Emperyalizm: Teori ve Güncel Tartışmalar - and

 

Bundan on, belki on beş sene evveline kadar emperyalizm kuramları, hatta “emperyalizm” tabirinin kendisi gerek akademik üretimde gerekse gündelik politik jargonda büyük ölçüde “eski moda” haline gelmişti. Son on yılda bu dalganın tersine döndüğünü gerek emperyalizm kuramlarına ilginin gerekse emperyalizm terminolojisinin gündelik kullanımlarının ciddi bir artışına şahit olduk. Bu değişimi nasıl yorumlamak gerekiyor? 

Ahmet Bekmen: Bu, 1990’larda başlayan liberal küreselleşmeciliğinin sınırlarına varılmasıyla ilgili. Bu döneme karakterini veren iki temel husus var. İlki, Sovyet Blokunun yıkılması ile birlikte jeopolitik gerilimlerin azalacağı, ABD öncülüğünde tek kutuplu bir dünya sisteminin oluşacağı beklentisi. Bu beklenti kısa bir süreliğine de olsa gerçekleşiyor da aslında. Dönemin karakterine baktığımızda, Saddam’ın Kuveyt’i işgali, Bosna, Somali ve Ruanda’daki katliamlar, Haiti’deki müdahale ve Kosova’nın bağımsızlığı sürecinde yaşananlara baktığımızda, bunların hepsinin uluslararası barış ve güvenliğin tesisine, hatta Haiti örneğinde demokrasinin tesisine yönelik olarak Birleşmiş Milletler çatısı altında alınan kararlara dayandığını görüyoruz. Bu, ABD hegemonyasının Birleşmiş Milletler üzerinden ve “insani müdahale” kavramı çerçevesinde tesis edilmeye çalışıldığı bir dönem. Yaşanan işgal, katliam, soykırım ve darbeler, yani en genel anlamıyla insani trajediler karşısında uluslararası toplumun güvenliği, barışı ve demokrasiyi tesis etmesine yönelik olarak ortaya konan “insani müdahalelerin” emperyalizm kavramı ile ele alınmaması, bu dönem içerisindeki ABD hegemonyasının “doğallığını” göstermesi açısından oldukça ilginç.

Döneme karakterini veren ikinci husus, 1980’lerin yıkıcı karakterdeki neoliberal saldırısının yerini, küresel düzeyde işleyecek olan, bu sefer kurucu nitelikteki bir neoliberal yeniden yapılanmanın, düzenleyici bir ekonomik sistemin alması. Reagan-Thatcher isimleriyle sembolize olan ilk dönemin yerini Clinton-Blair ikilisi ile sembolize olan ikinci dönemin almasından bahsediyorum. Bu aslında, giderek küresel ekonomik sistemin “hub”ları işlevini görmeye başlayan ulus-devletlerin, küresel sermaye birikimi açısından güvenli limanlar haline getirilmeleriyle ilgili bir süreç. Kurumların ve piyasaların işleyişini küresel kurallara, düzenlemelere, prosedürlere bağlamak ve böylelikle sermaye birikiminin küresel işleyişini güvenlik altına alınmak. Türkiye gibi ülkelerde bu sürecin kriz sonrasında başladığını görüyoruz. 2001’deki Derviş yasaları, Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu gibi özerk yapıların tesisi sermayenin küresel güvenliği ile ilgili düzenlemeler.

Dolayısıyla aslında 1990’larla başlayan süreci bir tür “güvenlik” paradigması altında anlamak mümkün. “Uluslararası barış ve güvenliği” tehdit eden, giderek “korsan, serseri, çökmüş devletler” olarak isimlendirilecek olan devletlerin, uluslararası insani müdahaleler üzerinden ehlileştirildiği, nizama sokulduğu bir askeri güvenlik momenti var. Buna, giderek, küresel ekonominin sürdürülebilirliğini riske sokan ülkelerin ekonomik anlamda nizama sokulduğu bir ekonomik güvenlik momenti eşlik ediyor. Ve bu yeni nizam uluslararası barış, istikrar, güvenlik, demokrasi ve liberal ekonomi adına gerçekleştiriliyor.

