Deniz Parlak: “Erdoğan rejimi dini otoriteyi kullanarak toplumun yeniden inşasını hedefliyor” -

  1. Ayasofya’nın camiye çevrilmesi Türkiye’de dinin araçsallaştırılması ve siyasetin dinselleştirilmesi açısından nasıl bir önem arz ediyor?

Ayasofya’nın müze statüsünden Danıştay kararıyla çıkarılarak yeniden bir cami olarak açılması yaklaşık yirmi yıllık AKP iktidarının İslam’la kurduğu ilişkinin en göze göründüğü simgesel siyaset hamlelerinden biri olarak okunabilir. Her şeyden önce, Ayasofya’nın yaklaşık seksen yıldır müze olarak kullanılması laikleşme sürecinin Türkiye’de kurumsallaştığının ilanı anlamını taşımaktaydı. Tam da bu nedenle, milliyetçi, muhafazakâr ve İslamcı kitle bu kararın karşısında birleşmiştir, bu anlamda Ayasofya İslami bir “davadır”. Dolayısıyla Ayasofya’nın müze olarak kullanımına İslami bir davanın gereği olarak karşı çıkmak 1950’lerden beri Türk sağının simgesel siyasetinde önemli bir yer tutuyordu. Erdoğan Ayasofya’yı camiye dönüştürmek isteyen Özal gibi sağ liderlerden farklı olarak siyaseti dinselleştirmekle kalmadı, dini de siyasette entegre etti. Nihayetinde, Erdoğan rejimi Ayasofya gibi yalnızca Türkiye laikliği için değil dünya siyaseti için de kilit sembollerden biri ile hem içeride iktidar tabanına ve toplumsal muhalefete hem de uluslararası siyasete hegemonik liderliğinin mesajını iletme gayesinde.

  • Ayasofya adımında kilit bir rol oynayan ve açılışta yaşanan tartışmalarla öne çıkan Diyanet islerinin devlet içindeki konumundaki değişimi nasıl yorumluyorsunuz?

Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB) en başından Türkiye’de, laikliğin bir ideal olarak hedeflediği dini otoritenin diğer toplumsal kurumlardan ayrışması veya farklılaşmasının önündeki temel engellerden biriydi. Laikleşme sürecinin bu noktada Türkiye’de eksik kaldığını ve dini otoritenin konumunu ayrıştırmaya değil düzenlemeye ilişkin siyasal stratejiler bütünü olduğunu düşünüyorum. Diyanet dini otoritenin bizzat devletin içinde kurumsallaşan kimliğini temsil ediyordu, bu anlamda bir ayrışmadan söz etmek hiçbir zaman mümkün olmadı. Bugüne bu süreklilik içinde baktığımızda, Ayasofya’nın cami olarak açılışında Diyanet İşleri Başkanlığı’nın sergilediği performans yalnızca dini araçsallaştıran bir siyasal iktidarın varlığına değil, aynı zamanda DİB’in tarihsel seyir içinde değişen kurumsal kimliği ve gittikçe hız kazanan İslamlaşma politikalarında oynadığı rolü bizlere gösteriyor. Bu iki eksenin birbirini içerdiği göz ardı edilmemeli. Bir yandan DİB giderek topluma nüfuz eden İslamlaşma politikalarının “özerk” kurumsal kimliğini sahiplenen bir dini otorite olarak işliyor. Diğer yandan, bir bürokratik kurum olmanın çok ötesine geçerek iktidarın siyasal hamlelerinin meşruiyetinin tesisi için de görevlendiriliyor. Her ne kadar bu AKP’nin siyasal iktidarıyla başlayan bir “görevlendirme” olmasa da, Erdoğan rejiminin dini otoritenin iktidar ilişkilerindeki konumunu düzenlemeyi değil, aksine yanına çekerek toplumu yeniden inşayı hedeflediğini söylemek mümkün.

