Ekolojik müşterekleri savunmak ve kırda güvencesizleşmeye direniş -

 

Bu yazı, Türkiye’de son yıllarda sermayenin ortak mallara (müştereklere) yönelik artan saldırısının bilhassa kırda yarattığı yeni işçileşme ve güvencesizleşme dalgasının hem ekolojik hem de toplumsal boyutları arasında bir illiyet kurmaya çalışarak ortak bir savunma mücadelesinin olanaklarını araştıracak. Bilhassa küçük aile çiftçiliğinin desteklenmesi ve geliştirilmesinin hem ekolojik krizin değişik görünümleri karşısında hem de işçileşme dalgasının kırılganlaştırdığı, güvencesizleşme ve “değersizleşme” girdabına sürüklediği geniş kesimler için gerçek bir savunma mevzisi oluşturacağını savunuyor.

Müşterek varlıklara yönelik sermayenin çitleme harekâtı, özellikle kriz dönemlerinde katmerleniyor. Neoliberalizmin sermayenin krizine yanıt olarak üretildiği ve metalaşmanın alabildiğine derinleştiği son 30 yıllık dönemi, ortak malların sermaye tarafından temellük edildiği yeni bir çitleme ve mülksüzleştirme dalgası olarak da değerlendirmek mümkün. Bu yeni çitleme dalgası toprak, su, hava gibi ekolojik müştereklerin yoğun saldırı altında bulunduğu bir dönem olarak yaşandı. 2008 sonrası oluşan kriz sürecinde, sermayenin reaksiyonuysa başta toprak ve su kaynaklarına yönelik yeni bir çitleme, adeta nihai bir çitleme dalgasına başvurmak şeklinde oldu. Bunu, küresel ekolojik kriz bağlamıyla bütünleştirdiğimizde, müştereklere yönelik çitleme saldırısının ekonomik krizle içsel bir bağlantı içerisinde olduğunu görmek mümkün.

Krizle birlikte gündeme gelen sermayenin saldırısı, sadece ortak varlıkların sermayece “gaspını” hedeflemeyip, aynı zamanda bireysel küçük mülkiyeti de kamunun yardımıyla şirketlerin temellüküne sundu. Özellikle zengin ülkeler ve çokuluslu şirketlerin Afrika başta olmak üzere küresel güneyin verimli topraklarının, o topraklarda yaşayan ve buralardan geçimini nesillerdir sağlayagelen toplulukların iradesini yok sayarak, kamu aracılığıyla uzun süreli kullanım haklarını edinmesi veya satın alması olarak tanımlanan “toprak gaspı” hali hazırda yoğun bir biçimde uygulanmakta. Toprak gaspları gıda üretimi, tarımsal yakıt üretimi, madencilik, termik, hidroelektrik ve giderek artan bir biçimde kaya gazı çıkarılması ve hatta turizm için gerçekleştiriliyor.[1] Toprak gaspları köylülüğün mülksüzleştirilerek yerinden edilmesi, geçimlik üretimde bulunamaması, kendine yeter gıda üretimi yapmaktan uzaklaşması, ekolojik bozulma, biyoçeşitliliğin azalması, toprak bozulması, kır nüfusunun azalması, zorunlu göç, gıda üretiminde dışarıya bağımlılık ve gıda egemenliğinin ortadan kalkması gibi birbirini bütünleyen birçok sonuç üretiyor. Verimli tarım toprakları üzerinde toplum için gıda üretimi yapmak yerine toprak birleştirmeleri yapılarak sanayiye yönelik tarımsal yakıt veya endüstriyel ve ihracat odaklı gıda üretimi yapılması için binlerce dönüm tarım alanının kullanılması, gıda güvenliğinin ve yeterli ve sağlıklı gıdaya erişimin önündeki en büyük engellerden birini oluşturuyor.[2]

Tarımın tasfiyesi ve güvencesizleşme

AKP döneminde ekolojik müştereklere –özellikle, toprağa ve suya– yönelik sermaye saldırısı alabildiğine katmerlendi. Öte yandan aynı süreçte, Türkiye kırsalında artık bilinen anlamda “bağımsız”-küçük çiftçi tarımının ortadan kaybolma sürecinde olduğu, küçük çiftçilerin üretim ve pazarlama sürecinin her aşamasında, -kullanılan tohumdan gübreye ve ilaca kadar- kendilerini gittikçe daha da derinleşen piyasa ilişkileri içerisinde buldukları ve şirket tarımının egemenliğini arttırdığı söylenebilir. Tarım politikaları uluslararası büyük tarım, gıda ve ilaç tekellerinin çıkarları doğrultusunda yeniden şekillendirilirken tarım endüstrileştirilmekte, çiftçiler tarım ve gıda tekellerinin boyunduruğu altına girmeye zorlanmaktadır.[3] Bu şekilde sadece üretici çiftçilerin değil, tüketicilerin de gıda güvencesi ve sağlıklı gıda tüketme hakları gasp edilmektedir. Tüketiciler de, artık ne yediğini ve ne yiyeceğini bilemez duruma gelmekteler.