Uluslararası sistemde “tek kutuplu moment” denen bu dönemde bir tür alternatifsizlik de söz konusu…

Bekmen: Tabii, çok yönlü hem de. Sovyet Blokunun çökmesiyle birlikte bir taraftan korkunç bir ABD askeri aygıtı serbest kalmış durumda. Ve bu askeri aygıt işgal, soykırım, katliam gibi halleri engellemek üzere harekete geçiyor. Ve görünürde bunları durdurabilecek başka bir güç veya denge mekanizması da yok. Dolayısıyla, örneğin, Bosna’daki müdahale sonrasında ABD emperyalizmi tahlili yapmanızın bir gücü, nesnel bir karşılığı yok. Öte yandan ekonomik alanda 1990’lar uluslararası sosyal demokrasinin neoliberalizme teslim olması, eklemlenmesi süreci olarak yaşanıyor. Dolayısıyla güvenliğin her iki alanında “başka bir alternatif yok” mantığı üzerinden normalleşme söz konusu.

Emperyalizm kavramının literatürde yeniden geçer akçe olmaya başlaması tam da bu normalleşmenin sınırlarına gelinmesi, ötesine geçilmesi ve “anormal” hallerin ortaya çıkmasıyla ilgili. Burada elbette en önemli kırılma, 11 Eylül saldırısı ve sonrasında ortaya çıkan konjonktür. Afganistan ve sonrasında Irak’ta gerçekleşen işgal artık 1990’ların “insani müdahale” sistematiği içerisinde açıklanabilecek bir durum değil. ABD kendisine karşı gerçekleştirilen yeni türden bir saldırı karşısında, “Neo-Con”lar denen yeni bir yönetici blok öncülüğünde Ortadoğu’da büyük ölçekli bir işgal sürecini başlatıyor. Bizler bugün hâlâ bu işgalin ortaya çıkardığı sonuçlarla cebelleşiyoruz.

Fakat bundan da önce, küresel kapitalist sistem 1997’de Güneydoğu Asya, 1998’de Rusya’da, 1999’da Arjantin’de, 2001’de de Türkiye’de adeta patlıyor. Bu krizin sınıfsal, özellikle de sermaye içi çatışmalar açısından esaslı sonuçları ortaya çıkardığını dikkate almak lazım. Kitapta benim ele almaya çalıştığım Tayland bu anlamda çok ilginç bir deneyim. Güneydoğu Asya krizini en sert yaşayan ülkelerden biri Tayland ve krizden hemen sonra, bizde olduğu gibi neoliberal yeniden yapılanma programını uygulamaya girişen, teknokrat karakterde bir hükümet başa geliyor. Fakat Tayland özelinde mesele uluslararası sermayenin Tayland’ı yağmalama girişimi olarak beliriyor ve bunun karşısında küresel ekonomik sistemle entegre olarak ortaya çıkan, fakat uluslararası sermayenin bu yağmalama girişimi karşısında bir tür defansif cephe kurmaya girişen bir sermaye bloğu siyasal bir atak yaparak iktidarı ele geçiriyor. 1997’de başlayan kriz süreci her ülkede farklı sınıfsal konfigürasyonlar içerisinde ve siyasal biçimler altında gelişiyor ve farklı sonuçlar ortaya çıkarıyor. Fakat her halükarda liberal küreselleşmeciliğin vaz ettiği çatışmasız, çelişkisiz, bütün ülkelerin ve herkesin çıkarına işleyen bir küresel entegrasyon ütopyasını sorgulatır hale getiriyor. Sermaye içi kesimler de dâhil olmak üzere hem de.

Bu noktada, halkların ayaklanmalarını da unutmamak gerekir. 1999’daki Seattle ayaklanması ile ortaya çıkan direnişçi karakterdeki küreselleşme karşıtı hareket; Latin Amerika ve Hindistan gibi coğrafyalarda neoliberalizmin talancılığına karşı beliren toplumsal hareketler, liberal küreselleşmeciliğin alttan gelen bir dalga ile karşılandığını müjdelemekteydi. Yani kısacası gerek uluslararası ilişkiler, gerek toplumsal ve sınıfsal ilişkiler liberal küreselleşmeciliğin kavram seti ile açıklanamayacak bir kaynama noktasına ulaşmış durumdaydı. Emperyalizm kavramının bu kaynama noktasında yeniden tedavüle girdiğini görüyoruz.

ABD emperyalizminin konumunun nasıl değerlendirilmesi gerektiği konusu derlemede yer alan makale ve söyleşilerde sık sık okurun karşısına çıkan önemli ve tartışmalı bir tema. ABD emperyalizminin göreli bir gerileme içerisinde olup emperyalistler arası rekabetin giderek öne çıktığı yahut ABD’nin emperyalist sistem açısından benzersiz konumunu sürdürdüğü şeklinde elbette kabaca özetlenebilecek iki pozisyon ele alınıyor. Kitabı yayıma hazırlayanlar olarak bu başlıklara dair sizin söyleyecekleriniz neler?

