Demokratsız kalan demokrasiyi savunmak… -

 

Almanya’da doğmuş, fakat daha sonra antisemitizmin yükselişi nedeniyle ABD’ye kaçmış bir Yahudi olan Rosie Goldschmidt Waldeck, Haziran 1940 ile Ocak 1941 arasında Newsweek dergisi için Bükreş’te muhabirlik yapar. Bu döneme dair anılarını, “Athene Palace” adlı bir kitapta yayımlayan Waldeck, 1930’ların alacakaranlığında hâkim olan siyasal iklime dair şu gözlemde bulunur: “Avrupalı halklar, onlara düşünce özgürlüğü ve konuşma özgürlüğü gibi entelektüel terimlerle tanıtılan, ama gündelik deneyimlerinin terimleriyle açlıktan ölme özgürlüğü olarak anlaşılabilecek olan demokrasiye duyarsızlaşmışlardı (…) Avrupa kıtasının halkından, bireysel özgürlüklere aldıranlar ya da korunması için verilen mücadeleyle gerçekten de ilgilenenler yüzde 10’u geçmez.”

Toplumun önemli bir bölümünün mevcut haliyle demokrasiye sahip çıkmak gibi bir derdi olmadığı koşullarda, uzun süre Fransa’daki İnsan Hakları Birliği’nin başkanlığını yapan ve 1944 yılında, 81 yaşındayken Fransız faşistlerince katledilen Victor Basch gibi demokratların, “Demokrasiyi korumalıyız (…) Ne parlamentonun başımızdan atılmasını ne de anayasal da olsa demokrasi ilkelerine aykırı olan kanun hükmünde kararnameleri kabul edebiliriz” gibi çağrıları elbette havada kalıyordu.
Solun ve örgütlü işçi sınıfının güç kaybettiği, siyasal tartışma ve iktidar için mücadelenin giderek sağın içinde (seçkinci-liberal sağla popülist-radikal sağ arasında) cereyan eder hale geldiği 1930’larda, Birinci Dünya Savaşı’nın hemen ertesinde neredeyse tüm kıtaya yayılan parlamenter demokrasiler birer birer çöker.  Naziler “Yeni Düzen” adına kıtayı fethe çıktıklarında, Birinci Dünya Savaşı sonrasının liberal momenti biteli çok olmuş, işgal ettikleri ülkelerin ezici çoğunluğu, birer “demokrasi” olmaktan çoktan çıkmıştı.  Yani Avrupa’nın liberal-parlamenter demokrasileri, Nazizmin değil, kapitalist krizin ve emperyalistler arası rekabetin uluslararası sistemi militarize ederek kırılganlaştırmasının altında kalır.

Soğuk Savaş sonrasının liberal momenti de bir hayli kısa sürdü. 1990’lı yılların liberal iyimserliğinin yerini, 1930’lu yıllarla yapılan benzetmelere, küresel Weimar cumhuriyetinin müstakbel çöküşüne dair yorumlara bırakmış olması bir tesadüf değil. İşçi sınıfının siyasal, ekonomik, toplumsal ve kültürel gücünü kırmaya dönük bir siyasal proje olarak neoliberalizm üzerine temellenen Soğuk Savaş sonrası liberal-parlamenter demokrasiler, birer birer çatırdıyor. İşçi sınıfının sınıf olarak eyleyebilme kudretindeki muazzam düşüş, sömürge karşıtı ya da antiemperyalist mücadelelerin (Ortadoğu’da mezhepçi-fundamentalist şiddet, Sahra altı Afrika’da savaş beyleri arasında bitimsiz iç savaşlar biçimini alarak) yozlaşması, demokrasileri içeriksizleştirerek “demokratsız” bırakıyor.

Liberal iyimserlik ve Türkiye

Liberal fikri hegemonyanın 1990’lı ve 2000’li yıllara damgasını vurduğu Türkiye’deyse söz konusu liberal iyimserliğin ömrü bir hayli uzun oldu. Bugün bile, otoriterleşen Türkiye’yi demokratikleşen bir dünyanın istisnası sayan görüşler hâlâ revaçta. Oysa 1990’lı yıllardan itibaren başımıza musallat edilen “liberal iyimserlik” karşısında bütünüyle kuşkuda olmak gerekiyor. Putin’in Avrupa’da popüler bir lider haline geldiği bir devirde Erdoğan istisnayı değil, “normali” temsil ediyor. Dolayısıyla tarihin safımızda olduğu, kimi kazaları saymazsak her şeyin olması gerektiği gibi ilerlediği anlayışını süratle terk etmek gerekiyor.

Liberalizm, sistematik köleciliğin ya da emekçilerin (1845-1852’de İrlanda’daki “büyük kıtlık” misali) açlıkla terbiye edilmesinin savunusunu, mülkiyet ve özel alanların devletin “despotik” müdahalesine karşı korunması adına üstlenebilen bir düşünce sistemiydi. “Kendi başına bırakılsa”, yani mesela köle ve sömürge haklarının ayaklanmalarının (Haiti devrimi) ve emekçilerin direniş ve mücadelelerinin (Ekim devrimi) basıncı olmasa, doğumundan gelen bu seçkinci-aristokratik niteliğini muhtemelen muhafaza edecekti. Bu anlamda liberal-parlamenter demokrasilerin doğuşu, liberalizmin kendi doğrusal evrimiyle değil, bu iki tarihsel dalganın karşı basıncıyla mümkün oldu. Bu iki mücadele dalgasının (elbet şimdilik kaydıyla) geri çekilmiş olması, meydanı sağa, yani liberalizmin seçkinci damarıyla güya ona karşı olan radikal-aşırı sağın muhafazakâr popülizmine bırakıyor. Sağın sağla mücadelesi sürecindeyse liberal-parlamenter demokrasiler çürüyor.

