devrimin güncelliği ya da antikapitalist bir başlangıç – foti benlisoy -

Gyorgi Lukács’a göre Lenin’in düşüncesinin ayırt edici vasfı, emperyalizm ve savaşlar devrinde dünyada ve Rusya’da yaşananları, ‘devrimin güncelliği’ perspektifinden kavramasıdır. Yani kısacası, devrimi sürekli bizimle olan aktüel bir ihtimal olarak ele almasıdır. Lukács açısından, Bernstein tipi revizyonistlerle Kautsky tipi ‘ortodoksları’ birleştiren husus, devrimin bu evrensel güncelliğini yadsımalarıdır. Şöyle yazar Lukacs: “Kaba bir Marksistin gözünde burjuva toplumunun temelleri o kadar sarsılmaz bir sağlamlıktadır ki, bu temellerin son derece göze çarpan biçimde sarsıldığı anlarda bile yalnızca ‘normal’ duruma dönülmesini diler, burjuva toplumunun bunalımlarını geçici olaylar olarak görür ve böyle zamanlarda bile mücadeleye kesinlikle yenilmez olan bir kapitalizm karşısında akıl dışı ve sorumsuz bir isyan olarak bakar.”

Oysa Lenin devrimi, bir gün mutlaka varılacak olan güneşli güzel yarınlara dair muhayyel bir ufuk olarak değil, aktüel bir mesele olarak kavrar. “Devrimin güncelliği, tek tek her günlük sorunun, toplumsal tarihsel bütünün somut bağlamı içinde ele alınması, bunların proletaryanın kurtuluş momentleri olarak incelenmesi demektir. (…) Bu ise yalnızca, günlük her sorunun –günlük sorun olarak bile- aynı zamanda devrimin temel sorunu olduğu anlamına gelir.” Yani devrim artık bir teorik soyutlama değil, günün meselesidir, her günlük sorun devrimle, devrimci olanakla bağlantılıdır. Lenin’den oldukça farklı bir terminoloji kullanan Walter Benjamin’in deyimiyle, “bu gelecek içerisinde her an, Mesih’in geçebileceği küçük kapı”dır artık. Mesihçi kurtuluş, yani devrim, ancak güncel ve gerçekleşebilir bir mesele olarak kavrandığında onunla günlük mücadeleler arasında somut bağlar kurulabilir. Oysa bu ikisi arasındaki aktüel bağları kesmek, (‘eskilerin’ jargonunu kullanmak gerekirse) sağ oportünizmin evrimciliğine ya da sol oportünizmin maceracılığına varır ancak.

Elbette Birinci Dünya Savaşı yıllarında önce Rusya’yı, sonra da hemen bütün dünyayı sarsan devrimci kabarış döneminde değiliz. Dolayısıyla yukarıda Lenin ya da Lukács’a yapılan atıflar çoğumuza kendi güncelliğimizle ilişkisiz ve dolayısıyla da afakî gelebilir. Oysa unutmayalım, kapitalist krizin ekolojik krizle bütünleşerek burjuva medeniyetinin çok boyutlu bir buhranına dönüştüğü keskin bir dönemeçteyiz. Kriz kapitalist siyasal mimariyi alabildiğine kırılganlaştırıyor, geride bıraktığımız birkaç senede dünyanın dört bir köşesinde cereyan eden sosyal patlamaları, yığınsal düzeyde keskin radikal siyasallaşma süreçlerini ve kitleler nezdinde ani bilinç sıçramalarını mümkün kılıyor. Şu son birkaç yılda dünyanın birçok bölgesinde kitle mücadelelerinde yaşanan ve yeni bir ‘dalga’ olarak değerlendirilebilecek niteliksel sıçramayı bu bakımdan değerlendirmek ve dikkate almak gerekiyor. Son dönemde devrim kelimesinin tekrar tedavüle girmesini de medyatik bir abartma olarak değil, bu arka plan dâhilinde, yani radikal bir siyasal-toplumsal dönüşümün geniş yığınlar nezdinde yakıcı bir ihtiyaç olarak hissedilir olmaya başlamasıyla bağlantılı olarak düşünmek gerekiyor. Bu bakımdan Leninist ‘devrimin güncelliği’ perspektifinin yeniden hatırlanması, bilince çıkarılması gereken bir döneme giriyoruz, belki girdik bile.

