Duygu Öz ile Aydınların Diyarbakır ve Şırnak Ziyaretleri Üzerine -

 

Karşı Radyo: Merhaba, Toplumsal Dayanışma İçin Psikologlar Derneği’nden (TODAP) psikolog Duygu Öz ile beraberiz. Merhaba Duygu.

Duygu Öz: Merhaba.

Karşı Radyo: 30 Aralık’ta Barış için bir araya gelmiş 106 aydın olarak Diyarbakır ve Şırnak’a bir gezi düzenlediniz. Orada neler gördünüz, neler yaşadınız, biraz bahsedebilir misin?

Duygu Öz: Bahsedeyim, 30 Aralık’ta sivil girişimle 106 aydın-sanatçı ile oraya gittik. Her birimiz batıda yaşayan, savaşın etkilerine tanıklık eden, buradaki sesimizi yükseltmeye çalışan, bir yanıyla da oradaki tanıklıkları dinlemeye ihtiyaç duyan insanlardık. Ve çok hızlı bir araya geliş oldu ve onlarla beraber gittik Diyarbakır’a. Diyarbakır’da bir günlük bir program vardı önceden yapılandırılmış olan. İlk önce Sümer Park’ta bir program vardı belediyeyle ortak yapılmış. Orada Tahir Elçi’nin eşi Türkan Elçi, Rakel Dink açtılar o programı. Daha sonra yine Sur’da yaşayan, hem Sur’u boşaltmak durumunda kalan aileler hem oradaki esnaf bir arkadaş, oradaki bir mahalle muhtarı onların tanıklıklarını dinledik. Daha sonra o günkü program baro ziyareti ile devam etti. Baro’da da Tahir Elçi’nin dava süreciyle ilgili bilgi aldık. Ve bir yürüyüş gerçekleştirdik. O gün Gazi Caddesi açılmıştı, 106 kişi oraya gittiğimizde bunu öğrenmiştik. Oradaki insanlardan dinlediğimizde Gazi Caddesi’nin oraya gelen topluluk için açılmış olduğuydu. Biz oraya gittiğimizde silah sesleri, çatışma sesleri tabii bizim için yabancıydı. Oradaki insanlar bunun çok azalmış olduğunu söylüyorlardı o gün için. Ve biz bir yürüyüş gerçekleştirdik. Fiziksel bir müdahale olmadı ama tabii ki o psikolojik şiddet bir şekilde hissediliyordu. Orada yaşayan halkın tabii ki ciddi bir desteği vardı. Orada olmamızın ne kadar önemli olduğunu bize fark ettirdi bu. Daha sonra heyetten 6 kişilik bir grup valilikle görüştü, daha sonra belediyede Gültan Kışanak ve Fırat Anlı ile buluştuk ve barış sürecine dair neler yapabileceğimiz konusunda birlikte hep beraber forum şeklinde konuşabilme fırsatı bulduk. Daha sonra o grup geri döndü biz kaldık. Biz İzmir’den dört kişi Türkiye İnsan Hakları Vakfı Sağlık Çalışanları Grubu olarak oradaydık ve ertesi gün sağlıkçıların Sağlık Emekçileri Sendikası’nın (SES) çağrı yaptığı iki günlük bir etkinlik programı vardı. Buna katılmak üzere orada bulunduk 31 Aralık’ta. Ve sabah tekrar belediyeye gittik. Belediyede “Barışa Yürüyoruz” ekibiyle Bodrum’dan başlayan, biliyorsunuz barışa dair bir yürüyüş vardı, yine etkili bir örgütlenmeyle. Orada arkadaşlarımızla buluştuk. Yine belediyede sevgili Belediye Başkanları ile beraberdik. Daha sonrasında bir yürüyüş gerçekleştirilecekti. İlk önce zaten polis izin vermedi, sonra görüşüldü ve yürüyüş başladı. Bu arada onun öncesinde bir gün önce Cizre’de özel harekat polislerince yaralı bir kadına yardım ederken öldürülen