Barış Alp Özden: Bu konu en başta ABD’nin dünya ekonomisi ve devletler sistemi içerisindeki özgün yerine dair bir mesele. Amerikan kapitalizminin ve devletinin özel yapısı ve küresel ağırlığı, ABD’nin çok özgün tarihsel gelişimi dolayısıyla,ona geleneksel anlamda toprak temelli bir imparatorluk kurmadan diğer kapitalist devletlere önderlik etme kabiliyeti vermektedir. Kendisinden önceki diğer imparatorluklardan farklı olarak Amerikan devleti kendisine bağlı sömürgeler oluşturmak yerine egemen kapitalist devletlerin oluşmasını teşvik ederek, var olan egemen devletlerin de kapitalist toplumsal formasyonlar olarak gelişmesini teşvik ederek (bunun için pek çok zaman muazzam askeri gücünü de seferber etmekten kaçınmadan), onları uluslararası sermayenin yeniden üretiminin koşullarını sağlayacak şekilde dönüştürmeyi hedeflemişti. Diğer imparatorluklar sömürgelerini korumaya çalışırken ABD’nin toprak temelli olmayan bir“açık kapı politikası” yürütmesi bunu örnekliyordu. Britanya İmparatorluğu da Viktorya döneminde siyasi gücü ve donanmasının zorlayıcılığı sayesinde hukuken bağımsız Latin Amerika devletlerine nüfuz edebilmiş, ticaret ve yatırımlarla bu ülkelerde siyasi bir güç olabilmişti. Ancak İngiliz emperyalizmi açısından ekonomik bütünleşme hiçbir zaman teritoryal genişleme ve ilhaktan daha önemli olmamıştı.

ABD hegemonyasının bugün de devam eden özelliği ve özgünlüğü, kapitalizmin dünya ölçeğinde genişlemesinin ve yeniden üretilmesinin sorumluluğunu almasında yatmaktadır. Amerikan devleti mallar, hizmetler ve paranın dolaşımının önündeki tüm siyasal, iktisadi ve kültürel engelleri kaldırmaya kararlı ve buna muktedir tek güç olarak görüldüğü için bugün hâlâ ABD içindeki ve dışındaki kapitalist sınıfların desteğini almakta ve küresel hegemon rolüne diğer devletlerden rıza devşirebilmektedir. İmparatorluk tarihçileri ve emperyalizm kuramcıları arasında tam bir uzlaşma olmasa da ABD emperyalizminin gelişiminin bu özgün boyutunun konuyla ilgili çağdaş literatürde çoğunlukla teslim edildiğini görüyoruz. Amerikan devletinin bir bütün olarak sermayeyi temsil etme iddiasında olması onun inşa ettiği kurumların, uluslararası finans kurumları ve küresel yönetişim organları gibi yönetimini ağırlıklı olarak belirlediği kuruluşların veya izlediği politikaların kendi ülkesindeki sermayelerle başka ülkelerdeki sermayeler arasında tarafsız olduğu anlamına gelmiyor kesinlikle. Ancak ABD’nin dünyada yaptığı her işi sadece Amerikan petrol şirketlerinin, güçlü silah sektörünün veya başka sermayelerinin dar çıkarları zaviyesinden görerek yaptığını düşünmemek gerekiyor. Hiç kuşku yok ki onların çıkarları için yapmaktadır; ancak bunu yaparken diğer sermayelerin ihtiyaçlarını da hesaba katar, hem Amerika’nın hem de yabancılara ait bütün sermayelerin esenliğinin genel koşullarını kurmaya ve korumaya çalışır. Bu kitap için Leo Panitch’le yaptığımız söyleşide kendisinin belirttiği gibi bu durum muhtemelen ABD’nin kendi sermayesinin gücüne ve rekabetçiliğine olan güveninden kaynaklanmaktadır. Kapitalizmin 20. yüzyıldaki tarihine baktığımızda bunun haksız bir özgüven olduğunu söyleyemeyeceğimizi düşünüyorum.

Öte yandan ve senin de ifade ettiğin özel konumuna karşın ABD’nin bir gerileme içerisinde olduğu, bu durumun da uluslararası sistemi daha istikrarsız ve rekabetçi kıldığı sıkça vurgulanıyor.

