dünyanın tüm “meydan”ları – aslı özgen tuncer -

 

Meydan, 2011’in ilk aylarında Mısır halkının Tahrir Meydanı’nı işgalinden başlayarak Temmuz 2013’e uzanan süreçte yaşananları perdeye taşıyor. Film, odağına aldığı 4 karakterin kişisel deneyimleri üzerinden Mısır devriminin dinamiklerini yansıtmayı hedefliyor.

Meydan, bir elektrik kesintisiyle başlıyor. Tüm Kahire’nin karanlığa gömüldüğünü ve Mısırlı bir gencin mum yaktığını görüyoruz. Bu, filmin başkahramanı Ahmet’le tanıştığımız ilk an oluyor. Küçüklüğünden beri Mübarek rejiminin baskıları altında ve yoksulluk içinde yaşamış olan Ahmet, tüm bunlara yeter demek için sokağa çıktığında, kendisi gibi hisseden milyonların olduğunu görünce cesaretleniyor, güçleniyor, ümitleniyor. Bir sonraki sahnede halk işgalindeki Tahrir’in yukarıdan çekilmiş görüntüsünde gözümüze ilişen yüzbinlerce turuncu ateş, Ahmet’in yaktığı mumu çağrıştırıyor ister istemez. Ahmet gibi milyonlarca kişinin Tahrir’de yan yana, omuz omuza çoğaldığını, mücadelenin ateşini yaktığını görüyoruz. İşte Meydan böyle başlıyor.

Mısır kökenli Amerikalı yönetmen Jehane Noujaim’in ikinci filmi Meydan, Ocak 2011’den Temmuz 2013’e kadar olan çalkantılı süreci, birlikte hareket eden 4 devrimci arkadaşın kişisel tanıklıkları üzerinden anlatıyor: Ahmet, aktif siyasetin içinde olmayan, fakat temel hakları talep etmenin siyasetin ta kendisi olabileceğinin tecessümü, yirmili yaşlarında bir genç. Mecdi, orta yaşlarda İhvan üyesi bir aile babası. Siyasi bir mültecinin oğlu olan Halit, hayatının çoğunu İngiltere’de geçirmiş ünlü bir aktör. Gruptaki tek kadın Ayda ise genç bir sinemacı ve fotoğraf sanatçısı. Bu çekirdek kadroya kimi zaman bir de ünlü müzisyen Rami dahil oluyor. Sayıca yaklaşık 15 milyon olduğu tahmin edilen bir halk kitlesinin sokağa döküldüğü ilk ânların coşkusunu, Hüsnü Mübarek’in istifasının ardından meydana hakim olan zafer duygusunu, Müslüman Kardeşlerin artan görünürlüğüyle birlikte gelen akıl karışıklığını, Mursi’nin diktatörleşen başkanlığı karşısında duyulan endişeyi, yeniden haklarını talep etmek için meydana koşanların inancını, öldüresiye yapılan saldırıların saldığı dehşeti ve işkencelerle hırpalanan bedenleri onların gözünden izliyoruz. Temmuz 2013’te ordunun yönetime yeniden el koymasıyla isyandaki halkın taleplerinin hâlâ karşılanmadığı, rejim değişikliğinin gerçekleşmediği ve bu süreçte yönetime gelenlerin müesses sistemi devam ettirmekten başka bir şey yapmaması sebebiyle tatminsizlik ve kandırılmışlık duygusunun hakim olduğu bir anda son buluyor film. Fakat tüm bunlara rağmen mücadele ruhunun devam ettiği ve edeceği tonu kuvvetle hissettiriliyor. Aslında bu bir son değil, zira hiçbir şeyin sona ermediğini, mücadelenin devam etmekte olduğunu biliyoruz. Meydan’ın en önemli başarılarından biri de burada yatıyor: oldukça sancılı bir süreci mağdur, mazlum ve karamsar bir ruh haline kapılmadan, hep mücadeleci ve coşkulu bir üslupla aktarıyor. Yeniden meydanları ele geçirmek arzusu film bittikten sonra izleyicide baki kalıyor.