SES üyesi aynı zamanda İnsan Hakları Vakfı gönüllüsü sağlık çalışanı arkadaşımızla ilgili bir basın açıklaması yapıldı ve ardından bu yürüyüş başladı. Bu yürüyüş başlamadan önce zaten ses bombası attı polis. Hakikaten provokasyonun nasıl bir şey olduğunu görmemiştim. Ancak kitle gerçekten çok iyi bir şekilde yönetti bu süreci. Oradan kimse ayrılmadı. Oradaki polisin bu tarz provokasyonlarına aşinaydı. Daha sonra yürüyüş başladı ve çok kısa bir mesafe yürüdükten sonra tekrar bir ses bombası atıldı ve ardından korkunç bir müdahale ile karşılaştık. Herkes tabii ki bir yerlere sığındı. Ben de Galeria AVM’ye sığınanlardandım. Buraya çok ciddi bir özel harekat polisi müdahalesi ve ardından gözaltılar oldu. 4 arkadaşımız gözaltına alındı, bunlar Bodrum ekibindendi. Zaten gözaltına alınırken de bunları iyi bir şekilde gözetiyorlardı. Seçerek aldılar insanları, 4 gün boyunca gözaltında kaldılar. Bu çok ciddi bir psikolojik şiddetti. Çünkü bir yanıyla çok büyük bir yürüyüştü ve aynı zamanda batıdan oraya giden insanların önünü kapatmak için de zaten başka bir alternatifleri olduğunu düşünmüyorum. Verdikleri mesaj çok netti. “Buraya gelirseniz gözünüzün yaşına bakmayız!” Çünkü gerçekten korkuyorlar. Batı ile doğunun birleşmesinin onları ne kadar ürküttüğünü aslında bir kez daha görmüş olduk. Sonrasında tabii ki Aziz’in de öldürülmesiyle beraber SES’in yaptığı programda bir değişiklik oldu ve biz o akşam Şırnak’a doğru yola çıktık. Tabii ki arzumuz hem Aziz’in cenazesini alabilmek hem ailesine ve arkadaşlarına taziye ziyaretinde bulunabilmekti. Ama durum orada hiç böyle değil. Şırnak Devlet Hastanesi’nin önünde bir basın açıklaması gerçekleştirdik. Çünkü devletin istediği sessiz sedasız bir şekilde ölülerinizi gömündü… Ve Aziz’in ailesi zaten Cizre’de ve çıkamıyorlar. Cenazelerin alınmasına ve Cizre’ye gömülmesine asla izin vermiyorlar. O yüzden biz Şırnak’ta bir basın açıklaması gerçekleştirdik. Ertesi gün de farklı bölgelerden sağlık çalışanları oraya geldi. Orada bir toplantı yaptık sürecin gidişatına ve yapılabileceklere ilişkin, sağlık çalışanları olarak yapabileceklerimize ilişkin. Sonrasında da Diyarbakır’a döndük. Diyarbakır’da sağlık çalışanlarının nöbeti var belediye önünde. Sağlık çalışanları her gün dönüşümlü bir şekilde nöbet tutuyorlar, barış nöbeti. Ona katıldık. Yine aynı akşam, cenazelerini alamayan aileler var biliyorsunuz, Sur’da cenazesi olan çocukları öldürülen 3 aile açlık grevine başlamışlardı İHD’de. O gün başladılar ve oraya bir ziyarette bulunduk. Sonrasında o gün içerisinde yine gözaltında olan arkadaşlarımızla ilgili baro avukatlarıyla bir aradaydık. Sonrasında biz döndük. Ertesi gün gözaltında bulunan arkadaşlarımız serbest kaldı ve tutuklama talebiyle sevk edilmişlerdi. Bu oldukça kaygı vericiydi. Tutuklamak için çok aradılar ama bir gerekçe bulamadılar. Biz de bu şekilde çeşitli tanıklıklarla İzmir’e döndük.

