Erdoğan Yenikapı’da ne dedi? -

İstanbul’un Osmanlı ordularınca alınışının beş yüz bilmem kaçıncı yıldönümünü seçim/başkanlık kampanyası için devasa bir temaşaya dönüştüren Erdoğan’ın Yenikapı alanında söylediklerine hızla bir bakalım.

Erdoğan’ın nutkunda ilk göze çarpan (“batan” demek belki daha doğru) şey,  mütedeyyin-muhafazakâr tabanın beka kaygılarını iştahla kışkırtıyor oluşu. Tabanını sıkılaştırmak-pekiştirmek (moda ve havalı tabirle “konsolide etmek”) için bu kesimin korkularını şevkle kaşıyor. Alarmizm dozu yüksek bir seferberlik söylemine başvuruyor. Türk milliyetçiliğinin kırılgan özgüveni ve tekinsizliğine dair o tanıdık “bayrağın inmesi, ezanın susması”, “din-iman-vatan gitti gidiyor” temalarını tepe tepe kullanıyor:

“Fatih’in ve sancağımız yere düşmesine asla müsaade etmeyeceğiz. Bu yolda yürümeye devam edeceğiz. Zulüm 1453’te başladı diyen hainlere göz yummayacağız. İstanbul’u kutsal emanetler başında kesintisiz Kuran okunan bir şehir olmaktan çıkarmaya çalışanlara imkân tanımayacağız.”

Duyan, mütareke devrinde, İtilaf Donanması Boğaz sularında gezerken Sultanahmet Meydanı’ndaki mitingde Halide Edip’in hemen ardından söylenmiş sözler sanabilir bunları.

Erdoğan’ın kullandığı söylemsel avadanlığın arka planını izah için müsaadenizle burada kısa bir parantez açalım: Türk milliyetçiliği, malum, Osmanlı İmparatorluğu’nun son devrinde, “medeni dünyaca” sürekli olarak aşağılanıyor olma hissinin, art arda gelen yenilgilerin, artık bir “büyük güç” olma statüsünü yitirmiş olmanın, “şanlı” geçmişle o günkü düşkünlük arasındaki farkın giderek açılmasının, “millet-i hâkime” konumunun yitiriliyor oluşunun yarattığı bir özgüven bunalımı atmosferine reaksiyon olarak doğar. Dolayısıyla Türk milliyetçiliğinde daha baştan, bu hor görülme ve aşağılanma duygusunun, Türk milletinin tarih sahnesinden silineceğine dair ciddi bir beka kaygısının tetiklediği bir saldırgan reaksiyon söz konusu olacaktır. Türk milliyetçiliği “hasta adam”ın her an öte dünyaya göçebileceği korkusuna ve çöküş hissine verilmiş kelimenin gerçek anlamında “şiddetli” bir yanıt olarak şekillenir. 1915 faciasını mümkün kılan işte bu siyasal atmosfer ve kolektif ruh durumudur.

İşte Erdoğan’ın hitap ettiği, güncelleyip canlandırmaya çalıştığı duygu durumu kabaca bu. Devam edelim.  Erdoğan konuşurken sanki Interstellar filmindeki “solucan deliklerine” girip çıkıyor. 500 yıl evvelki hadiselerle bugün birbirine karışıyor. 1453’ten bahsederken birden bire “Darbecilerle, cuntacılarla bunun için mücadele ettik” deyiveriyor. Onu dinlerken Fatih Sultan Mehmet ile Bizans surları önünde “paralele” karşı savaşır, II. Abdülhamid ile New York Times’ın  “iftiralarına” karşı mücadele ederken buluyorsunuz kendinizi. Abartmıyorum, buyurun:

“Amerika’da bir New York Times diye paçavra var. Bu gazete daha önce yaptığı gibi bizimle ilgili yazı yayınladı. Neymiş? Türkiye’nin üzerinde kara bulutlar varmış. Her türlü fitnenin başını çeken iki yayın organı üzerinden bizi eleştirmişler. Bu gazete Sultan Abdülhamit için mutlak monark diyordu. Bu gazete o gün Osmanlı devletine kustuğu kini Türkiye Cumhuriyeti’ne ve onu temsil eden şahsıma yönetiyor. Gazetenin sahipleri hep aynı aile. Ermeni lobisine yakınlığı ile bilenen bu gazete son zamanlarda Pensilvanya ile işbirliği içinde.”

Neymiş? O malum ve meşum New York Times, Abdülhamid Han-ı Sani Hazretlerine dahi “mutlak monark” diyerek dil uzatma cüretini gösterebilmiş. Gerisini artık siz düşünün. Yüzyıldır aynı “proje” uygulanıyor işte. Neticede Erdoğan’a göre, Osmanlı ile günümüzün Türkiye’si aynı ebedi bir mücadelenin içerisinde, aynı ezeli davanın peşinde:

“Şunu unutmayın fetih nasıl bitmeyen bir süreç ise buna karşı mücadele de bitmeyen bir süreçtir. Zafer korkakların işi değildir. Türkiye güçlü olmak zorunda. Biz güçlü olacağız ki tüm dünyaya el uzatacağız.”