Dolayısıyla otoriterleşmenin, demokraside yaşanan erozyonun müsebbibi siyasal değil, esas itibariyle toplumsal-sınıfsal güç dengelerinde “alttakiler” aleyhine yaşanan muazzam kırılmadır. Bu güç dengelerinde ezilenler ve emekçiler lehinde bir değişim yaşanmadan bu otoriter dalgaya takoz konulabilmesi, tıpkı 1930’lardaki gibi, mümkün olmayacaktır.  Bu durum, “alttakilerin” siyasal ve sosyal gücündeki erozyon nedeniyle askeri darbeyle karşı (ya da “kendine”) darbe arasına sıkıştığımız Türkiye için hayli hayli geçerlidir. Başka bir şekilde ifade etmek gerekirse, demokrasinin mevcut (ve uzatmalı) krizi, alt sınıfların kolektif eyleme ve örgütlenme kapasitelerindeki düşüşün bir ifadesinden başka bir şey değildir. Bu nedenle de Türkiye’de emekçi ve ezilenlerin kendi kaderine sahip çıkmaya dönük kolektif enerjisinde gözlemlenen büyük azalma telafi edilmediği müddetçe, yani “pratikte” bu kolektif enerjiyi kışkırtıp kitlelere özgüven kazandıracak mücadeleler yaşanmadığı müddetçe mevcut otoriterleşme, şu ya da bu isim ya da etiket altında da olsa derinleşerek devam edecektir.

Muhalefetin sınıfsal içeriği

“Çözüm mözüm yok” konseptinin gereği olarak karşımıza çıkacak büyük baskı dalgasına karşı demokratik kazanımlara elbet dayanışmayla sahip çıkılmalıdır. Tekil demokratik hakların ve barış/çatışmasızlık talebinin öne çıkarılması için elbette farklı ideolojik-politik başlangıç noktalarından gelen küme ve bireylerin birliğine, dayanışmasına ihtiyaç var. Ancak demokrasiyi savunmak ve istibdada karşı durmak adına muhalefetin sınıf içeriği belirsiz bir “Erdoğan karşıtlığına” indirgenmesine de izin vermek telafisi zor bir hata olacaktır. Türkiye bir Venezuela ya da Yunanistan değil, yani bizde o çok lafı edilen siyasal kutuplaşmanın açık bir sınıf içeriği yok. Erdoğancılık nasıl birlik olması gerekenleri (emekçileri) bölüyor, ayrı olması gerekenleri (emekçiler ve sermaye) birleştiriyorsa sınıf muhtevası olmayan bir Erdoğan karşıtlığı da ister istemez aynısını yapıyor. Dolayısıyla Erdoğanizme karşı durmak adına savunma çizgisini “kuvvetler ayrılığı”, “parlamenter rejim” ya da genel geçer “laiklik” gibi soyut, sınıf muhtevası belirsiz liberal ilkeler çerçevesinde belirlemek, demokrasinin demokratsız kalmasına giden kestirme bir yol açmak anlamına gelecektir.

Toplumsal muhalefetin devlet içi saflaşmaların Bizansvari koridorlarında mesafe alması mümkün değildir. “Rejim” tartışması Gezi sonrasında “sokağa inmişken” bugün devlet katına dönmüş, devlet içi farklı kanatlar arasında esas itibariyle kurumlar içerisinde ve kurumların mimarisine dair yürütülen bir hesaplaşma mahiyeti kazanmıştır.  Tam da bu nedenle, yani mevcut siyasal güç dengeleri itibariyle, mücadeleyi devletin ne şekil alacağı tartışmasına yoğunlaştırarak milli mutabakata “içeriden” müdahale olanakları cılızdır. Esas olan “dışarıdan”, yani Erdoğan’ın şahsı etrafında oluşan toplumsal blokta ilk etapta küçük de olsa çatlaklar yaratmayı, AKP’nin ideolojik-politik hegemonyası altındaki emekçiler arasında da sınırlı da olsa bir bölümünü tarafsızlaştırmayı hedefleyen müdahalelerdir. Ancak böylece  içerisine sıkışıp kaldığımız otoriter cendereyi mümkün kılan sınıfsal-toplumsal güç dengelerinin emekçiler lehine değiştirilmesi bir olasılık haline gelebilecektir. Yoksa Newsweek’in Bükreş muhabiri Waldeck’in en başta tarif ettiği durumla, yani “demokratsız” kaldığı için çürüyen demokrasilerle tekrar tekrar karşılaşmamız mukadderdir.

Bulunduğu kategori : Sol

Yazar hakkında

İlgili Yazılar