Karşı Radyo: Peki halkın morali nasıl orada? Bakışları nasıl, neler anlatıyorlar? Batıdaki insanların oraya bakışıyla oradaki insanların oraya bakışı arasında muazzam bir fark var. Tabii bu memlekette bir duygu bölünmesi yaratıyor aslında. Biraz bu durumun nasıl aşılabileceğiyle ilgili görüşlerinden bahsedebilir misin?

Duygu Öz: Nasıl aşılabilir sorusunun yanıtını aldığımı baştan söyleyebilirim sanırım. Oraya gittiğimizde en çok duyduğumuz şey şuydu: “Bizi onların silahları değil, batının sessizliği öldürecek…” Bunu çok fazla insandan duyduk ve hakikaten bizlere çok söz bırakmayan bir sözdü. Tabii ki batıda yaşayan insanlar için yabancılaşma yaşayabilmenin hala aralığı var ama orada savaşın içindeyken o işgalin içindeyken insanlar için bu çok mümkün değil. O yüzden muazzam bir fark var. Bir yanıyla direnişe inanıyorlar ve bunun kazanımla sonuçlanacak olması ciddi bir motivasyon ama çok ciddi kayıplar var. Ve böylesi bir barış sürecinden sonra bu noktaya gelinmiş olması çok ciddi bir hayal kırıklığı ve öfke yaratıyor. Çok yoğun bir öfke var bir yanıyla. Çok anlaşılabilir bir öfke. Bir yanıyla çok yalnız kaldıklarını düşünüyorlar, gerçekten yalnız bırakılmış da bir hal var. Bir kopuş da yaşanıyor gerçekten. Tabii ki bizlerin orada olması bir yana bizlerin burada yaptığı şeylerin kıymetli olduğunu, ne kadar ihtiyaçları olduğunu defalarca söylediler. O yüzden bizler burada eylemler yapıyoruz ve bir kısmı çok küçük oluyor ve moral bozukluğuna sebep oluyor. Ancak bu küçük küçük olan eylemlerin de ne kadar önemli olduğunu yeniden hatırlamamıza sebep oldu bizim. Çünkü buna çok büyük ihtiyaç var. Biz bunları zaten sürekli dillendiriyoruz. Milletvekillerinden de çok duyduğumuz bir şeydi. Ancak sizlerin dillendiriyor olması çok önemli. Bunu her kanaldan sendikalar yoluyla, meslek örgütleri yoluyla, insan hakları örgütleri yoluyla, uluslararası kamuoyuna taşıyabildiğimiz kadar taşımak… Hakikaten her kanalın ne kadar kıymetli olduğunu, ne kadar önemli olduğunu, ne kadar yaşamsal olduğunu aslında yeniden görmüş oldum orada. Tabii ki durum oldukça kötü ve çok ciddi travmatize olmuş durumdalar ve bu devlet eliyle yaşatılan bir travma, insan eliyle yaşatılan bir travma. Ruh sağlığı çalışanları olarak çalıştığımız diğer alanlara da hiç benzemiyor yani. Depremde, selde çok daha anlaşılıyor ama burada devlet şiddetinin çok yoğun olduğu bir yerde yaşanan travmanın etkileriyle başa çıkmak çok daha zor. Çok daha uzun vadeli ve kuşaktan kuşağa da aktarılan bir durum… Bu makasın bu kadar açılıyor olmasından ötürü onlar da çok tedirginler, özellikle belli yaş üstü olan insanlarla konuştuğumuzda şunu duymak çok mümkündü yani. “Bu kadar yaklaşmıştık biz şu an benim çocuklarım çok öfkeli ve onların öfkesinden hakikaten ben de korkuyorum.” diyen, “Buna gerek olmamalıydı.” diyen çok fazla insan var ve evet bu makas daha da çok açılırsa hepimiz bunun altında kalacağız. Tüm halklar olarak bunun altında kalacağız. O yüzden çığlıklarımızı birleştirmeye her zamankinden daha çok ihtiyacımız var.

Karşı Radyo: Teşekkür ediyoruz Duygu.

Duygu Öz: Ben teşekkür ediyorum, size de iyi yayınlar diliyorum.

Bulunduğu kategori : Dâhiliye

Yazar hakkında