Devlet kapasitesizliği -

Devlet belki de sosyal bilimlerin üzerine en çok tartıştığı ve üzerinde en az uzlaştığı konudur. Devletin toplumdan -sınıflar benzeri toplumsal güç odaklarından- özerk olup olamayacağı ya da mistifiye edilip edilmediği soruları gibi birçok konu etrafında oldukça gelişmiş bir literatür oluşmuştur.

15 yıllık AKP iktidarında devletin geçirdiği dönüşümler de bu tartışmalara dair oldukça önemli veriler sunmaktadır. 1980 darbesi sonrası sınıf siyasetine son vermek için dizayn edilmeye çalışılan devlet mimarisi, AKP döneminde de aynı formülle oluşturulan burjuva hegemonyasıyla inşa edilmeye devam edildi. Ancak AKP’nin izlediği 15 senelik yol bize bazı kabulleri yeniden düşünme zorunluluğu getiriyor. Bu zorunluluk pek tabii her zaman vardır, ancak günümüzde oldukça kristalize olmuş bir şekilde, Demokles’in kılıcı gibi tepemizde sallanmaktadır. Devletin bütün eylemleri, devlete ait bir aklın ürünleri midir? Ya da devlet uyguladığı siyasetleri ne kadar yönetebilir?

Hakikaten, AKP’nin dizayn ettiği devletin kapasitesi nedir? Burada 15 Temmuz’dan ya da kolluk-yargı arasındaki diğer çatışmalardan bahsetmeyeceğim. Ben devletin kapasitesinin zayıflığının tam da içinden çıkamayacağı kadar kendisini gömdüğü güvenlik ihtiyacından ve patronaj ilişkilerinden gelmekte olduğunu iddia edeceğim. Yukarıdaki çatışmalar devletin gündelik işleyişindeki aksaklıkların sonuçlarıdır ve her gün bu aksaklıklarla yeniden üretilen devlet imajı ve aygıtı kendisini sürekli zayıflatmaktadır.

Özellikle AKP döneminde oluşturulan güvenlik paranoyası nedeniyle, devlet bütün kamu personelinin ideolojik bagajını kontrol etmeye çalışmaktadır. Bu da devlet makinesini çalıştıran dişlilerde uyumsuzluk yaratmaktadır. Devletin ideolojik tekleştirme ile çözmeye çalıştığı güvenlik sorunu, sürekli olarak öteki toplumsal grupların dışlanmasına neden olmaktadır. Bu da, devlet kapasitesinin temelini oluşturan, devletin topluma uzanmış kollarının bir bir boşa düşmesi demektir. Çünkü devlet, toplumun büyük kesimi için sadece sakınılması gereken bir yapı haline gelmektedir.

Memur memurun kurdu olunca

Zaten sınıfsal ilişkiler ve çelişkiler ile yapılanan devletin, böylesine bir uyumsuzluğu hep içinde barındırması bir istisna değildir. Ancak devletin bütün toplumu potansiyel terörist olarak görmesi, bu toplumdan kendi eleğiyle personel devşirmesi ve burada iktidar partisinin politik kıstaslarını referans olarak alması aradaki göreli uyumu da yok etmektedir. Çünkü tek referansın politik yönelim olduğu bir kurumlar bütününde artık beceriden bahsedilemez. Devlet içindeki her aktör bir sonraki eylemini, bir adım sonrasında kuracağı patronaj ilişkisinin niteliğine göre belirlemek zorundadır. Bu da yürütülmesi gereken işlerin yürütülemeyeceği bir oyun alanına neden olur. Yani aynı ideolojileri savunduğunu iddia eden memurlar birbirlerinin kurdu olurlar.

Bu nedenle, ideolojik olarak oldukça dar olan personel havuzu genişletilmek zorundadır. Böylece yıllardan beri uygulanan hakim ve savcılık için gerekli taban puan uygulamalarından vazgeçilmekte, polis-asker gibi kolluk güçleri için geçmişte aranan şartlar günümüzde lüks haline gelmektedir.

Aslında iktidar tam da buna zorunlu olduğu için kapasitesi azalmıştır. İlk olarak yegane güvenceli iş kaynağının devlet olduğu bir ülkede kamu personeli olmak milyonlarca kişinin talep ettiği bir konumdur. Bu kadroların kimlerle doldurulacağı, bu ayrıcalığa kimlerin sahip olacağı, iktidarın dayandığı tabanı doğrudan belirleyen şeydir. İktidar ideolojik olarak dar tuttuğu havuzu, nüfus olarak genişlettikçe potansiyel destekçilerinin sayısını arttırır. Bu ülkede meşruiyetin ilk göstergesi oydur. İkinci olarak da iktidar, ancak sonsuz şekilde kendine biat edeceği kişilerle kendini güvende hissedebilmektedir. Devletin ideolojik olarak gittikçe daralması da kapasitesini oldukça düşürmekte, birçok farklı toplumsal grup için meşruiyetini sorgulanır kılmaktadır. Böylece devlet aygıtını işleten kişiler türlü türlü oyunlarla iktidara yaranmaya çalışmakta, bu yaranma çabası da kamu kaynaklarının ne idüğü belirsiz amaçlara heba edilmesine yol açmaktadır.