açık arşiv olarak internet

Meydan’ı son yıllardaki halk isyanlarının yarattığı atmosferde bir belgesel olarak ayrıksı kılan, bu konjonktürün hem ürünü olan hem de alametifarikası haline gelen yurttaş gazeteciliği olgusunu, estetiğinin bir parçası yapması. Bir belgesel olarak Meydan, anlatımını, dünyanın birçok yerinde patlak veren isyanların ortak diline dönüşen amatör görüntüler, sosyal medya çağrıları ve internette paylaşılan kişisel tanıklıklar üzerine inşa ediyor. Hatırlayalım, Mısır devrimi sosyal medyanın toplumsal kalkışmalardaki rolünün belki de en görünür şekilde hissedildiği anlardan biri olmuştu. Tahrir Meydanı’na Facebook’tan yapılan çağrıyı da Meydan’da bir kez daha görüyoruz. Çatışmaların en yoğun yaşandığı zamanlarda, direnişçiler arasındaki iletişimi koparmak adına ülkede Twitter kesintiye uğratılmış, telefonla tweet atmak hayatımıza ilk o zamanlarda girmişti. Mısır’da 2011’den önce de rejimin dayatmalarıyla uyuşmazlığın ve siyasi tartışmaların mecrası olarak internet önemli bir yer tutuyordu. Siyasi içerikli bazı internet sitelerinin sahiplerinin hedef alındığını veya tutuklandığını öğreniyorduk. Ancak Facebook gibi bir sosyal mecranın 2009 yılındaki yükselişiyle siyasi tartışmaların görünürlüğü iyice artmış oldu. Meydan, milyonların sokağa dökülmesinde sosyal medyanın böyle siyasi bir amaçla kullanımının etkisine vurgu yapıyor. Bilgisayarlar, akıllı telefonlar kadrajda yerini alıyor hep. İnternette paylaşılan videolar hem yaşananları tüm dünyaya duyurmanın hem de belgelemenin, arşivlemenin bir yoluna dönüşüyor. Yönetmenin kamerası da, birçok arşiv veya belgesel görüntüyü bize bilgisayar ekranındaki YouTube’a odaklanarak aktarmayı seçiyor. Yani son yıllardaki toplumsal hareketlerin ortak diline dönüşen kişisel kayıtlar ve tanıklıklar Meydan’ın belgesel estetiğini oluşturuyor. Temel malzemesini yurttaş gazeteciliğinden alıyor film.

kişisel ile toplumsal arasında

Böylesi büyük bir toplumsal bir olayı kişisel tanıklıklar üzerinden anlatmayı seçmek kuşkusuz iki sonuç doğuruyor. Bu sayede film, büyük laflar söylemekten imtina ediyor ve didaktizmden uzak duruyor. Bu bakımdan mücadelenin içinden kişisel tanıklıklara odaklanması oldukça değerli. Fakat filmin odağındaki bu arkadaş grubunu, Tahrir’e çıkan halkın bir tür mikrokozmozu olarak değerlendirmek gibi bir tehlike de mevcut. Filmin bunu amaçlayıp amaçlamadığını söylemek zor. Fakat son analizde, kişisel öykülerin toplumsal hareketle olan bağını kurmakta yetersiz kaldığını belirtmek mümkün. Örneğin bir sahnede Ayda, meydandaki tüm insanların farklı görüşlerde olduğunu fakat bunları unutup hepsinin tek bir amaç için bir araya geldiklerini belirtiyor: rejim değişikliği. Lakin filmde bu amaç, son kertede “insanca yaşamak” gibi içi her türlü doldurulabilecek ve somuttan uzak bir yere sürükleniyor. Evet, insanca yaşama talebi ortak bir payda olabilir; fakat insandan ne kastettiğimizin içini somut taleplerle doldurmaktan imtina ettiğimiz ve “insan” kavramının nasıl üretildiğini sorgulamadığımız sürece yüzeysel bir hümanizmden öteye geçmek zorlaşıyor. Devrim ve toplumsal mücadele gibi süreçleri perdeye taşıyan filmlerin de genellikle “ortalama” seyirciyi yakalamak hedefiyle böyle bir diskura sığınması az rastlanılan bir durum değil. Bunun bir duruş sorunu olduğunun farkına varmak ve sinemadan, belgeselcilikten daha fazlasını talep edebileceğimizi hatırlamak gerekiyor. Özetle, Meydan çok değerli bir şey yapıyor ama yine de yarattığı duygusal coşkunun örttüğü, filmde yer bulmayanların yokluğu da düşündürücü.

Aynı noktadan hareketle, Ahmet, “ihtiyacımız olan şey bir lider değil, vicdan” dediğinde, hak mücadelesi anlatılarında vicdanın kestirme bir kavram olarak ilk kez karşımıza çıkmadığını biliyoruz. Oysa vicdan kavramı, hem son derece tartışmalı hem de yine insan kavramı gibi hayli muğlak bir nosyon. Bu tip soyut kavramların, nasıl üretildikleri ve ne üretmek için kullanıldıkları gibi tahlillerin yokluğunda beylik laflar olmaktan öteye geçemediğini teslim etmek gerekiyor. Buradan bakınca, filmin somut taleplere yeterince yer vermediği iyice belirgin hâle geliyor. Evet; rejimin baskıları, yoksulluk, adaletsizlik, yolsuzluk, gizli polis gibi dertler birçok kez ifade ediliyor. Fakat bunlara karşı ses yükselten sıradan vatandaşlar olduğu kadar, bunların nasıl ortadan kaldırılacağına ve yerine ne olması gerektiğine dair ortaya konan somut talepler de kuşkusuz Mısır’daki sürecin önemli bir parçasıydı. Tüm başarısına rağmen, eğer eleştirilecekse bu bakımdan sağlam bir eleştiriyi hak eden Meydan, sürmekte olan Mısır devrimini sadece Tahrir’deki bu 4 arkadaş üzerinden anlatırken aslında kişisel ile toplumsal arasındaki bağı kurmakta zayıf kalıyor. Tahrir’in işgalini ve Mübarek’i istifaya sürükleyen süreci spontan bir kalkışma ile açıklamakla neredeyse yetiniyor. Daha önce de söylediğimiz gibi, sosyal medya çağrılarıyla sokağa çıkanların da aralarında bulunduğu, hiç de azımsanmayacak bir kitlenin devrimin bir parçası olduğu biliniyor. Fakat grevlerde ifade bulan işçilerin somut talepleri veya eğitim sistemi ve müfredatta değişiklik için mücadele veren öğrenci hareketleri yahut maaşlardaki orantısızlığın giderilmesi için yapılan işyeri işgalleri gibi son derece somut toplumsal olaylar Meydan’da hemen hemen hiç yer bulmuyor.