Bir yandan mevcut tarım alanları son yirmi yılda yüzde 11,3 (26.83 milyon hektardan 23.81 milyon hektara) düşerken son on yılda çiftçiler mevcut tarım politikaları nedeniyle Belçika büyüklüğündeki tarımsal toprakları ekmekten “vazgeçtiler”. Tohum, ilaç, gübre, mazot, su, elektrik, yem gibi pahalı girdilerle baş etmeye çalışan, ürününü düşük fiyata satmak zorunda kalan çiftçi, üretimi terk etmekte, gelir getirici işleri çoğaltmakta, ihtiyaçlarını ve harcamalarını olabildiğince azaltmakta ve en nihayetinde bu baş etme stratejilerinin işlemediği noktalarda da mülksüzleşmekte. Bununla birlikte üzerinde yaşadıkları, geçimlerini sağladıkları, hayatlarını idame ettikleri toprak ve su kaynaklarının hükümet ve sermaye tarafından kendilerine sorulmaksızın el konulması, adeta gasp edilmesi giderek daha sık yaşanmakta. Bilhassa 2000’lerden itibaren uygulamaya sokulan tarımı piyasalaştırma ve kırı tasfiye süreci mülksüzleşmeye yol açarken bu süreç müştereklerin kaybıyla hızlanıyor, derinleşiyor. Örneğin zaten köşeye sıkışmış hayvancılar meralarını da kaybedince hayvancılığı terk etmek zorunda kalmaktalar. Tarım, mülksüzleşme tehdidi altındaki çiftçiler açısından ana gelir kaynağı olmaktan çıkarak bir ek geçim kaynağı haline gelmekte.

Türkiye’de toprak gaspı, kentleşmenin artması, tarım topraklarının, orman alanlarının üzerine doğru genişlemesi, maden, petrol, gaz gibi aramaların, yenilenebilir veya fosil yakıta dayalı kirli enerji ve seracılık yatırımlarının su havzalarına, derelerin üzerine, denizleri doldurarak, mera alanlarına, tabiat koruma alanlarına, ormanlara, tarım alanlarına yapılması şeklinde gerçekleşiyor. Son yıllarda birinci sınıf tarım arazileri üzerinde enerji, madencilik ve turizm tesisleri ya da yerleşim yerleri inşası için imara açılması büyük hız kazandı. Resmi Gazete’de hemen her gün Bakanlar Kurulu kararıyla enerji, turizm, madencilik ve benzeri yatırımlar için tarım arazilerinin ve ekolojik müşterek olarak nitelenebilecek olanların da içinde yer aldığı çok büyük alanların “acele kamulaştırma” adı altında piyasa aktörleri lehine amaç dışı kullanıma açıldığını duyuran ilanlarla karşılaşılıyor. Acele kamulaştırma orman, mera veya tarım alanları üzerinde bilhassa enerji yatırımları için sıklıkla başvurulan bir yöntem haline gelmiş durumda. Acele kamulaştırma, “yoksul ‘özel’in varlıklı ‘özel’e yürütme organları tarafından” kurban edildiği, kamu yararının piyasalaştırma ve sermaye birikiminin önünü açmakla özdeş kılındığı bir dönemin ürünü. Uygulama, sermaye birikiminin önündeki engellerin, bir olağanüstü durum tespiti yapan Bakanlar Kurulu kararıyla piyasa aktörleri lehine ortadan kaldırılmasına dayanmakta. Zaten özel mülkiyet olan ve sahiplerince satılmak ya da devredilmek istenmeyen alanlar, sermaye birikim sürecinin ivme kazanması ve derinleşmesi adına şirketlerin özel mülkiyetine bizzat kamu aracılığıyla tahsis edilmekteler.[4] Yakın zamanlardaki Yırca örneği, Türkiye’de yaşanan mülksüzleştirme, çiftçiliğin yok edilmesi ve tarımsal toprakların ekolojik olarak sürdürülebilirliği olmayan enerji yatırımları lehine tasfiye edilmesinin kamuoyunda yankı uyandıran bir örneğini oluşturmuştu. Türkiye’de sadece kömür madenleri değil, altın, bakır ve nikel madenleri için veya termik santraller, taş ocakları veya mermer ocakları,hidroelektrik santraller ve hatta rüzgâr tribünlerinin konulacağı alanlar için toprakların acele kamulaştırma aracılığıyla gasp edilmesi söz konusu.

