz. Kapitalist krizin sermaye içi fraksiyonlaşmayı kızıştırması, emperyalist sistemde yaşanan hegemonya bunalımının küresel siyasal mimariyi kırılganlaştırması, AKP’yi iktidar kılan ulusal ve uluslararası ittifaklarda çatırdamalara yol açıyor. Üstelik aynı anda hem muktedir hem muhalif olunduğu imgesi, AKP (hadi liberallerin kullandığı tabire başvuralım) “devletleştikçe” inandırıcılığını ve etkisini yitiriyor. Havuç küçüldükçe sopa büyüyor.

Bu kısa yazıda iç içe geçen bu başlıkları uzun uzadıya ele almak elbette mümkün değil. Önemli olan, değişen güç ilişkilerinin AKP’nin otoriter popülist stratejisinde bir vites değişimini kışkırtması. “Elitlere karşı millet” söyleminde bir “küreselleşme” dinamiği (“üst akla karşı İslam ve mazlum milletlerin mürebbisi olarak Türkiye”) gündeme geliyor. AKP yeni güç ilişkileri bağlamında toplumsal tabanını pekiştirecek yeni bir seferberlik söylemine ihtiyaç duyuyor ve bu nedenle de vesayet karşıtı popülizminde “çıta yükseltmek” zorunda kalıyor.

Bu hamlenin tutup tutmayacağıysa gerçekten belirsiz. AKP’nin eski “vesayet karşıtı” popülizm versiyonu ahalinin kolektif belleğine ve gündelik deneyimlerine (elbette kısmi ve çelişkili biçimlerde de olsa) denk düşebilen, belli reel bir “damarı” kışkırtabilen bir ideolojik inşaydı. Üstelik arkasında “sivil toplumcu” bürokrasi karşıtlığı gibi neoliberal devirde “sağduyuya” nüfuz etmiş temalar vardı.

Son bir iki yıldır gündeme gelen “global vesayet karşıtlığının” ise soyutluğu, uzaklığı ve karmaşıklığıyla (komplo teorilerinin pek revaçta olduğu bizim gibi bir ülkede bile) “alıcısı” az olacaktır. Büyük ölçüde demagojik bir “Batı karşıtlığının” milliyetçi muhafazakâr ve İslamcı düşüncede elbet kökleri var. Ancak bu köklerin hiçbir zaman büyümediğini, bu siyasal geleneklerin uluslararası siyasal sistemin gerekleriyle uzlaşan bir pragmatizmi her zaman gözettiğini unutmayalım. Dolayısıyla AKP’nin yeni “küresel savaş” söyleminin tutarlı görünmesi ve inandırıcı olması zor. “Yakındaki düşmana” karşı sağladığı tutunumu “uzaktaki” muhayyel düşmana karşı da sergileyebilmesi güç. Göreceğiz…

Bulunduğu kategori : Dâhiliye

Yazar hakkında

İlgili Yazılar