Oysa, örneğin Mostafa Omar’ın bahsettiği gibi Mübarek’in istifası birçok kentte coşkuyla karşılandıysa da, ardından Meydan’da bahsedildiği gibi bir “eve dönüp bekleme” hâli olmamış, işçilerden öğrencilere hatta Kıptnde de yarıştı. dalında bu senenin Akademi Ödülleri’î azınlığa kadar birçok kesim somut talepler ortaya koyarak örgütlü mücadelelerini sürdürmüştü. Mübarek’in gidişi aslında Tahrir’deki birçok kişi için devrimin sonu değil başlangıcıydı.[1] İstifadan saatler sonra ülke genelinde hem kamu hem özel sektör emekçileri greve gitmiş, eylemi bırakmamışlardı. Tüm bu süreçte karşılanmayan ve karşılanmadığı için öfke doğuran somut taleplere dair bir şey görmüyoruz Meydan’da. Bu bakımdan Ahmet’in filmde sıklıkla bahsettiği gibi, Mübarek’in gitmesini bir başarı ve bir sonuç addederek kandırılmış hisseden sınırlı bir kesim olduğunu belki de bir kez daha hatırlamak gerekiyor.

dünyanın tüm meydanları

Geçtiğimiz yıllarda dünyanın birçok yerinde patlak veren isyanlarda kentin kamusal alanlarında mücadele vermek kuşkusuz çok şey öğretti. Parklarda, sokaklarda, meydanlarda yan yana ve omuz omuza birleşince dayanışmadan doğan gücün farkına vardık ve ertesi gün hepimiz yeni biriydik. Tüm farklılıklarını da tespit etmeyi atlamadan, bizim Gezi’de hissettiklerimizle Ahmet’in Tahrir’de çadır kurduğu günlerde hissettikleri arasında belli bir paralellik olduğu aşikar. Meydanlarda verilen mücadelenin bu dönüştürücü etkisine dair de okunabilecek bir ifadesi var yönetmen Jehane Noujaim’in. Şöyle diyor, “Filmin adı meydan çünkü dünyanın birçok yerinde meydanlar var ve halklar taleplerini ifade etmek için bu meydanları işgal etmeye başladılar. Bu içinde yaşadığımız zamanın ruhu ve özellikle genç kuşak bu ruhun taşıyıcısı,” ve ekliyor, “Kahire’de olanlar ile Yunanistan’da veya Arap Baharı’nın başka ülkelerinde yaşananların bir ortaklığı var.” Meydan bu mücadelelerin bir bileşenini kişisel tanıklıklar, yaşanan tartışmalar, akıl karışıklıkları, gösterilen kararlılık ve duygu geçişleri gibi karmaşık süreçleri de içine katarak belgeliyor ve bu bakımdan çok önemli bir iş yapıyor. Birçok sahnede Gezi ile benzerlikler kurmaya müsait noktalar, kuşkusuz o günleri deneyimlemiş olanlar için ayrı bir değer taşıyor. Gezi’den tanıdık olduğumuz birçok öğenin Tahrir’de de yaşandığını gördüğümüzde gülümsüyoruz: meydanda kurulan çadırlar, ortak sofralarda yenen yemekler, revir noktalarına el birliğiyle taşınan yaralılar, hep birlikte girişilen temizlik, sokakta üretilen müzik, dans, dayanışma…. Kuşkusuz dünyanın birçok yerinde benzer mücadeleler verenlerden öğrenecek çok şeyimiz var. Bu bakımdan Meydan kıymetli bir film. Ve elbette bizim de anlatacak bir hikayemiz, devam eden bir mücadelemiz olduğunu kuvvetle hissettiriyor ve kendi coşkumuzla baş başa bırakıyor.

Meydan’ın Sundance’te ve Toronto Uluslararası Film Festivali’nde Seyirci Ödülü’ne layık görüldüğünü unutmadan ekleyelim. Yönetmen Noujaim, geçtiğimiz günlerde Amerikalı Yönetmenler Birliği tarafından yılın en iyi belgesel yönetmeni seçildi. Film, en iyi belgesel dalında bu senenin Akademi Ödülleri’nde de yarıştı.



[1] Mübarek’in istifasının hemen ardından şekillenen süreci içeriden anlatan Mostafa Omar’ın bahsi geçen makalesi şu linkten okunabilir: http://www.internationalviewpoint.org/spip.php?article2396

Bulunduğu kategori : Ruhun Gıdası

Yazar hakkında

İlgili Yazılar