Emek Hareketi ve Sosyalist Hareket İçin “İdare Etme” Zamanı Bitmiştir! -

Bakanlar Kurulu 29 Ocak’ta başlayan metal grevini hukuka aykırı bir biçimde milli güvenlik gerekçesiyle altmış gün “erteleyerek” fiilen yasakladı, böylece MESS Ankara’da hükümet nezdinde yürüttüğü lobi faaliyetinin sonucunu almış oldu. MESS’ten kopuşlar başlamışken sermaye devleti sermayenin yardımına koştu ve saflardaki bozulma bozguna dönüşmeden müdahale etti.

Sınıf hareketinin tamamı üzerinde tayin edici etkisi olan metal grevinin hükümet tarafından “ertelenmesi”, siyasi bir meydan okumadır. Geçmişte de uygulanan ancak AKP hükümetleri döneminde tüm büyük grevlerde uygulanarak sistematik bir hal alan “grev ertelemesi”, anlaşmazlığı arabulucuya, oradan da Yüksek Hakem Kurulu’na havale ederek grev hakkını fiilen ortadan kaldırmaktadır. Gelinen noktada gerçek bir potansiyeli ifade eden hiçbir greve izin verilmediği ve bundan sonra da verilmeyeceği açıktır.

Metal grevinin yasaklanması bu anlamda sınıf hareketi açısından bir dönüm noktasıdır. Artık “mış gibi yapmanın”, Türkiye’de grev hakkı varmış gibi davranmanın zamanı geçmiştir. Yasal çerçeveyi zorlamayan, fiili ve militan mücadele biçimlerini, siyasal ve dayanışma grevlerini önüne koymayan, mevcut yasakçı yasal zemini baştan kabul eden, “oyunu” bu kurallara göre oynamayı kabul eden bir çizginin sendikal hareket açısından miadı çoktan dolmuştur, dolmuş olmalıdır.

Sınıf hareketi ve sosyalist sol bugün grev hakkını yeniden kazanmak şeklinde tanımlanabilecek siyasal nitelikte bir kavgayla karşı karşıyadır. Bu kavgadan kaçmak, durumu idare etmeye çalışmak, Türkiye’deki sınıf hareketinin tarihsel birikiminin bir bütün olarak berhava edilmesine rıza göstermek anlamına gelecektir. Grev hakkını geri almaya dönük yaygın, militan ve kitlesel bir siyasal faaliyet, bugün önümüzde duran temel ve acil görevlerden bir halini almıştır.

Sendikal hareketin de solun da grev yasağının ardından verdiği ilk tepkiler, bu siyasal meydan okumanın ağırlığının çok altında olmuştur. Birleşik Metal-İş hükümet ve sermayeyle cepheden çatışma seçeneğini dışlamış, hatta işçilerin öfke ve tepkisini yatıştırmaya dönük bir tutum almıştır. Gelinen noktada yetki kaybetmek dâhil, çeşitli ve ciddi riskleri göze almayan bir çizginin karşı karşıya olunan meydan okumaya bir cevap vermesi mümkün olmayacaktır. Toprak ayaklarımızın altından kaymaktayken durumu idare etmek, rutinle yetinmek mümkün değildir.

Bugün hâlâ geç değildir. Birleşik Metal İş, belirsiz bir açıklamayla işçileri sendikanın kararlarına tartışmaksızın uymaya çağırmışken bile; bir dizi fabrikada işçiler grev ve işgal seçeneklerini değerlendirmektedir. Elbette bu fabrikaların gerçek sahipleri adına konuşacak değiliz. Ama onların hem sendikal bürokrasiye, hem MESS’e, hem de hükümete karşı alacakları tavrın, direnişin yanında olmak, desteklemek, bu mücadeleyi yaygınlaştırmak fiili grev yasağını delmek için iyi bir başlangıç olacaktır.

Fakat bunu yapmak için sosyalist solun geniş kesimlerinin “kültür savaşını” sınıf savaşının önüne koyan anlayışından vazgeçmesi, demokratikleşme talebini bir yaşam tarzı savunusu olmaktan çıkartıp sınıfsal bir içeriğe büründürmesi ve en önemlisi bu hattı sınıfın içinde savunacak güçlü bir örgütlülüğe sahip olması gerekiyor. Ne de olsa işçiyi sadece  sendikanın örgütlediği, sosyalistlerin de hem işçiye hem sendikaya dışarıdan akıl verdiği bir politik örgütsel hat grev hakkını da savunamayacaktır.