Tarımsal topraklara ve ekolojik müştereklere sermayece el konulması süreçleri siyasal iktidarın yasal mevzuatta yaptığı sayısız değişiklikle, tabir-i caizse “parlamenter hırsızlık” yöntemleriyle hayata geçiriliyor. 2012 yılında çıkarılan 6063 sayılı Büyükşehir Yasası ile mahalleye dönüştürülen köylerde tarımsal faaliyetlere ayrılan toprakların imara açılarak kontu yapımında kullanılması söz konusu oldu. Yasayla birlikte 1085 belde ve 16.562 köy, mahalleye dönüştürüldü. Bir başka ifadeyle köylerin yüzde 47’si halka sorulmadan ortadan kaldırılarak Türkiye’de köy nüfusu 6,5 milyon kişi azaltıldı. Yüzde 22,7 olan kır nüfusu yasayla bir gecede yüzde 10’a indirilmiş oldu. Köy sayısı 34.283’ten 18.446’ya düşürüldü. Mahalleye dönüştürülen köylerdeki müşterekler (ortak varlıklar); meralar, yaylaklar, çayırlar, harman yerleri yasayla birlikte köylülerin ellerinden alınarak belediyelerin tasarrufuna geçti.[5] Yine 17 Ağustos 2011’de yürürlüğe giren 648 sayılı KHK ile tarım alanları ve meralar tarım ve hayvancılık dışı kullanıma açıldı. “2B” yasasında 2013 başında yapılan değişiklikle köylülerin satışına çıkarıldığı öne sürülen hazine arazilerinin bedellerinin yüksek oluşu orman köylülerini topraklarını zengin yatırımcılar lehine terk etmelerine yol açacak.

Önümüzdeki dönemde Zeytin Kanunu’ndaki yapılmak istenen değişikliğin de vahim sonuçlara yol açması muhtemel. Enerji Bakanlığı 3573 sayılı kanunda değişiklik yapmak için tasarı hazırlasa da bunun görüşülmesi seçim sonrasına bırakılmış durumda. Değiştirilmek istenen kanunun 20. maddesi “zeytinlik sahalara 3 kilometre yakınlıkta, zeytinlerin üremesine ve gelişmesine zarar verecek kimyasal atık, toz ve duman yayan tesisler hiçbir şekilde kurulamaz” diyerek zeytinliklere bir tür dokunulmazlık getirmekteydi. Bu nedenle de zeytinlik alanların yakınında doğayı kirletici yatırımlara itiraz edilip yargıya başvurulduğunda mahkemeler maden ve enerji şirketlerinin doğayı talanına onay vermeyen kararlar alabilmekteydi. Oysa Bakanlık, Zeytincilik Kanunu’nda değişiklik yaparak 25 dekar altındaki zeytinliklerin zeytinlik olmadığını kanunla tescilleyerek doğanın talanını kolaylaştırıcı bir rol üstlenmek arzusunda. Türkiye’deki zeytinliklerin ortalama büyüklüğü 12 dekar olduğundan bu değişiklikle birlikte zeytinliklerin yüzde 70’i bu vasıflarını yitirerek her türlü tehdide açık hale gelecekler. Böylelikle özellikle Kaz Dağları ve Batı Anadolu’da, Muğla-Fethiye hattındaki çok büyük zeytinlik alanların turizm amaçlı inşaat yapılabilmesi ve ayrıca maden arama ve çıkartma, termik santraller kurulması gibi birçok faaliyete açılmaları mümkün hale gelecek.

Bir başka husussa son dönemde giderek daha fazla sözü edilen “arazi toplulaştırması”. Bilindiği üzere Türkiye’de arazi ölçeği küçük ve küçük aile çiftçiliği egemen üretim şeklidir. Hükümet ve Tarım bakanlığı tarımsal üretimde en büyük sorunun tarım arazi ve işletmelerinin küçük olması olduğuna işaret ederek, küçük çiftçinin toprağını sermayeye aktaracak düzenlemeler geliştirme çabasında.  Bakanlık tarım arazilerinin asgari büyüklüğünü belirleyerek arazi ve işletmelerin bölünmesini önlemeyi, tarım arazilerini merkezileştirmeyi amaçlamakta.[6] 2014 yılında değişikliğe uğratılan “Toprak Koruma ve Arazi Kullanım Kanunu” ile birlikte tarımsal araziler yasal olarak 20 dönümün altına düşürülememektedir. Öte yandan yeterli maddi güce sahip bir şirketin istediği kadar araziyi satın alabilmesinin önü açıktır zira toprak sahipliğine herhangi bir üst sınır getirilmemiştir. Son olarak, çiftçiler topraklarını borçlandırılma nedeniyle de giderek artan biçimde terke mecbur kalmaktalar. Başta girdiler olmak üzere ağır maliyetler nedeniyle üretime devam edebilmek için birçok çiftçi kredi kullanmak zorunda kalıyor. Kredi kullanan çiftçilerin bir kısmı, yüksek kredi faizleri sebebiyle ödemelerini yapamayarak iflas etmekte ve topraklarına bankalar ve alacaklılar ucuza el koymakta, toprakları ellerinden alınmaktadır.[7]

