Devrimci bir kötümserlikle… -

 

“Çok yüksek, dik ve daha evvel keşfedilmemiş bir dağa tırmanan bir insanı hayal edelim” diye yazar Lenin 1922 Şubatında. “Bu insanın görülmemiş zorluk ve tehlikelere göğüs gerdiğini ve aynı şeyi denemiş ondan öncekilerin çok daha ötesinde bir yüksekliğe vardığını, ancak dağın zirvesine hâlâ ulaşamadığını varsayalım” diye de devam eder. Lenin’in dağcısı bir noktada “kendini, seçtiği yol ve doğrultuda devam etmenin sadece meşakkatli ve tehlikeli değil, muhtemelen imkânsız da olduğu bir durumda bulur. Geri dönmeye, aşağı inmeye, belki daha uzun ama onu zirveye çıkartacak başka bir yol aramaya mecbur kalır. Daha önce hiç kimsenin ulaşamadığı bu yükseklikten iniş, hayali seyyahımız için tırmanıştan muhtemelen daha tehlikeli ve zor olacaktır -insanın ayağı kolayca kayabilir, bir tutunma noktası bulmak kolay değildir; yukarı tırmanırken, doğrudan hedefe giderken hissedilen o neşe yoktur. (…) Hatta daha önce görülmemiş bu yüksekliğe tırmanmış birinin böyle bir durumda kalınca moral bozukluğuna uğramaması da zordur.”

Bundan beş altı yıl önce Slavoj Zizek’in hatırlattığı bu pasajda Lenin, piyasa ve özel mülkiyete alan açtığı için birçoklarınca bir geri adım, daha öncesinin iddialı hedeflerinden bir ricat, hatta yenilginin dolaylı bir itirafı olarak nitelenen Yeni Ekonomi Politikası’nı (NEP) savunmak için bu dağcılık metaforunu kullanıyordu. Kullanırken de kısmi geri çekilişin, “zirveye daha doğrudan, daha hızlı ve daha cüretli bir biçimde tırmanışı sağlayacak güvenli bir sapağın” bulunması arayışının, daha dolambaçlı görünse de hedefe ulaştırabilecek “bir başka yolun” tutulması çabasının öyle kolay bir iş olmadığını hatırlatıyordu.

MANEVRA SAVAŞINDAN SONRA…

1 Kasım seçimleriyle biz de kendimizi, Lenin’in deyimiyle, seçtiğimiz “doğrultuda devam etmenin sadece meşakkatli ve tehlikeli değil, muhtemelen imkânsız da olduğu” bir durumda buluverdik. Seçimle birlikte, AKP’nin şahsında cisimleşen neoliberal otoriter rejime karşı (önce Gezi direnişiyle sokakta, sonra HDP aracılığıyla sandıkta) yürütülen bir “manevra savaşı” dönemi sona erdi. Bilindiği gibi bilhassa Gramsci’nin yazılarıyla gündeme getirdiği bu askeri metafor, yani “manevra savaşı”, stratejik bir niteleme olarak, siyasal güçlerin birbirleriyle güçlü savunma mevziilerinin olmadığı “muharebe meydanlarında” tabir caizse “kafa kafaya geldiği”, tarafların neredeyse bütün güçlerini seferber ettiği, geniş manevralara dayanan ve siyasal iktidarı hedefleyen bir siyasal çatışmayı tarif eder. Kabalaştırarak manevra savaşı, devlete yönelik doğrudan, yani cepheden bir saldırı olarak nitelenebilir.
Gezi direnişi, bizler açısından AKP’nin görece gerilemesi ve hegemonik kapasitesinin daralmasıyla karakterize olan kendine has bir manevra savaşının miladıydı. Bu dönemde en olumsuz dönemeçte dahi “tarihin” bir biçimiyle bizim safımızda olduğu, yani AKP’nin yavaş yavaş da olsa çözülmekte olduğu varsayımıyla hareket ediyorduk. İşte seçim sonuçlarının bizler için manası, Gezi direnişiyle başlayıp uzatmalı seçim sürecine uzanan bu siyasal çevrimin kapanması, yani AKP’nin yavaş ve göreli de olsa gerileyişinin (elbette cebir ve hileyi de içeren yollarla ve şimdilik kaydıyla) durdurulmuş olmasıdır. AKP’nin neoliberal otoriterizmi ciddi yaralar almış, ancak ona has muhafazakâr popülizmin baskıcı karakterini iyice pekiştirerek bu yaralarını geçici olarak sarmayı başarmıştır.
Kapitalist kriz ve uluslararası siyasal sistemdeki hegemonya bunalımının mevcut siyasal mimariyi dünya ölçeğinde kırılganlaştırıp istikrarsızlaştırdığı bir dönemde, yani siyasal belirsizliğin kural olduğu bir devirde önümüzdeki döneme ilişkin kolaycı kestirimlerde bulunmak elbette güç. Ancak AKP hükümetlerinde cisimleşmiş neoliberal otoriter rejimin baskıcı ve şefçi kapasitesi yüksek bir “hâkim parti” modeline doğru evrildiği, hatta bu durumun hiç değilse bir dönem için belli bir istikrar kazanacağı iddia edilebilir.
Ancak bu “istikrar” hakkında iki belirlemede bulunmak gerekiyor: Öncelikle gerek yukarıda kabaca anılan dünya durumu gerekse AKP iktidarının iç çelişkileri dolayısıyla zayıf ve nevi şahsına münhasır bir “istikrar” söz konusu olacaktır. İkincisi, Erdoğan mezhebi-etnik-kültürel başlıklarda polarizasyon ve hatta şiddeti bir yönetme ve denetim altına alma yöntemi addettiği için bu “istikrar”, öyle bildik istikrarlardan olmayacaktır. Zaten şu son bir haftada yaşananlar da, bu “istikrarın” ne menem bir istikrar olduğunun açık bir göstergesi. Şok saldırılarına dayanan ve “istikrarsızlıkta istikrarı” bir yönetme tekniği haline getiren bir otoriter-şefçi hakim parti rejimiyle karşı karşıyayız.