Bahsettiğin güncel tartışma ABD’nin, önde gelen diğer kapitalist devletleri Amerikan hegemonyası altına sokan ve bunların ortak çıkarlarını tek başına düzenleyen bir imparatorluk olma iddiasını sürdürüp sürdüremeyeceği ile ilgili. Günümüz kapitalizminin hem ekonomik hem de siyasi anlamda ulusaşırı bir biçimde örgütlendiğini, bu merkezsizleşmiş mekanizmanın geçmişte olduğu gibi bir devletler sistemine ihtiyacı olmadığını ve dolayısıyla kapitalist devletler arasında jeopolitik bir rekabetin geçmişte kaldığı tezini savunan Hardt ve Negri’nin tezlerini bir yana bırakırsak iki temel görüşle karşılaşıyoruz. En yetkin örneğini Leo Panitch ve Sam Gindin’in sunduğu ancak onlarla sınırlı olmayan bir görüş, Amerikan emperyalizmine kimin, nasıl meydan okuyacağı sorununun eski emperyalizm teorilerinin kavramları ve anlayışıyla düşünülmesinden kaynaklandığını savunuyor. Onlara göre özellikle son 30-40 yılı içinde oluşturulmuş birbirine entegre küresel üretim ve finans ağları ve pek çok kapitalist devlet arasındaki entegrasyonun derinliği emperyalistler arasındaki jeopolitik rekabeti bütünüyle yok etmese de hafifletiyor. Kanıca bu görüş, günümüzde devletlerin entegre üretim ağlarına, büyük değer zincirlerine çok bağımlı durumda olduklarına işaret ederek önemli bir noktayı vurguluyor: Sadece büyük kapitalist ülkelerdeki değil, gelişmekte olan ülkelerde de burjuva sınıflarını artık ulusal burjuvaziler olarak düşünmek mümkün değil. Çıkarları sermaye birikimini kendi ülkeleriyle sınırlamamaktan yana. Sermaye dediğimiz şey yekpare değil ve içerisinde çıkarları farklılaşan çeşitli fraksiyonları da taşıyor şüphesiz. Bunların her birinin kendi devletlerinden beklentileri de farklılaşıyor. Ancak bu ülkelerde belirli bir büyüklüğe ve kendi iktidar bloklarında belirli bir güze ulaşmış sermayelerin eski birikim tarzlarına dönmeyi kabul edeceklerini düşünmek artık pek mümkün değil.

Bu görüşün kanımca en tartışmalı tarafı, günümüz kriz koşullarında –ki bununla sadece devam eden büyük küresel ekonomik krizi değil, bununla birlikte devletlerin karşılaştığı meşruiyet krizini de düşünüyorum- ABD’nin küresel kapitalizmi yönetme kapasitesine olan inançları. Kitapta görüşlerine yer verdiğimiz Alex Callinicos, “Bukharin-Lenin sentezi” olarak adlandırdığı ve emperyalizmin içerisindeki iki eğilime -sermayenin küresel entegrasyonu ve sermaye ve devlet arasındaki entegrasyon- dikkat çekiyor ve devletler sisteminin kapitalist üretim tarzının Marksist açıklamalarına entegre edilmesi gerektiğinin altını ısrarla çiziyor. Bunlara paralel olarak da, jeopolitik mantığın ve uzlaşmazlıkların emperyalistler arasındaki mücadeleler açısından önemini vurguluyor. ABD ve diğer önde gelen devletler arasında askeri olduğu kadar hala ekonomik anlamda da güç asimetrisi olsa da bu devletler arasında beliren ciddi çıkar çatışmalarının içinde bulunduğumuz ve daha uzun yıllar süreceği belli olan kapitalist kriz bağlamında jeopolitik mücadelelere neden olmasını bekleyebiliriz. Jeopolitik anlaşmazlıkların solda bazen fazla abartıldığı söylenebilir ancak Doğu ve Güney Çin denizlerindeki sürtüşmeler veya Ortadoğu’daki vekâlet savaşlarının daha ciddi çatışmalara yol açma riskinin olmadığını söyleyemeyiz.

Bu açıdan Çin ve ABD arasındaki ilişkiye dair ne söylenebilir?