3 Mart 1924’ten beri yaklaşık yüz yıllık kurumsal tarihinde DİB, dinin toplumsal iktidar ilişkilerindeki konumunu düzenleyerek devletin merkezileşmesine olanak tanıyan bir kurumdu. Fakat tarihsel birikimi olsa da 12 Eylül Darbesi ile programlaşan Türk-İslam sentezinin topluma hatta gündelik hayata yaygınlaşmasında ve yayılmasında noktasında DİB görevliydi. Bugünün AKP Türkiye’sinde ise DİB kurumsal alanı genişlemiş, yetki alanı camilerin dışında elinde kılıcıyla İslam alemine bir dünya otoritesi olma hedefinde ortaklaşılmış bir otoriteyi temsil etmektedir. Bu anlamda laikleşmeyi en başından eksik bırakan Diyanet İşleri Başkanlığı, iktidar ilişkilerindeki mevcut konumuyla artık laikliğin karşısında konumlandırılabilir.

  • Ayasofya’nın müzeye çevrilmesinin Türkiye’deki laiklik uygulamaları açısından önemi neydi ve yeniden cami yapılışı bu anlamda laiklik açısından bize ne söylüyor?

Ayasofya 537 yılında açıldığında Doğu Roma İmparatorluğu’nun Hıristiyan mirasının görkemli bir mabedi olarak yaklaşık dokuz yüzyıl boyunca varlığını sürdürdü. 1453’te Fatih’in İstanbul’u fethinde ise İslam’a karşı direnişin bir sembolü olarak ilk cuma günü avlusunda namaz kılınan bir camiye çevrilmişti ve Müslüman olmayanlar camiye konsolosluk izni veya elçilik yetkisi olmadan giremez hale gelmişti. Ayasofya’nın azınlıkların da ziyaretine yeniden açılması Osmanlı devletinin laikleşme nüvelerini görebildiğimiz Batılılaşma çabaları, yani 19. yüzyıl ile değişmiştir.

Cumhuriyet’in ilanı ve Osmanlı ile süreklilik taşıyan Batılaşma hamlelerinin etkisiyle laikleşme süreci doğrusal bir çizgiyi takip etmese de iktidar programı haline gelmiştir. Ayasofya bu süreçte Osmanlı mirasından farklılaşma hamlesinde önemli bir sembol ve kültürel bir miras olarak sahipleniliyor. Fakat bu perspektiften ayrışan ilgi çekici dönem 1932’deki Türkçe ibadetlerin hayata geçirilme reformlarına Ayasofya’nın ev sahipliği yapması olmuştur. 1934 yılında Evkaf Müdürlüğü’nün teklifi ile Ayasofya’nın müzeye çevrilmesi kararı ise, laikleşmenin kurumsallaştığının önce ulusa ardından dünyaya duyurulması amacını taşımaktadır. Yaklaşık dokuz yüzyıl boyunca kilise, beş yüzyıl boyunca cami olarak kullanılan Ayasofya bu tarihten sonra tüm dünyanın ziyaret edebildiği bir kültürel miras olarak sahiplenilmiştir. Bu tarihi dönüşüm yeni rejimin Osmanlı geçmişi ve mirası ile hesaplaşmasının ve Türkiye laikliğinin sembolü olmasının izlerini taşımaktadır.

Ayasofya’yı yeniden camiye dönüştürme girişimi 1950’lerden beri Türk sağının birleştiği bir gayeydi. Bunu gerçekleştirmek Erdoğan rejiminin hegemonik iddiasına ve iktidarını pekiştirme ihtiyacına karşılık geliyor. Öte yandan, Ayasofya’nın yeniden cami olarak açılması bu kez açıkça Cumhuriyet laikliği ile hesaplaşıldığını da göstermektedir. Bu hesaplaşmanın Erdoğan’ın siyasi geleneği ve iktidarın çekirdek tabanında bir etki yarattığı açık. Ancak bu sembolik bir hamleyi bir bütün olarak İstanbul Sözleşmesi’nin iptali, demokratik kitle örgütlerine dönük yasal düzenlemeler (çoklu baro sistemi), pandemi sürecinde gittikçe derinleşen iktisadi kriz, sosyal medya yasası, rekor düzeye ulaşan işsizlik hilafet tartışmaları gibi bir dizi hamle ile okuyabiliriz. Bütün bu hamlelerin yanı sıra Ayasofya’nın camiye dönüştürülmesinin açıkça laikliğini hedef alması, kültürel bir alana hapsetmeden buna ilişkin bir toplumsal muhalefeti örmenin zorunluluğunu hatırlatıyor.

Bulunduğu kategori : Başlangıç Yazıları

Yazar hakkında