 

Güvencesizleşerek işçileşme

Yukarıda betimlenmeye çalışıldığı üzere sermaye ve devletin müşterek nitelikli doğal varlıklara ve çiftçi topraklarına yönelik saldırısı aslında ikili bir boyuta sahip. Bir yanıyla doğanın kendisi ve ekolojik müşterekler her türlü ekolojik ve toplumsal sürdürülebilirlik kaygısından azade bir biçimde piyasa ilişkilerine tabi bir metaya indirgeniyor. Öte yandan topraktan, kendi varoluş koşullarından koparılan emek, alabildiğine nicelleştirilip basitleştirilerek piyasaya olabildiğince daha fazla mahkûm ediliyor. Kendi toprağında üreticilik yaparak geçimini sağlayan çiftçi, tarımı piyasanın mutlak egemenliğine tabi kılan politikalar sebebiyle işçileşiyor ve güvencesiz bir yaşam biçimine sürükleniyor, mülksüzleştirilme sürecine giriyor. Çiftçiler üretim yapamadığı ve toprakların artık değersizleştiği alanlarda yaşamını idame ettiremedikçe sanayinin yoğunlaştığı yakın kentlere, ilçelere doğru göç dalgaları meydana geliyor. Bilhassa kentlerdeki enerji ve sanayi yoğun bölgelere gelen vasıfsız köylü burada işçileşiyor. Öte yandan kadınlar açısından bu süreç daha da dramatik bir boyut alabiliyor. Kırda kendi hanesinde sözü geçen, üretim sürecinin doğrudan bir parçası olan kadın, kentte ya niteliksiz işgücü saflarına katılıyor ya da evine kapanmış bir şekilde yaşamını sürdürmeye başlıyor.[8] Erkeklerse güvencesiz, sağlıksız, geleceği olmayan, örgütsüz ve köy içerisindeki dayanışma ağlarından büyük ölçüde mahrum ve bir hayat sürmeye başlıyorlar.[9]

Çiftçiler vasıfsız işçi olarak kentlerde düşük maaşlarla var olmaya çalışırken tarımda ayakta durmaya çalışanlarsa giderek üreticilik vasfını sürdürmekte zorlanıyorlar. Tarımdan koparılan çiftçiler kırı terk etmedikleri koşullarda dahi çevrelerindeki kentlerin niteliksiz, güvencesiz ve ucuz işgücü olarak işçileşiyorlar. Kendini idame etme yeteneğini kaybeden, çoğu zaman toplam gelirleri asgari ücret sınırlarında dolanan haneler AKP’nin Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfı aracılığıyla milyonlarca haneye dağıttığı sosyal yardımlara muhtaç bir halde yaşayarak, iktidarın yerel temsilcileriyle klientalist bir bağımlılık ilişkisine girmek mecburiyetinde kalıyorlar.[10]

Türkiye kapitalizminin gelişim sürecinde proleterleşmenin aldığı egemen biçim, kırdan tamamen kopmuş, yaşamını idame ettirmek için sadece ücret gelirine bağımlı kalan bir işçi kategorisi yerine, “yarı-proleterleşme” olarak adlandırılan işçinin kırla maddi bağlantısının sürdüğü bir biçimdi.[11] Günümüzdeyse bizatihi tarımsal üreticinin kendisi bir “yarı-çiftçiye” dönüşmekte, tarımsal üretimden elden edilen gelir, tarım dışı çok çeşitli faaliyet alanlarından elde edilen gelir karşısında neredeyse ikincilleşmektedir. Bu bağlamda proleterleşmenin aldığı yeni biçimde de artık kırla bağlantı, oldukça kırılgan, geçici ve tali bir boyut kazanmıştır. Topraktan kopmuş, asgari ücrete mecbur bıraktırılmış, başka herhangi bir yerde daha iyi koşullarda iş olanağı bulamayan, bir tür köleleştirme süreç ve ilişkisinin mecburi bir unsuru olan genç bir işçi profili oluşmaktadır.

Madencilik, turizm, enerji, tarım ve tohum şirketlerinin kıskacı altında bağımsız küçük üreticilik sürekli olarak geriye çekilirken Türkiye kırsalında bu sürecin henüz oldukça sınırlı biçimde yaşandığı pek çok örnek de zikretmek mümkün. Örneğin çayın hala devlet destekli ve alımlı bir ürün olması bu alandaki üreticilerin sermayenin saldırısı karşısında şimdilik tarımsal üretime devam etmelerini sağlayan, ellerini güçlendiren bir unsur oluyor. Öte yandan piyasanın tamamen egemenliğine girmiş, güvencesizleşmiş dolayısıyla, özgüçlerini kaybetmiş, kolektif örgütlenme yeteneklerini kaybetmiş bir köylü nüfusu giderek daha fazla karşımıza çıkıyor.