İttifaklar ve ekonomi

Bu ilişki biçiminin bir benzeri de ekonomi politikalarında görülmektedir. Hükümetin 15 senedir neoliberal ekonomi politiğe uygun bir şekilde takip ettiği ekonomik teşvik politikaları hiçbir olumlu sonuç doğurmamıştır. Teşvik politikasının yapısal nedenlerinden de kaynaklanan bu durumun diğer yanı da teşvik dağıtma usüllerinden kaynaklanmaktadır. Teşvikler hiçbir zaman amaca uygun dağıtılamaz, dağıtıldıktan sonra da denetlenemez. Merdivenin her basamağında bir orta insanı devreye girer, devletin yeniden yapılandırılmasındaki güvenlik ve meşruiyet ihtiyacının en çok başvurduğu araç olan kayırmacılık bütün ilişkilere sirayet ettiği için telefonlar, ellere tutuşturulan küçük notlar mekanizmanın amaçlarını tasarlamaya çalışan aklın hesaplarını doğrudan bozar.

Kamusal alandaki korku virüsünden payını oldukça fazla alan devlet artık hamlelerini hiçbir neden-sonuç ilişkisi içinde yürütemez. Zaten güvenlik paranoyası ile toplumun büyük bir kısmını dışladığı için, bu sınırlı meşruiyetini bu teşviklerle sürekli ‘satın almalıdır.’ 15 yıllık iktidarı boyunca ekonomik teşvikleri sürekli politik ittifaklarına dağıtan parti, hiçbir teşviğin kamuya açıklanan hiçbir amaca ulaşmamasına rağmen bu politikaya da mecburdur. Bu teşviklerin doğuracağı yegane sonuç, gelir dağılımındaki adaletsizliğin daha da büyümesi, emekçilerin artan enflasyonla daha da yoksullaşması ve artan dolaylı vergilerdir. Demek ki; devlet, kamu personel rejimini nasıl esas olarak güvenlik-ideolojik bir formda yürütmek zorundaysa, ekonomi politikasını da ittifakların dağılmaması amacıyla yaptığı teşvikler yoluyla yürütebilir. Bu da geniş bir siyasa spektrumu olan bir devletin zıttı olan, belli politikalara mecbur kalmış böylece de güçsüzleşmiş devleti yeniden yeniden üretir.

Sonuç olarak ‘EVET’, bu mecburiyetleri olan devletin yeni hukuki formunu yasallaştırma çabasından başka bir şey değildir. Görüldüğü gibi, içine gömüldüğü ve devam ettirdikçe kendini zayıflatan güvenlik, patronaj, teşvik sarmalının de jure olarak devlet formunu biçimlendirmesi zorunlu hale gelmektedir. Şimdilerde OHAL’le ötelenen hukuki ve idari uyumsuzluk referandumla giderilmek istenmektedir. Halbuki referandum gittikçe zayıflayan devletin derdine derman olacak bir şey değildir. OHAL gibi o da aradaki sorunları ötelemekten başka bir şeye neden olamaz.

Ancak referandum sonucu ne olursa olsun, bu seçimin olumlu yönde etkileyeceği yegane aktör, amorf yapıdaki toplumsal muhalefettir. Çünkü rejim değişikliğini destekleyenlerin söylemleri ancak bir argümanla inşa edilirken, bu dayatmaya karşı çıkanların çok çeşitli argümanları vardır. Hem de bu referandum atmosferi ne zamandır durağanlaşmış politik örgütlenmelerin kendi iç çatışmalarını barışçıl bir yolla çözebilecekleri bir siyasi konjonktür de yaratmaktadır. Aynı zamanda rejim değişikliğinin yakın Türkiye tarihinin en can alıcı meselelerinden biri olması ve bu meselenin herkesi bir şekilde politika üzerine eğilmek zorunda bırakması yeni ilişkiler kurabilmenin imkanlarını açmaktadır. Tekleşen ve tekleştiği için güçsüzleşen, kendini sürdürmek için de bu tekleşmeye artık mecbur olan iktidar, karşısında çoklaşan ve çoklaştıkça güçlenen, iktidarın tekleşmesine karşı zorunlu olarak çoklaşmaya devam eden bir toplumsal muhalefetin katalizörü olmaktadır.

Evet, referandum sonucu Türkiye için hayati önemdedir referandumda yürütülecek muhalefet de hepimize can suyu olacaktır.

Bulunduğu kategori : Dâhiliye

Yazar hakkında