Özden: Çin emperyalizminin oluşumu, bu derlemeye çok özgün bir katkı sunan Pierre Rousset’nin ifadesiyle, Çin toplumsal formasyonunda yaşanan bir “iç mutasyon”un sonucu olarak gerçekleşmektedir. Bu sürecin arkasında bağımlı bir toplumsal tabaka olan devlet bürokrasisinin tedricen kendisini bir kapitalist sınıfa dönüştürmesi yatmaktadır. Hâkim sınıf olarak yeni bir burjuvazinin oluşumu, yeni bir kapitalizmin oluşumuyla el ele gitmiş, bu da Çin toplumsal formasyonunu köklü bir biçimde dönüştürmüştür. Rousset’nin analizini özgün ve değerli kılan da Çin’in bir küresel güç olarak gelişimini, ülkenin tüm sınıflarını ve kurumlarını ilgilendiren toplumsal formasyonundaki bu “büyük mutasyon”a bağlamasıdır.Çin’in yaşadığı kapitalist dönüşüm, Rusya’nın aksine, Çin devletinin dağılması ve yeni bir kapitalist devlet ve sınıfın doğmasıyla gerçekleşmedi. Tersine Çin devleti entegre yapısını korurken kapitalistleşti, çekirdeğinde ÇKP bürokrasisinin olduğu bir kapitalist sınıf tedricen oluştu. Çin bugün dünyada en fazla dolar milyarderini barındıran ülke. Büyük burjuvazisi de zevkleri, yaşam tarzları itibariyle dünya burjuvazisiyle entegre olmuş durumda. Çin ve ABD ekonomileri arasında da karşılıklı bağımlılık ilişkileri çok fazla. Çin sermayesinin Amerikan pazarından vazgeçmesi düşünülemez dahi. Küresel kriz patlak verdiğinde Çin’in geniş, ama aşırı emek sömürüsü dolayısıyla sınırlı kalmış iç pazarına yönelerek yeni bir birikim rejimine dayalı olarak büyümesini sürdürmeyi seçebileceği, bununla birlikte yeni bir hegemonya projesi ortaya koyarak ABD’ye meydan okuyabileceği ihtimali konuşuluyordu. Ancak gördük ki biraz önce konuştuğumuz gibi Çin burjuvazisi de sermaye birikiminin küresel imkânlarından vazgeçmeye razı ve hevesli değil.

Ancak Çin kapitalizminin hızlı gelişimi onu dışarıda daha saldırgan bir güç haline getiriyor. Çin büyük bir iştahla tüm dünyaya sermaye ihraç ediyor. Afrika ve Ortadoğu’daki ticari gücünü bölgedeki siyasi gücünü artırarak pekiştirmeye çalışıyor, bu bölgede askeri üsler kurma planları geliştiriyor. Çin, pazarının Doğu Asya ülkeleri açısından önemiyle ve komşularının birçoğundaki yatırımlarındaki artışla çifte bir bağımlılık yaratıyor.Fakat Çin açısından durum ABD’nin doğu Asya’daki hâkimiyetiyle çelişmeye başlıyor. İkinci Dünya Savaşı’ndan beri Pasifikte mutlak hâkimiyete sahip olan ABD ile Çin arasındaki sürtüşmeler artıyor. Çin bin civarında savaş gemisi, çeşitli özelliklere sahip deniz altıları ve uçak gemileriyle devasa bir donanma kurmuş durumda. Pasifikteki seyrüsefer kapasitesini artırmak için Doğu ve Güney denizlerinde küçük kayalıklara donanma üsleri kuruyor, yapay adacıklar inşa edip karasularını genişletmeye çalışıyor. Türkiye’de fazla takip edilmiyor ama Çin ve ABD donanmaları arasında (buna Çin’in eski düşmanı Japonya ve Çin’in gelişmesinden kaygılı Güneydoğu Asya ülkeleri de dâhil) bazen sıcak çatışmalara çok yaklaşan sürtüşmeler sıklıkla gerçekleşiyor. Buradan hızlı sonuçlar çıkarmamak lazım ancak bu iki büyük güç arasında büyüyen husumet uluslararası jeopolitik ilişkiler açısından en ciddi tehdit haline geliyor.

Çalışmanızda emperyalist sistem içerisindeki konumlanışları, yer değiştirme ve sarsıntıları, dolayısıyla da devletlerin uluslararası alandaki faaliyetlerini toplumsal formasyon ve iktidar bloku içerisindeki çelişki ve dönüşümleri temel alarak analiz etmeye dönük bir vurgu göze çarpıyor. Bu vurguyu biraz açar mısınız?