Soma’da resmi rakamlara göre 301 işçinin hayatını kaybettiği işçi katliamı, yukarıda sözü edilen tarımın tasfiyesinin yarattığı işçileşme dalgasının temel parametrelerini tüm çıplaklığıyla gözler önüne serdi. Soma’da hayatını kaybeden maden işçilerinin büyük bölümünün Soma, Savaştepe ve Kınık ilçeleri tütün merkezi iken buralarda tütün üreticisi olmaları, tarımın tasfiyesinin yarattığı toplumsal manzarayı çarpıcı bir biçimde açığa çıkartıyor. Özellikle 2001 yılında Tarımsal Reform Uygulama Projesi’yle (ARIP) şiddetlenen ve sonrasında küçük çiftçileri ve köylüleri topraklarını terk etme zorunda bırakan bu süreci en hızlı, sert ve acılı yaşayan üreticilerin başında tütüncüler geliyor. Bu süreçte özelleştirilen TEKEL, destekleme tütün alımlarına son vermiş, tütüncülük çokuluslu şirketlerin ve onların yerel temsilcilerinin egemenliğine girmiştir. 2002’de 406 bine yaklaşan tütün üreticilerinin sayısının 2014’e gelindiğinde 65 bine, üretiminse 160 bin tondan 70 bin ton civarına gerilemesi yaşanan dönüşümün boyutlarını açığa çıkarıyor.[12] Tütün üretimi yapılan topraklar çoğunlukla kıraç özelliğe sahip olduğundan, tütünü bırakıp alternatif ürünlere geçme imkânı bulamayan üreticiler, özellikle gençlerin büyük bölümü, sabit bir gelir sağlayan maden ocaklarında çalışmaya başladı. Böylelikle tütün tarımında yaşanan bu tasfiye sonucu oluşan işçileşme dalgasının kurbanı eski köylülere Soma’da yaşanan faciada canlarından olacak borçlandırılmış ve güvencesizleştirilmiş maden işçisi rolüne itilmek düştü.[13]

Halihazırda hükümetin ucuz emek ve doğanın talanına dayalı karbon yoğun ‘büyüme’ stratejisinin en önemli ayaklarından birisini kömür madenciliği ve kömür bazlı enerji üretimi oluşturuyor. Hükümet, enerji üretiminde dışa bağımlılığı azaltma ve arz güvenliğini temin etme gerekçesiyle ülke içerisindeki linyit ve taş kömürü rezervlerini azami derecede kullanmayı, elektrik enerjisinde ithal doğalgaz kullanımını azaltmayı, elektrik üretiminde kömürün payını yüzde 25’ten yüzde 40’lara doğru çıkarmayı hedefliyor. Bu bağlamda ülkenin dört bir yanında sayısız kömür ocağı açılıyor, rödovans ihaleleri, türlü teşviklerle sektörde bir patlama yaşanıyor. Üstelik halihazırda işleyen 22 kömür bazlı termik santrale ilave olarak 80 dolayında yeni kömürlü termik santralin inşası izin veya planlama aşamasında. Soma Yırca’da tanık olunduğu gibi zeytinliklerin, verimli tarım arazilerinin, meraların ve hatta orman alanlarının “kamu yararı” bahanesiyle “acele kamulaştırma” gibi uygulamalarla yok edilerek hükümete yakın şirketlerce kurulacak termik santrallere ya da madencilik faaliyetlerine peşkeş çekilmesi işte bu hedefin bir sonucu.  Hükümete yakın sayısız firmaysa madencilik ve enerji sektörlerine balıklama dalarak hükümetin bu tercihinin yarattığı ranttan alabildiğine büyük parçayı koparmaya çalışıyor. Bu gelişmenin en çarpıcı sonucuysa, Soma’da, Ermenek’te en acımasız biçimiyle açığa çıkan, Türkiye’nin maden kazaları sıralamasında Çin’i dahi geride bırakarak ilk sıraya yükselmesi.