BİR BAŞKA YOL…

Süreklileşmiş istikrarsızlıkta istikrarın yarattığı karanlık, toplumsal muhalefet saflarında muazzam bir kafa karışıklığına, hatta demoralizasyona neden oluyor. Bu moral gerilemenin önüne geçilemezse, depolitizasyonun genelleşmesi, sinizm ve apatinin yaygınlaşması gibi çok olumsuz bir durumla karşı karşıya kalabiliriz.

Bu ihtimalin kuvveden fiile geçmesine mani olmak için, yenilgi atmosferini dağıtacak, direnişi anlamlı bir seçenek haline getirip yaygınlaştıracak, kazanmanın mümkün olduğunu gösterecek bir başka patika bulabilmeliyiz. Şimdi gereken, somut güç ilişkileriyle hiçbir bağı olmayan devrimci (hadi “lafazanlık” demeyelim) verbalizme yol vererek “saraya” hayali huruç harekâtları tasarlamak değil, sahici bir derlenmeyi ileride mümkün kılacak şekilde mücadele alanlarında o somut mücadelenin ihtiyaç ve çıkarlarına dayanan birleşik eylem zeminleri oluşturmaktır. Bu birleşik eylem ya da mücadele zeminlerinin kitle hareketine özgüven kazandıracak şekilde yaygınlaşması, muhtemel demoralizasyonun önüne set çekebilecek somut kazanımları hedeflemesi, AKP şahsında cisimleşen şefçi neoliberal otoriter rejime küçük de olsa darbeler indirilebileceğini pratikte gösterebilmesi temel önemdedir.

Yeniden bir manevra savaşına girmek için güç ve özgüven kazandıracak tahkimatı oluşturmamıza olanak sağlayacak mevzii savaşlarına hazırlanmamız gerekiyor.  Dolayısıyla da yukarıda bahsedilen birleşik eylem zeminlerini genel geçer sloganlar çerçevesinde değil de somut talepler etrafında, emekçi ve ezilenlerin acil ve yakıcı ihtiyaç ve çıkarları etrafında örgütlemek gerekiyor. Kazanımla taçlanabilecek somut mücadele programı ve talepler etrafında yan yana gelişleri hedeflemeliyiz. Önümüze gelmekte olan “657” ya da kıdem tazminatı gibi alanlarda birleşik mücadeleyle kazanılabilecek mevzii başarılar, sonraki daha büyük “manevraların” yolunu açacak sapaklar olabilir.

KARAMSARLIĞA SARILALIM

Lenin’in metaforuna geri dönersek, ulaşılan yükseklikten biraz aşağı inip bizi hedefe ulaştıracak bir başka patika arayışının, Lenin’in dağcısı gibi bizde de belli bir karamsarlığa yol açması mümkündür. Ancak karamsarlık,“devrimci” sıfatını haiz bir kötümserlik, tarihin “doğal” seyrine bel bağlayan bön bir iyimserlikten çok daha etkili bir siyasal müşevvik olabilir. Burada kastedilen, siyasetten, yani toplumsalı dönüştürme çabasından sarfınazar etmeye götüren bir bedbinlikten ziyade, dibinde durduğumuz uçuruma düşmemenin ancak aşağıdakilerin eylemleriyle mümkün olduğunu savunan aktivist bir kötümser duyarlılıktır. Michael Löwy’nin deyimiyle, “Bu kötümserlik elbette ki, olabileceklerin en kötüsünü boyun eğerek kabullenmek değildir. ‘Tarihin doğal seyrine’ güvenilmediği, herhangi bir galibiyet güvencesi olmaksızın akıntıya karşı yüzmeye hazırlanıldığı anlamına gelir. Devrimciyi harekete geçiren, hızlı ve kesin bir zafere dönük teleolojik inanç değil, canla başla ve sarsılmaz bir iradeyle mevcut düzenle mücadele edilmeksizin insan adına layık biçimde yaşanamayacağına dair derin kanıdır.”

Zor zamanlardayız. Hareket etmezsek, hep birlikte eylemezsek her şeyin olduğu gibi kalacağı, hatta yüksek bir ihtimalle daha da kötüye gideceğine dair bir “kötümserliğe” sarılmaktan imtina etmemeliyiz.

Bulunduğu kategori : Dâhiliye

Yazar hakkında

İlgili Yazılar