Erdoğan Çin’de kapitalizme karşı bir model mi arıyor? -

Geçtiğimiz haftalarda Çin’in Doğu Türkistan’daki Uygur nüfusuna yönelik politikaları nedeniyle/bahanesiyle sokaklara taşan faşist-ülkücü şiddet, solcu-demokrat kesimler kadar Cumhurbaşkanı ve çevresinin de tepkisini çekti. Cumhurbaşkanı, Çin’e yapacağı ziyaret öncesi gerçekleştirilen bu eylemlerin “zamanlamasını manidar” bulurken, danışmanları ve bazı yandaş gazeteciler bu olayları bir süredir inşa etmekte oldukları bir dünya siyaseti anlatısına yerleştirdiler ve Çin-Türkiye yakınlaşmasını bozmak isteyenlerin bir tertibi olarak yorumladılar.

Cemil Ertem ve Yiğit Bulut gibi “muteber” iktisatçı ve jeopolitika uzmanlarına göre, merkezinde Çin ve Rusya’nın bulunduğu bir yeni ekonomik-siyasi güç odağı,ABD ve AB’nin temsil ettiği “küresel kapitalizm” karşısında ve ona muhalif olarak gelişiyor. Türkiye bir süredir “neoliberal teslimiyetçilikten” ve“ekonomik, finansal vesayetten” kurtularak Avrasya, Afrika ve Ortadoğu’da ekonomik ve siyasi ilişkilerini geliştirmek üzere “emperyal ama emperyalist olmayan” bu “yeni proje”de yerini almaya çalışıyor. Kurulmakta olan bu “yeni dünya düzeni”, neoliberalizm ve piyasacılık karşısında “devlet ve milleti birleştiren” ve daha adil bir model sunuyor.Zaten Gezi’den beri devam eden bütün “kavga”nın nedeni de malum birtakım iç ve dış güçlerin Türkiye’nin bu “yeni model ve yeni paradigma”da yer almasını istememeleri. Ekonomik büyümeye bağlı olduğu söylenen bu modelin geleceği ile Türkiye’nin güçlenmesi arasında “diyalektik” bir bağ olduğu için Türkiye’nin özellikle “hedef ülke” haline getirildiği tespiti yapılıyor. Gerçi bu projenin kimleri kapsadığı çok belli değil; ama “Doğu merkezli bir model” olduğu söyleniyor,G20 ve BRICS’i de içerdiği anlaşılıyor.

Geçen birkaç hafta içinde gerçekleşen iki olay, Çin borsalarında yaşanan büyük çöküş ve Putin’in ev sahipliğinde gerçekleşen BRICS zirvesi, Erdoğan çevresinde geliştirilmeye çalışılan bu “tez”in temelsizliğini göstermesi açısından incelenmeyi hak ediyor. BRICS zirvesinde kuruluşları için adım atılan, DB ve IMF’ye alternatif olarak sunulan yeni kurumları bir başka yazıda tartışacağız. Bu yazı ise, gelişmeler çok sıcak olduğu için Çin’e odaklanacak. Çin’in menkul kıymetler piyasasındaki erime, küresel finans piyasalarıyla derinden bütünleşmiş kapitalist bir ekonominin bütün zayıflıklarını gözler önüne seriyor. Ayrıca Çin’in temsil ettiği söylenen “büyüme odaklı” (siz isterseniz buna kalkınmacı deyin) modelin kırılganlığını ve taşıdığı eşitsizlikleri de sergiliyor.