Bekmen: Devletlerin dış politikalarını içeride toplumsal sınıflar arasındaki ilişkilerde yaşanan dönüşüme bağlayan, bu ilişkiyi kurmaya alışan bir kavrayışın çok önemli olduğunu düşünüyoruz. Kitapta yer alan birçok yazıda da –bunlara Burak Ülman, Panagiotis Sotiris, Pierre Rousset, Barış ve benim yazılarımız da dâhil- emperyalizm teorisini realist mantığın etkisinden kurtarmaya çalışan böylesi bir anlayış geliştirilmeye çalışılıyor. Buna, Barış’ın yazısının başlığında da önerilen “politik bir emperyalizm tahlili” demek uygun olacaktır sanırım.

Küresel kapitalizme eklemlenmek, emperyalist zincir içerisinde yer almak gibi süreçlerin, Marksist bir analiz açısından analiz düzeyi ulus-devletler olmaması gereken süreçler olduğu gibi basit bir gerçekliğin altını çiziyoruz aslında bu yaklaşımla. Bu süreçlerin hepsi hem sermaye içi hem de sermaye kesimleriyle halk sınıfları arasında yeni çatışma ve uzlaşmaları gündeme getirmektedir. Ve bu çatışma ve uzlaşmalar politik projeler olarak biçimlenmektedir. Örneğin Türkiye’yi ele alacak olursak, küresel kapitalizme eklemlenme meselesini 1990’larda başlayan fakat özellikle 2000’lerde hız alan proleterleşme süreçlerinden ayıramayız. Zira bu süreç, Türkiye’nin küresel üretim süreçleri, işbölümü içerisinde edindiği rolle ilgilidir. AKP bu anlamda Türkiye’de kırın çözülmesi, kır kitlelerinin güvencesiz şartlar altında işçileşmeleri gibi muazzam dönüşümlerin politik yürütücüsü olmuştur. Bunun yanı sıra AKP küresel kapitalizme farklı biçimler ve düzeyler üzerinden eklemlenene sermaye fraksiyonlarının –yani TÜSİAD ve MÜSİAD çatısı altında örgütlenen sermaye kesimlerinin- ortak politik programlarının da yöneticisi olmuştur. Buna Türkiye sermayesinin Ortadoğu bölgesine açılma girişimleri de dâhildir. Bu anlamda Türkiye’yi bugün geldiğimiz noktada derin çatışmalara sürüklemiş olan Ortadoğu’da güç edinme girişimlerini Türkiye sermayesinin arayışlarından bağımsız ele alamayız. Başarılı olup olmaması ayrı bir hikâye.

2008’den itibaren bu sermaye kesimleri arasında başlayan ve IMF ile stand-by anlaşmasının yenilenip yenilenmemesi, Merkez Bankası’nın faiz politikası ve özerkliği meselesi, hatta eğitim sistemine yönelik “4+4+4 sistemi” üzerindeki tartışmalar ile açığa çıkan çatışmalar AKP’nin bugünkü politikalarını anlamak açısından çok önemli. Doğan ve İş Bankası gruplarını hedef aldığı gözlemlenen POAŞ davası gibi süreçlerin de gösterdiği üzere, bugünü açıklayan önemli bir husus da AKP’nin Türkiye’de geniş çaplı bir sermayenin el değiştirmesi sürecini işletmeye soyunmuş olması. Ve tüm bunlar küresel kapitalizme ve emperyalist zincire eklemlenmeyle ilgili olarak birbirlerinden farklı çıkarları olan ve bu çıkar farklılıkları 2008 ekonomik krizi ve Arap Baharı sonrası konjonktürde giderek keskinleşen sermaye fraksiyonlarının varlığı ile mutlaka ilişkili.

Az evvel Tayland örneğinden bahsederken de aslında bu hususa işaret etmiş oluyorduk. Orada da küresel sermaye karşısında çıkarları farklılaşan, bizdeki Cem Uzan ve Genç Parti örneğini biraz andıran Thaksin’in sermaye partisi, arkasına Tayland nüfusunun büyük kesimini oluşturan yoksul kır kitlelerini, enformel kent yoksullarını, ekonomik krizden büyük zarar gören işçileri ve süregiden siyasal yozlaşmadan bıkan kentli orta sınıfları alarak iktidara geliyordu. Fakat bu dönüşüm çok geçmeden farklı dinamikleri harekete geçiriyor ve bir siyasal krize dönüşerek Tayland’ın üst üste askeri darbelere maruz kalmasına yol açıyordu.