Güvencesizleşme ve ekolojik kriz

Tüm bu gelişmeler, iklim krizinin etkilerinin insanlık ve canlı yaşamı açısından yakıcı bir tehlike oluşturduğunun ortaya çıktığı bir dönemde yaşanıyor. İklim krizinin müsebbibi fosil yakıt kullanımında radikal bir düşüş gerçekleşmediği koşullarda, iklim değişimini endüstri öncesi dönemden iki derecelik artışla sınırlama hedefi geçersizleşecek ve iklim değişiminin kontrolden çıkması kaçınılmaz hale gelecek. İklim krizinin kendisi önümüzdeki yüzyılın temel parametrelerini; siyasi, toplumsal art alanını belirleyecek. Önümüzdeki dönemde iklim krizi, yaşamın idamesi için temel oluşturan su, gıda gibi unsurlardaki krizin süreklileşmesi gibi parametreler üzerinden tartışılacak. İklim krizinin etkilerinin sınırlanamadığı koşullarda giderek daha otoriterleşen, daha göçmen karşıtı hale gelen siyaset biçimleriyle karşılaşılması pek muhtemel bir olasılık. Üstelik ekolojik krizin etkileri eşitsiz olarak yaşanıyor ve yaşanacak. Sermayenin sınırsız büyüme güdüsü ve doğanın döngülerinden bağımsız kısa vadeye odaklı işleyişinin yarattığı iklim krizinin faturası asıl olarak yoksullara ve canlı türlerine kesiliyor. Son otuz yıldır neoliberal saldırı karşısında toplumsal yapıları kırılganlaşan küresel güneyin yoksullarının iklim değişimi ve ekolojik krizin derinleşmesi sonucu maruz kalacakları basınca direnebilmeleri oldukça zor. Su kaynaklarının daralması, tarımsal üretimin düşmesi, çarpık hiper kentleşmenin yarattığı sorunlar, seller ve aşırı hava olaylarının yaygınlaşması, IMF ve Dünya Bankası kıskacında piyasalaşma ve metalaşma süreçlerinin alabildiğine derinleşmesiyle birlikte bu tür tehditlere karşı direnç kapasiteleri cılızlaşan bu toplumlar için neredeyse bir ölüm fermanı anlamına gelecek. Dolayısıyla iklim krizinin küresel adalet ve eşitlik ilkeleri temelinde çözümünün ilk durağı, gelişmiş kuzeyin iklim krizindeki tarihsel sorumluluğunu kabul ederek küresel güneye “ekolojik borucunu”  ödemesi ve kaynak ve teknoloji transferi aracılığıyla güneyin, düşük karbon izine sahip bir yoksullukla mücadele ve gıda ve suya ulaşım başta olmak üzere temel insani ihtiyaçların karşılanması stratejisi oluşturmasına katkı sunmasıdır.[14]

Dolayısıyla önümüzdeki dönemde iklim değişimi başta olmak üzere ekolojik krizin giderek ağırlaşan sonuçlarına direnme ve bu sonuçların eşitlikçi bir şekilde paylaşılmasının tek yöntemi piyasanın dizginsiz egemenliğine karşı ekolojik ve toplumsal olarak adil, eşitlikçi ve sürdürülebilir bir yönelime girmek. Küresel eşitlik ve adalet ilkeleri çerçevesinde, ekolojik krizin sonuçlarını eşitlikçi bir şekilde paylaşmanın tek yolu, müşterekleştirme çabalarını neoliberal kapitalizme karşı bütünlüklü bir direnişin parçası kılabilmek. Böylesi bir yönelimin temel şartlarından biri de serbest pazar temelli, ihracat yönelimli, petrol ve kimyasal yoğun, toprak yoğunlaşması ve monokültüre dayalı endüstriyel tarım rotasını terk etmekten geçiyor. Bunun yerine aile ve/veya kooperatiflere dayalı küçük tarımın geliştirilmesi hem, gıda başta olmak üzere, insani ve toplumsal ihtiyaçların adil ve eşit bir biçimde karşılanmasının önünü açacak hem de ekolojik bozulma tehdidine karşı başta toprak ve su olmak üzere doğanın korunmasını sağlayabilecektir. Ancak böylesi bir yönelim hem Türkiye’de hem de küresel ölçekte yoksulluk, kırdan kentlere göç, güvencesiz ve düşük ücretlere dayalı istihdam, ekolojik bozulma ve gıda krizinin önüne set çekebilir.

Çünkü ortak mallar aslında aşağıdakileri, yani kapitalizmin bizzat emeğinden başka satacak bir şeyi kalmayan -yani temin-i maişeti için elinde sadece emek gücü kalan- insanların sığınabildikleri alanlar, bir ölçüde piyasa dışı alanlar. Müşterekleştirme pratikleri, sadece doğanın savunulması anlamında değil, aynı zamanda özellikle sermayenin tahakkümünün bizatihi kurbanlarına, kendi kaderlerine egemen olma, kolektif özgüçlerine yeniden inanma potansiyeli sağlayacak ilişkileri de bize bugünden vermeye başlayacak.