Gezi direnişiyle “tarihin sonu” lafzının sonunu getiren bu yeni zamanların bir parçası olsak da kabul edelim, ‘devrimin güncelliği’ perspektifinden nasibimizi aldığımız pek söylenemez. Türkiye sosyalist hareketinin önemli bir zaafı, sosyalist toplumsal dönüşüm hedefi ile aktüel siyasal/toplumsal pratik arasında bir ‘geçiş’ mantığına sahip olmaması, ya da bu iki alan arasında köprüler oluşturmakta zayıf kalması zaten. Türkiye’de sosyalist hareketin antikapitalist perspektifinin zayıf oluşu ya da zaman içerisinde zayıflamış olması, bir ‘ devrimci kopuş’ mantığını öne çıkarmaması ve bu anlamda gündelik siyasal/toplumsal müdahale ile sosyalist toplumsal dönüşüm hedefi arasında bağ kuramaması, çoğu zaman onun esasında apolitik bir pragmatizme teslim olmasına yol açıyor. ‘Devrimin güncelliği’ perspektifini yitirdikçe sosyalist sol her önemli siyasal dönemeçte örgütsel ya da politik bağımsızlığını kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kalıyor, hâkim politik saflaşmaların yörüngesine sıkışarak ayırt edici iddiasını önemli ölçüde yitiriyor.

Aktüel mücadeleler devrimin güncelliği anlayışına yaslanmayınca ya ‘siyaset’ vurgusuyla ‘reel politik’ bir tutum takınıyor ve egemenler arası mücadeleleri mutlaklaştırıp bunlara dayanıyoruz ya da siyasi içeriğinden (yani kapitalizmden kopuş perspektifinden) arındırılmış bir toplumsal mücadele ve aktivizm anlayışıyla ‘dernekçilik’ olarak tanımlanabilecek bir anlayışı yeniden üretiyoruz. Siyasal kertenin, bütünlüklü bir siyasal müdahalenin gerekliliği tam da bu meselede aciliyet kazanıyor oysa. Toplumsal mücadeleler ile kapitalizmden kopuşu hedefleyen kurtuluşçu iddia arasında bağlantılar kurabilmek ancak siyasal dolayım ile mümkün zira. Toplumsal hareketler ile devrimci bir kopuş hedefi arasında köprüler inşa edecek bir bütünlüklü politik pozisyona, hatta adıyla sanıyla siyasal bir harekete ihtiyacın anlamı bu. Ancak böylece siyasetin kurumsal/parlamenter bir dar alana sıkıştırılmasına da, siyasetin STK’laşmasına da, siyasal olanı atlayıp toplumsal mücadelelerin tek belirleyici kılınmasına da karşı çıkmak mümkün olabilir.

Bunun için toplumsal direniş ve hareketler ile siyasal kerte arasında dinamik bir ilişkiyi tarif etmek, bugünün gündelik mücadeleleriyle sosyalist toplumsal dönüşüm hedefi arasında somut bağlar kuran antikapitalist bir zihniyetle eylemek elzem. Reel pratiğiyle, güncel politik pozisyonuyla sosyalist devrim ihtimali arasında bir bağlantı kurmayan, böylesi bir bağ kurmayı lüks ya da fazlalık addeden anlayışların kaderi, kendilerini müesses/hâkim siyasetin ‘radikal’ tınılı alt versiyonları haline getirmekten başka bir şey olamaz. Oysa bizim toplumsal direniş ve mücadeleler alanında tüm kıpırtıların üzerine titreyen bir iğneyle kuyu kazma sebatıyla, devrimci kırılma ve sıçramaların her an mümkün ve hatta gerekli olduğu bilincinden doğan bir aceleciliği bağdaştırmamız gerekiyor. Güçlü savunma mevzileri inşa ederken toplumsal güç dengelerinde ezilenler lehine kaymalara yol açacak ani karşı saldırılara muhtemel geçişlerin de hazırlığından kaçmamalıyız.

Sosyalistler için siyaset, Alan Badiou’nun deyimiyle, “hâkim düzen tarafından bastırılmış olan yeni bir ihtimali açığa çıkarmaya dönük, belli ilkeler etrafındaki kolektif eylemdir”. Bu anlamda sosyalist siyasetin, nihayetinde müesses nizamın güç ve siyasal söylemlerine yaslanan ya da bunları şu ya da bu adla da olsa yeniden üreten ‘reel politikçilik’ ile bağı yoktur. Dolayısıyla sosyalist hareketin hedefi, AKP’ye karşı mevcut (burjuva) kurumsal siyaset düzleminde bir ‘alternatif’ yaratmaya indirgenemez. Mesele kapitalist nizamın bastırdığı başka bir ‘ihtimalin’ bizzat ezilenlerin eylemleri içerisinde filizlenmesinin önünü açmaktan ibarettir. ‘Devrimin güncelliğinin’ anlamı budur; antikapitalist temelde bir yeniden ‘başlangıç’ ihtiyacının gerekçesinin de bu olduğu gibi…

 

Bulunduğu kategori : Sol

Yazar hakkında

İlgili Yazılar