Bu konuda başka bir örnek de Brezilya olamaz mı?

Bekmen: Kesinlikle. Orada da Brezilya İşçi Partisi aslında kabaca, işçi sınıfı ve kent yoksullarının sanayi sermayesinin hegemonyası altında mobilize edilmeleri ve böylelikle ülkede süregiden finans sermayesinin hegemonyasının kırılması sürecini üstlenen politik aktöre dönüştü. Bu süreç, Barış’ın yazısında değinildiği üzere, Brezilya sermayesinin Latin Amerika’daki dikkat çekici şekilde artan etkinliği, Brezilya devletinin bu süreci ve dolayısıyla altemperyalizm rolünü taşıyan aktör haline gelmesi olarak yaşandı.

Kısacası anlatmak istediğimiz husus, küresel kapitalizme, emperyalist zincire eklemlenmenin toplumsal formasyonları esaslı bir şekilde dönüştürdüğü, yeni aktörleri, yeni toplumsal-sınıfsal bloklaşmaları ve bunun sonucunda da farklı ve çatışan politik projeleri ortaya çıkardığıdır. Bu süreçler analiz edilmediği takdirde, emperyalizmle ilgili analizler ve bu analizlerden çıkan sonuçlar real-politiğin mantığına hapsoluyor ve bu da ulusalcılık veya bazı çevrelerde gördüğümüz “Esadçılık” veya “Putincilik” gibi yönelimlerin solda etkinlik kazanmasına neden oluyor. Türkiye’de sol her zaman için “emperyalizmin içselliği” argümanını öne sürmüştür, fakat bu bakış açısının hakkını verdiğini söylemek zordur. Bu alanda ya reel-politikçi bir hat kolaylıkla galebe çalıyor ya da emperyalizmin içselliği “sömürge tipi faşizmin” güvenlik aygıtı üzerinden uluslararası emperyalizmle eklemlenen büyük sermayeye atfedilerek olay kapatılıyor.

Derlemede öne çıkan tartışma başlıklarından birisi de az önce Ahmet’in de andığı “altemperyalizm”. Söz konusu kavram, özellikle Türkiye’nin son dönemdeki agresif dış politikası üzerine yapılan tartışmalarda kısmen gündeme gelmişti. Altemperyalizm tartışmasının AKP’nin dış politika tercihlerini anlamlandırmakta faydalı olacağını düşünüyor musunuz? Nasıl? 

Özden: Altemperyalizm kavramı bir yandan Amerikan hegemonyasının gerilemesine ilişkin tartışmaların yoğunlaşması, diğer yandan da metropol ülkelerin ötesinde daha çoğulcu bir kapitalist gelişme eğiliminin saptanıyor olması dolayısıyla sıklıkla gündeme taşınıyor. Uluslararası sermaye birikimi için yeni alt merkezlerin veya bölgesel üslerin ortaya çıkmasıyla emperyalizmin yapısı ve işleyiş mekanizmalarının dönüşüme uğradığına ilişkin genel bir mutabakatın oluşması ve bunu açıklamaya yönelik bir ihtiyacın doğması dolayısıyla altemperyalizm kavramına başvuruluyor. Derleme içindeki çeşitli yazılarda da bu ihtiyaca karşılık olarak altemperyalizm üzerinde duruluyor.

Aslında bildiğiniz gibi yeni bir kavram değil altemperyalizm. Kavramı ilk kez 1960’ların sonlarında Brezilya’nın değişen dış politikasını analiz etmek üzere Ruy Mauro Marini kullanmıştı. Ancak Marini’den sonra altemperyalizmin, kuramsal tartışmalara fazla dahil edilmeden, uluslararası güç dengelerindeki kaymaların gözlemlenmesine dayalı bir şekilde kullanıldığını görüyoruz. Halbuki Marini, altemperyalizmi çok daha nüanslı, toplumsal ilişkileri analizinin merkezine yerleştiren ve tarihsel bağlam ve kurumsal bağlantıları da göz ardı etmeyen bir kuram olarak geliştirmeye çalışmıştı. Ben, Marini’yi takip ettiğimizde, kapitalist gelişimin dolaysız bir sonucu olmaktan ziyade, yarı çevre toplumsal formasyonların ürettiği çelişkileri aşmaya yönelik bir sınıf stratejisi olarak altemperyalizm kavrayışına ulaşabileceğimizi düşünüyorum.