Sonuç yerine

AKP’nin son 15 yılda uyguladığı ucuz emeğe dayalı inşaat ve enerji yatırımları odaklı karbon yoğun büyüme programının toplumsal ve ekolojik açıdan sürdürülemez olduğu giderek daha çıplak biçimde açığa çıkıyor. Ekolojik krizin ve iklim değişiminin etkilerinin giderek daha görünür olduğu bir bağlamda küçük ölçekli tarımın insanlığın ihtiyaç duyduğu ekolojik, biyoçeşitliliği geliştiren, yerel, sürdürülebilir ve toplumsal olarak adil bir tarımsal üretime yönelmesindeki önemi gittikçe daha gür bir biçimde ifade ediliyor.  Küçük ölçekli tarımın verimsiz ve geri olduğuna ilişkin egemen anlayışa rağmen araştırmalar bunların hem üretim açısından hem de toprağın, suyundaha etkin kullanımı ve biyoçeşitliliğin korunması açısından monokültüre dayalı endüstriyel tarımdan üstün olduğunu açığa çıkarıyor. Toprağı tüketen, tarımsal ilaç ve petrole bağımlı endüstriyel tarıma nazaran aile tarımının sağlıklı gıda ve tarımın devamlılığını sağladığını ve iklim değişiminin yol açacağı aşırı iklim koşullarına potansiyel olarak çok daha etkin biçimde uyum sağlayabileceğini sergiliyor.[15] Tarımsal küçük aile işletmeciliği kimyasalsız tarımsal üretimin uygulanmasına çok daha uygun bir üretim şekli oluşturmaktadır. Çiftçi-Sen’in ifade ettiği gibi ekolojik olarak sürdürülemez olan endüstriyel tarımın panzehiri küçük aile çiftçiliği olan bilge köylü tarımcılığıdır. Türkiye arazilerinin küçüklüğü ve kimyasallarla nispeten az kirlenmiş olması söz konusu sistemi uygulamak için avantaj oluşturmaktadır.[16]

Bu noktada elbette küçük üreticiliği tarih ve bağlam dışı bir biçimde romantize etme, özcülüğe kaçma tehlikesinden sakınmak gerekiyor. Küçük ölçekli köylü üreticiliği, tarımı rekabetçi piyasalara tamamıyla tabi kılan ilişkilerden kurtarıldığı ölçüde, üretici agroekolojik ilkeler çerçevesinde kendisine sağlanan kamu desteğinden istifade edebildiği ölçüde bu potansiyellerini gerçekleştirebilecektir. Unutmamak gerekiyor ki Türkiye’de küçük üreticiler uzun süre, kirli ve anti-ekolojik bir tarım yaparak belli bölgelerde toprakların kirlenmesinde rol aldılar. Öte yandan bugün toprağı ve suyu korumak için küçük aile tarımının yok edilmesi değil, desteklenmesi ve agroekolojik ilkeler çerçevesinde geliştirilmesi gerektiği aşikâr. Çünkü küçük aile tarımı ile ekolojik zincir tahrip olmaz, doğadaki denge korunur. Endüstriyel tarım istihdamı azaltıcıyken küçük aile çiftçiliği ise istihdamı arttırıcıdır. Endüstriyel tarım biçimi gençleri çiftçilikten caydırıcı olduğundan kırın ıssızlaşmasını teşvik etmektedir.[17] Küçük ölçekli tarım, çiftçilerin toprağa, tohumlara, ve suya ulaşımına vurgu yapan gıda egemenliği kavramı çerçevesinde yerel üretim ve pazarlara, yerel üretim-tüketim döngülerine imkân veren ve bu bağlamda üreticilerle tüketicileri güçlendiren bir muhtevaya kavuşabilir. Üretken küçük ölçekli tarımın geliştirilmesi kırdan göçü durdurarak nüfusun birkaç mega kentte ekolojik ve toplumsal olarak sürdürülemez bir biçimde yoğunlaşmasına mani olacak bir üretim biçimidir.

(Bu makale Saha dergisinin Eylül 2015 tarihli 1. sayısında yayımlanmıştır.)

[1] Sibel Çaşkurlu, “Toprak gaspları”, Perspectives sayı 6, 26-30.

[2] Olcay Bingöl & Deniz Bayram, “Politik bir eylem olarak toprak gaspı” ttp://tr.boell.org/tr/2015/03/24/politik-bir-eylem-olarak-toprak-gaspi

[3] Bu sürecin kısa bir tasviri için Abdullah Aysu, “Türkiye tarımının serbest piyasaya uyarlanması ve küçük çiftçiliğin tasfiyesi”, Perspectives sayı 6, 14-21.

[4] Acele kamulaştırma kararlarını neoliberal yönetim ve hukuk rasyonaliteleri bağlamında anlamlandıran bir çalışma için bkz. Alp Yücel Kaya, “Piyasanın ‘Görünmez Eli’: Enerji Piyasası Kurulu Acele Kamulaştırma Kararları (2004-2012)”, Kampfplatz cilt 2, sayı 5, Şubat 2014: 13-44.