Çin borsasındaki kriz

Çin’in borsalarından şimdiye kadar yaklaşık 4 trilyon doların silinmesine neden olan ve devam eden büyük kırılma, aslında basitçe Çin kapitalizminin “küresel kapitalist modelin” bir parçası olduğunu gösteriyor. Bütün önde gelen kapitalist ülkeler gibi Çin de bir süredir sermaye birikim sürecinin üzerine karabasan gibi çöken aşırı birikim-yetersiz tüketim sorunuyla karşı karşıyaydı. Yine pek çok diğer kapitalist ülke gibi Çin de bu soruna çare olarak mali genişleme yoluna gitti. Sadece gölge bankacılık sisteminin yarattığı kredi hacminin 20 trilyon doları geçtiği konuşuluyordu. Krediler üzerinden başlayan “finansal kabarış”, bunlar üzerinden gelişen spekülasyon ve türlü karmaşık finansal enstrümanlar sayesinde hızla büyüdü. Böylelikle sağlanan refah etkisiyle talep bir süre daha canlı tutulabildi. Ama bu olurken sadece hisse senetlerinde değil, konut piyasasında, yerel yönetimler altyapı yatırımlarında ve özel şirketlerin borçlarında balonlar şiştikçe şişti.

Nihayet bugün yaşanmakta olan, bir yılda yüzde 150 oranında yükselen Şangay borsasında ufak bir panikle başlayan dalganın üç hafta içinde büyüyerek hisse senetlerinin değerinin üçte birinden fazlasını alıp götürmesidir. 12 Haziran’da zirve yapan endeks o günden beri sürekli düşüyor.Üstelik panik başladığında, hükümet emriyle 1500’den fazla şirket borsadaki hisse senetlerinin satışını durdurmuştu. Bu durum borsanın tahminen yüzde 60’ının kapatıldığı, toplam menkul kıymetler büyüklüğünün yüzde 30’unu alıp götüren erimenin sadece borsanın kalan kısmındaki işlemlerin sonucu olduğu anlamına geliyor. Piyasadaki kağıtların tamamı işleme açıldığında neyle karşılaşılabileceğini kimse konuşmak bile istemiyor.

Çin hükümeti soruna neden olan uygulamayı çözümmüş gibi devam ettirdiği için şimdiye kadar alınan önlemler de bu çöküşü durduramıyor. Hükümet piyasaya daha fazla para pompalayarak hisse senetlerinden kaçışı önlemeye çalışıyor. Faiz oranları sürekli düşürülüyor, rezerv zorunluluğu gevşetiliyor ve piyasaya daha fazla kredi akıtmak için her yol deneniyor. Yani aslında Çin uzun bir süredir ABD’nin yaptığı parasal genişlemeden farklı bir şey yapmıyor.

Ancak Çin’in ısrarla sürdürdüğü bu politikanın bir faydası olacak gibi gözükmüyor. Bazı tahminlere göre borsadaki yatırımcıların yüzde 85’i bireysel yatırımcılar. Yıllar yılı düşük ücretle çalışmaya mahkûm edilmiş, sosyal güvencesi olmayan, emeklilik ödemeleri yerlerde sürünen Çinli işçiler dişlerinden tırnaklarından artırdıklarını fiyatlarının sürekli yükseleceği taahhüt edilen hisse senetlerine yatırdılar. Konut balonu çok şişince ve fiyat artış hızı düşünce borsaya yönelim de hızlandı. Üstelik son yıllarda hükümet de çeşitli reklamlarla ve teşviklerle küçük tasarruflarını değerlendirmek isteyenleri borsaya çekti. ‘Margin buying’ denilen, alınan hisse senetlerini teminat gösterip borçlanarak daha fazla hisse senedi alma yöntemi hiçbir yerde görülmemiş biçimde yaygınlaştı.

Şimdi korku yayılınca, zararın neresinden dönersek kardır diye düşünen bu küçük yatırımcıları borsada tutmak pek mümkün olmuyor. Üstelik, kağıtlar değer kaybettiği için müşterilerden daha fazla para getirmelerini isteyen aracı kurumların bu isteğini karşılamak zorunda (buna da ‘margin call’ deniyor) olanlar, zaten paraları olmadığı için yine ellerindeki menkul değerleri satmak zorunda kalıyorlar.