Bu vurguyu biraz açar mısın?

Özden: Şöyle anlatmaya çalışayım. Poulantzas daha 1970’lerde devletin uluslararasılaşmasını, ulus devletin içinde cereyan eden bir süreç olarak tarif ediyordu. Ona göre Amerikan yabancı sermayesinin Avrupa’da artan yatırımları, burada yeni bir sınıf fraksiyonunun ortaya çıkmasına neden oluyor, bu da ulus-devlet içinde yoğunlaşmış güç ilişkilerinin ciddi biçimde değişmesini gerektiriyordu.  Bir yandan Amerikan hegemonyasına ve Amerikan sermayesinin hâkimiyetine tabi, diğer yandan kendi ekonomik temeline ve sermaye birikimine sahip bu yeni iç burjuvazinin çelişkili durumu Poulantzas’a göre ulus-devletin göreli özerkliğini güçlendirerek yeni sorumluluklar almasına neden olmuştu. Zira bu yeni hâkim sınıf fraksiyonu, kendisini, “iç piyasanın dar ufkuyla” sınırlamayan, uluslararası pazarlara ulaşmayı hedefleyen bir sermaye kesimi tarafından oluşturuluyordu.

Poulantzas’ın bu kavrayışını Türkiye gibi yarı-çevre veya gelişmekte olan kapitalist ülkelere uyguladığımızda küreselleşme süreçlerinin sonucunda bu ülkelerde de yeni bir hâkim sınıf fraksiyonunun geliştiğini söyleyebiliriz. Hatta belki de eşitsiz ve bileşik gelişme dinamiği dolayısıyla yarı-çevre ülkelerde burjuvazi içi farklılaşmanın daha keskin olduğu söylemek de mümkündür. Brezilya’da bir kısmı da iktidardaki PT safları içinde çıkarak gelişen ve inşaat, madencilik, petrokimya, gıda gibi sanayilerde devlet desteği ile gelişen sermaye fraksiyonunda; Güney Afrika’da beyaz işadamları karşısında palazlandırılan “siyah burjuvazi”de  bunun örneklerini görebiliriz. Türkiye’de de bu sermaye fraksiyonu kökeni daha eski olmakla birlikte son on-on beş yıl içinde serpilmiştir. Yine diğer örneklerde gördüğümüz gibi bu sermaye fraksiyonu da bölgesel-kıtasal bir gelişme vizyonuna sahiptir. Türkiye sermayesinin dış ticaret rakamlarında açıkça gördüğümüz Ortadoğu ve Afrika yönelimi bu sermaye kesiminin öncülüğünde gerçekleşti.

Devleti her sınıfın ve egemen sınıf fraksiyonun parselleyebileceği bir alan olarak görmüyorsak –bu araçsal mantıktan kaçınmak için- Türkiye devletinin Ortadoğu ve Afrika açılımları olarak sunulan dış politika aktivizmini, bu sermaye kesiminin iktidar bloğu içerisindeki mücadeleyi de yansıtan bir siyasal hegemonya projesi olarak görmeliyiz. Bu sınıf oluşumunun gündeme getirdiği hegemonya projesinin dış politika alanında bölgesel emperyal bir yönelim geliştirdiğini söyleyebileceğimiz kanaatindeyim. Tabii bu bağlantıları kurmanın Türkiye siyasetinin son on yılda yaşadığı dönüşümleri analiz etmek açısından da sonuçları olacaktır.

Ancak altemperyalizm kavramını kullanırken biraz temkinli olmakta fayda var. Derlemedeki Özgür Öztürk’ün yazısında haklı olarak uyardığı gibi altemperyalist oluşumlar, emperyalist zincirin daha üst halkalarına kıyasla çok daha istikrarsızdırlar. Ekonomilerinin bağımlı yapısı, devletlerinin kapasitesi, diğer büyük ve bölgesel güçlerin tepkisi gibi bir dizi faktör dolayısıyla altemperyalist güçler sürekli olarak yeni meydan okumalarla karşılaşırlar. Dolayısıyla arkasındaki toplumsal-sınıfsal dinamiğin Türkiye’yi bölgesel emperyal bir vizyon geliştirmeye teşvik etmesi, bu projenin başarısını garanti etmemektedir.

(Bu söyleşi, Mesele dergisinde yayımlanmıştır.)

Bulunduğu kategori : Sol

Yazar hakkında

İlgili Yazılar