[5]Çiftçi-Sen : “Küçük Çiftçiler Ne istiyor”http://www.karasaban.net/ciftci-sen-kucuk-ciftciler-ne-istiyor/

[6] Ali Ekber Yıldırım, “Tarımda strateji belgeleri ve gerçekler”, Perspectives sayı 6, 22-25.

[7]Bu duruma bir örnek olarak Denizbank’ın kredi borçlarından dolayı köylülerin ipotek ettiği Sakarya’nın Kocaeli ilçesine bağlı 4 köy, arsa ve fındıklığa el koymasına ilişkin bkz. https://buyukakin.wordpress.com/2012/01/03/denizbank-bir-koye-el-koyup-satisa-cikardi/

[8] Yukarıda zikredilen bu genel eğilime bir ihtiyat payı vermek zorunlu. Bilhassa genç kadınlar içerisinde topraktan koparak, örneğin serada ya da komşu kent veya kasabada tezgâhtarlık, temizlik işçiliği gibi hizmet sektörünün alt kademelerinde çalışarak işçileşmeyi, toplumsal konumlarında olumlu yönde, kendilerini güçlendiren kılan bir gelişme olarak algılayan kadınlar da var. Koşulları son derece ağır olsa da bu kadınlar bunu köye ve köydeki iş yüküne tercih edebiliyorlar. Bu durumun oluşmasında, genç kuşaklar nezdinde tarımsal hayat ve uğraşların, hükümet politikalarının da etkisiyle, kent yaşamı ve uğraşlar aleyhine yaşadığı derin değer yitiminin ve belki daha önemlisi çiftçiliğin gelir getirici vasfının kaybolmasının da payı var.

[9] Buna rağmen hemşerilik ilişkilerinin bir anda tümüyle berhava olduğu sonucuna varmamak gerek. Örneğin aşağıda zikredilecek Soma raporunda, tütün tarımının tasfiyesinden sonra bile köylülük/hemşerilik bağlarının iş bulmada oldukça önemli olduğu belirtiliyor. Yine Ankara Üniversitesi Çalışma Ekonomisi Bölümü öğrencilerinin hazırladıkları 17-24 Nisan Soma Raporu’nda yakın zamanlarda madenlerde çalışmaya başlamış Kınıklı tütüncülerin birbirini tuttuğu ve birbirlerine sahip çıktıkları açığa çıkıyor. http://mulkiyehaber.net/?p=6485

[10]AKP’nin sosyal yardım politikalarının muhtevasına ilişkin önemli bir değerlendirme için bkz. Nazır Kapusuz, “’Makarna ve Kömürü’ Geri Almak”, Başlangıç sayı 1, Yaz 2014: 67-72.

[11]Türkiye kapitalizminde proleterleşmenin aldığı biçimler için bkz. “Tarımsal Dönüşüm ve Proleterleşme Süreçleri: Tarihsel bir Bakış”, Çağlar Keyder& Zafer Yenal, Bildiğimiz Tarımın Sonu Küresel İktidar ve Köylülük, (İstanbul: İletişim Yay. 2013): 137-168.

[12]Ali Bülent Erdem,“Bitkinin de ötesinde: Tütün” / http://www.karasaban.net/bitkinin-de-otesinde-tutun-ali-bulent-erdem/

[13]Soma’da meydana gelen işçi katliamının arka planı, kazanın oluşumu ve sonrasında yaşananlara ilişkin çok boyutlu bir değerlendirme için bkz. Boğaziçi Soma Dayanışması Gözlem ve Aktarım Ön Raporu Kasım 2014,

http://www.bogazicisomadayanismasi.boun.edu.tr/sites/default/files/Bogazici%20Soma%20Dayanismasi%20Soma%20Raporu_Kasim%202014.pdf

[14]Stefo Benlisoy, “İklim Krizi, Bir ‘Çıkış’ Stratejisi ve Ekososyalist Alternatif”, Başlangıç sayı 2, Sonbahar 2014; 153-170.

[15]Miguel A. Altieri, “Agroecology, Small Farms and Food Sovereignity” Monthly Review61, Temmuz-Ağustos 2009: 102-113; Peter Rosset, “Fixing our Global Food System Food Sovereignity and Redistributive Land Reform” Monthly Review61, Temmuz-Ağustos 2009: 114-128.

[16]Çiftçi-Sen : “Küçük Çiftçiler Ne istiyor” http://www.karasaban.net/ciftci-sen-kucuk-ciftciler-ne-istiyor/

[17]Çiftçi-Sen : “Küçük Çiftçiler Ne istiyor”http://www.karasaban.net/ciftci-sen-kucuk-ciftciler-ne-istiyor/

Bulunduğu kategori : Kızıl-Yeşil

Yazar hakkında

İlgili Yazılar