Sırada diğer balonlar olabilir

Dolayısıyla borsada başlayan bu çöküşün sonu şu an gözükmüyor. Üstelik Çin hükümeti son yıllarda finans piyasalarını hem kendi aralarında hem de küresel piyasalarla entegre etmek konusunda çok hırslı davrandığı için krizin yayılması çok muhtemel. Öncelikle Çin’de diğer finansal varlıkların fiyatları hızlı bir şekilde düşebilir. Konut sektörü, yerel yönetimlerin, kamu ve özel şirketlerin borçları patlamaya hazır bomba gibi bekliyor.

Daha kötüsü bu krizin reel sektöre sıçrama ihtimali. Çin ekonomisi zaten eski çift haneli büyüme rakamlarını geride bırakmış, yüzde 7 hedefini tutturmaya çalışıyor. Üstelik bu büyüme rakamı dahi Çin’i başta Doğu Asya ve BRICS ülkeleri olmak üzere dünya ekonomisinin temel umudu kılıyordu. Rusya ve Brezilya saplandıkları derin resesyonla zaten BRICS ekonomilerinin büyümesini geçtiğimiz Nisan ayında yüzde 2’ye kadar geri çekmişti. Çin’in temel emtia ithalatının daha da düşmesi, gerek bu ülkeleri gerekse de Çin’e bu ürünleri sağlayan tüm Asya ülkelerini zor duruma sokabilir. Daha şimdiden Avustralya ve Singapur’un ihracatındaki büyük düşüşler bunun işaretini veriyor. Üstelik bu durum doların yükselme eğilimini besleyeceğinden tüm dünya ekonomisini de etkileyebilir. Zaten şimdiden bazı yorumcular Çin’deki yavaşlamanın dünya ekonomisindeki büyümeyi yüzde 2’nin altına çekebileceğini ve bunun da küresel resesyon anlamına geldiğini söylüyorlar.

Siyasi etkileri

Çin ekonomisindeki bozulmanın siyasi sonuçları da öncelikle Çin’de olacaktır. Çin Komünist Partisi’nin zaten kaynayan bir kazan olduğu biliniyor. Finans piyasalarını büyütmek, balonları şişirmek Başkan Xi’nin ekonomiyi dengede tutmak üzere umut bağladığı temel stratejiydi. Bu stratejinin limitlerine gelinmiş olması,Xi’yi partideki rakipleri karşısında zor duruma düşürecek. Çin’in burjuvalaşmış bürokrasisi ve “kızıl prensler” denilen parti elitinin en kaymak tabakası da yoğun bir şekilde borsada, sömürünün en yoğun olduğu serbest bölgelerdeki şirketlerde, yakın zamana kadar fiyatları roket gibi fırlayan konut sektöründe yatırımcı oldukları için krizden onlar da etkilenecekler; parti içindeki huzursuzluk ve post kavgası büyüyecek.

Tabii tepkinin büyüğü, büyük fedakârlıklarla yaptığı tasarrufları eriyip giden, parti elitleri gibi devlet müdahalesi ile de kurtarılmayacak olan emekçi sınıflarından gelecek. Sadece İnci Nehri deltası üzerinde yer alan sanayi şehirlerinde her yıl 10,000’den fazla işçi-işveren uyuşmazlığı oluyor. Ekonomideki sarsıntı hiç şüphe yok ki işçi eylemlerini daha da artıracak. Üstelik Xi hükümeti hızlı finansallaşma ve borsadaki yükselişi ÇKP’nin ve liderliğin gücüne bağladığı için finansal çöküş ÇKP’nin ve rejimin de sorgulanması imkânını getirecek.

Dolayısıyla Çin borsasında başını gösteren kriz tam manasıyla kapitalist bir krize kapitalistçe cevap veren bir devletin krizi ile karşıya olduğumuzu gösteriyor. “Küresel kapitalizm ve neoliberal düzenle” bir derdi olmayan bu ülkenin, “devleti milletle buluşturan” milliyetçi söylemi de Çin elitleri açısından Maoculuk sonrası ideolojik boşluğu doldurma çabasından başka bir anlam taşımıyor.

Bulunduğu kategori : Hariciye

Yazar hakkında

İlgili Yazılar