Böyle durumlarda sendikal bürokrasiye veryansın etmek bildik bir reflekstir. Fakat “grev yasağı” siyasi bir meydan okumadır ve görünen odur ki sosyalist sol, hükümetin bu karşı atağı karşısında neredeyse tüm reflekslerini kaybetmiş bir halde etkisiz kalmıştır. Hükümetin çektiği siyasal rest karşısında grev ziyaretlerini aşan, siyasal nitelikte bir tutum almaktan imtina etmiştir. Grevin Bakanlar Kurulu tarafından “ertelenmesinin” ardından grev yasağının bütün emekçileri ilgilendiren temel bir demokrasi meselesi olduğunu ısrarla vurgulayacak bir bütünlüklü faaliyettense, yasak savma kabilinden birkaç küçük eylem ve dayanışma ziyaretiyle yetinilmiştir.

Sosyalist solun sendikalarda yer ve mevki kapmayla sınırlı hattı zaten bir sorundu. Öyle görünüyor ki solun emek mücadelesi ile kurduğu ilişkide daha derin yarılmalar ortaya çıkmakta. Zira sosyalist solun önemli bir bölümü, metal grevinde aldığı (ya da almadığı) pratik tutumla, AKP ile esas olarak sınıf savaşımı alanında değil, “kültür savaşları” alanında mücadele etme tercihinde olduğunu teyit etti. İstisnalar elbette olmakla birlikte, grev yasağı karşısında her şey sanki “normal” akışındaymışçasına örgütsel ve politik rutininden zerre taviz verilmedi.

Metal grevinin yasaklanması, SYRIZA’nın Yunanistan’daki seçim başarıları dolayısıyla sosyalist solda birlik ve yeniden inşa meselesinin çok yoğun bir şekilde tartışıldığı bir döneme denk geldi. Solun özellikle yaklaşan seçimlerde nasıl tavır alacağı, nasıl bir birlik projesini ortaya koyabileceği üzerine yürüyen bu tartışma, metal greviyle tam manasıyla boşa düşmüştür. Grevin yasaklanması, sınıf hareketinin tüm birikiminin ortadan kaldırılması tehdidi karşısında birleşik bir yanıt oluşturamayan solun birliği tartışması inandırıcılığını maalesef yitirmektedir. Başlangıç olarak birlik ve yeniden inşanın ancak toplumsal mücadele ve sınıfsal direnişler içerisindeki birleşik eylem zeminleri aracılığıyla reel bir karakter kazanacağında hep ısrarcı olduk. Olmaya da devam edeceğiz.

Başlangıç olarak, toplumsal ve siyasal alandaki otoriterleşmenin –en temelde- emekçilerin toplumsal, ekonomik ve politik olarak muktedir kılınmaları üzerinden aşılabileceğini ısrarla vurguladık. Demokrasi arayışına sınıfsal-sosyal bir içerik ve yönelim veremeyen solun demokratik haklar mücadelesini genişletemeyeceğinin altını çizdik. Grev yasağına karşı siyasal bir cevap veremeyen, bu yasak karşısında anti-otoriter bir yanıt vermeye soyunmayan solun ne “AKP faşizmi” karşısında bir direniş cephesi oluşturması ne de AKP’nin yaslandığı toplumsal hegemonyada çatlaklar oluşturması mümkündür.

Gezi direnişini bir yaşam tarzını koruma mücadelesi olarak görenler, esas meselenin işçi, gençlik ve güvencesizlerin eşitlik ve özgürlük hedefinde bir araya gelmesi olduğunu, bunun için de “grev hakkı” mücadelesinin tarihsel bir fırsat oluşturduğunu görmek durumundalar. Türkiye’nin “demokratikleşmesini” tüm sorunların çözümü olarak görenler, “grev hakkının” işçi sınıfının tarihsel demokrasi mücadelesinin baş kazanımı olduğunu hatırlamak durumundalar.

Sonuçta AKP’nin hamlesi, sadece metal işçisinin değil, işçi sınıfının tarihsel kazanımlarının da gaspı anlamına geliyor. Tarihsel önemde bir meydan okumayla karşı karşıyayız. Bu meydan okumaya yanıt vermek, o tarihsel kazanımlara sahip çıkan tüm kesimlerin boynunun borcudur.

Bulunduğu kategori : Başlangıç Yazıları, Emek

Yazar hakkında

İlgili Yazılar