Yani fetih, Erdoğan’ın deyimiyle “bitmeyen bir süreç”, neredeyse bir “sürekli fetih” süreci bu (Davutoğlu duymasın, PKK’den sonra Erdoğan’ı da Troçkist ilan edebilir maazallah)

Ancak bir dakika… “Dünyaya el uzatmak” mı? Burada biraz kafalar karışıyor: Türkiye bizi dinden imandan çıkarmak isteyen şer odaklarına karşı ayakta kalabilmek için mi güçlü olmalı yoksa “dünyaya el uzatmak” için mi? Din-millet elden gitmek üzereyken birden bire bu emperyal şişinme, bu özgüven patlaması, bu “dünyaya el uzatma” (bari “aleme nizam verme” filan deseydi) nereden çıktı? Bu sorular insanın zihnini işgal ederken aynı hızla var kalma kaygılarına geri dönüveriyoruz:

“Bizi asla ilk kıblemizden vazgeçiremeyeceksiniz. Bizi asla kardeşlerimizin yanında yer almaktan geri bırakamayacaksınız. Son ezan susmadan, son bayrak inmeden, tüten son ocak sönmeden amacınıza ulaşmayacaksınız.”

Duyan, işgal kuvvetlerinin ilerleyişi karşısında direnişi geride, daha sağlam bir hatta kurmak üzere İstanbul’u tahliye etmek üzere olan bir hükümetin başı konuşuyor sanabilir. Daha demin dünyaya el uzatmışken bu “tüten en son ocak” tedirginliği nereden çıktı? Geriliyoruz. Neyse ki Erdoğan hemen içimizi rahatlatıyor:

“Vatanımızın üzerinde kimse operasyon düşünmesin, karşılarında milletimizi, ordumuzu, emniyet güçlerimizi bulurlar.”

Doğru ya ordu var, “emniyet güçlerimiz” var. Rahat bir nefes alıyoruz. Erdoğan bu rahatlamanın rehavete dönüşmesini engellemek istercesine hemen “çıtayı yükseltiyor” ve 2053 (tashih yok, 2023 değil, 2053) hedefini önümüze seriveriyor:

“İnşallah 2053’te tüm insanlığın faydasına kutlu bir medeniyetin açılışa şahitlik edecektir. 2053 hayallerimizi gerçekleştirecek olan sizlersiniz.”

Siz yufka-gazoz açılışı diye dalga geçerken Erdoğan (elbette “kutlu”) koskoca bir medeniyetin açılışına davet ediyor dinleyenlerini. Açılışsa açılış. Medeniyet açılış töreni nasıl olur bilinmez ama anlaşılan hazırlıklar şimdiden başlamış:

“Ecdadımız Fatih İstanbul’u fethetmeden Rumeli Hisarını inşa etmiştir. Biz de havalimanı ile metroları ile köprüleriyle 2053 ila hazırlık yapıyoruz.”

“İnşaat ya Resulullah” demeyelim de ne diyelim. Demek ki bütün bu inşa faaliyetinin, bu çılgın projelerin ardında bir medeniyetin açılışına yetişme telaşı varmış. Ecdadımız için Rumeli Hisarı nasıl bir sıçrama tahtası olmuşsa metrolarımız, köprülerimiz ve havalimanlarımız da “dünyaya el atma” yolundaki kalkış noktalarımızmış. Hizmet ve fetih el ele, kol kola. Bilemedik…

Böylece Erdoğan, helikopterle gökten indiği alandaki konuşması boyunca özgüven patlamaları ile varoluş kaygıları arasında bir dağ keçisi zarafetiyle gidip geliyor. Kendimizi kâh “akınlarda çocuklar gibi şen”, kâh “bu şafaklarda yüzen al sancak” sönecek diye ürkerken buluyoruz.

Yeni bir durumla karşı karşıya da değiliz aslında: Türk milliyetçiliği muhayyel “şanlı” mazisinin (emperyal nostaljinin) tetiklediği böbürlenmeyle acz ve beka kaygısının arasında mütereddit bir denge bazen de dengesizlik üzerinde yürüdü daima. Milliyetçi şiddeti mümkün kılan da özgüven patlamalarıyla yok oluş kaygısı, “büyüklük” ile “biçarelik” arasında gidip gelen bu kırılgan “milli ego” oldu.

Yeni olan, devletin başındaki zatın bu kırılgan egonun duygusal salınımlarını sistematik bir biçimde kışkırtması, onunla bilinçli olarak oynaması, onun tutarsızlıklarını siyasal stratejisinin merkezine yerleştirmesi. Yeni ve en önemlisi de cidden tehlikeli olan bu…

Bulunduğu kategori : Dâhiliye

Yazar hakkında

İlgili Yazılar