Darbe(ler) ve sokak -

 

“Putin Rusya’dır: Putin olmazsa Rusya olmaz”. Kremlin sözcüsü Volodin, Kırım’ın ilhakının Rusların başkanlarıyla olan ilişkisini nasıl değiştirdiğini böyle ifade ediyor. Gerçekten de Kırım “zaferinin” Putin’in gündelik siyasetin üzerine çıkıp adeta “ulusun babası” haline gelmesine neden olduğu söylenebilir. Rusya radikal solundan Budraitskis, bu durumu ironiyle özetliyor: “Ruslar liberal veya milliyetçi olabilirler, iktisadi müdahaleciliği veya serbest pazarı destekleyebilirler, hatta hükümeti sevmeyebilirler. Fakat Putin’e muhalif olmak, Rusya’nın kendisine muhalif olmaktır. Putin, Kırım ve Rusya bağlantısı her türlü ihtilafın üzerindedir. Aynı fikirde olmayanlar basitçe siyasal yelpazenin dışında kalmışlar, Putin’in deyimiyle ‘hainler’ olmuşlardır.”

Erdoğan, onu Putin misali “milletin babası” haline getirecek bir “Kırım”a bir türlü sahip olamadı. Emevi Camii’nde namaz nasip olmadı. Dışarıda kazanılamayan zaferin içeride gerçekleşmesi mukaddermiş. Darbe girişiminin (üstelik sokakta) püskürtülmesiyle Erdoğan, “başkomutan” sıfatını kazanmış oldu. O artık Putin gibi, “milletine” hiçbir aracı kuruma başvurmaksızın doğrudan hitap ediyor.Yenik darbe, bir “kendi kendine darbe” (self-coup) halini alarak fiili olağanüstü halin olağanlaştıran yeni bir siyasi mimarinin mazereti oluyor. Bilindiği gibi “kendi kendine darbe”, yasal yollarla iktidara gelmiş bir hükümet ya da liderin parlamentoyu işlevsiz, anayasal çerçeveyi geçersiz kılarak olağanüstü güçler elde etme girişimi anlamına geliyor.

Darbenin ardından gündeme gelen ve devam edeceğe benzeyen hükümet yönlendirmeli kitle seferberliğini de bu “kendi kendine darbe” bağlamında düşünmek gerek. Mobilizasyonun amacı, “muhalifleri” linç etmek değil. Son bir yılda “muhalefet” zaten iktidarın baskı politikalarıyla sokaktan silinmişti. Dolayısıyla bugün iktidar açısından muhalefeti sokaktan “süpürecek” faşist bir kitle hareketine lüzum yok. Kimi taciz ve saldırılar olsa da bu kitle seferberliğinin iktidar açısından başka bir işlevi olduğu açık. Amaç, devlet içerisinde çok keskin bir tasfiye harekâtına girişir, devletin kurumsal mimarisini şefçi bir doğrultuda dönüştürürken bunun yaratacağı huzursuzluk ve sarsıntıları sokaktan gelen gürültüyle bastırmak. Bu “kendi kendine darbenin” ve tasfiyelerin “yukarıda” yaratacağı karmaşa ve tepkileri “aşağıda” soğurmak. “Temizliğe”, adeta her gün sokakta yapılan plebisitler aracılığıyla ideolojik-politik bir meşruiyet halesi sağlamak.

Spyros Sofos, bu kitle seferberliğini, Yugoslavya’da Miloşeviç’in, parti ve bürokraside kendi lehine radikal bir “temizlik” harekâtını gerçekleştirmek amacıyla 1980’lerin sonunda “antibürokratik devrim” etiketiyle kışkırttığı kitle gösterilerine benzetiyor. Bu devasa kitle seferberlikleri, Miloşeviç’in anayasal kısıtları es geçen bir otoriteyle donatan fiili plebisitler rolünü oynamıştı. Benzer biçimde Erdoğan’ı anayasal çerçevenin üzerinde bir güç ve meşruiyetle donatan bonapartist-plebisiter yönü ağır basan bir kitle seferberliğiyle karşı karşıyayız. Yani tabir caizse “askeri” değil, siyasi-ideolojik yönü baskın bir kitle hareketiyle.

Yani sokak hareketinin her türlü itiraza karşı bir paramiliter güç olarak devreye sokulacağı kaygısı “an itibariyle” gerçekçi değil. Hatta bu kaygı, sol kamuoyunda iyiden iyiye yerleşen şu “burası bizi öldürmek isteyenlerin ülkesi” halet-i ruhiyesiyle birleşince tam bir demoralizasyona sebep oluyor. Haklı kaygıları ifrata vardırıp darbe karşıtı sokak hareketini bir “İslamofaşist” kalkışma saymak, solu içe kapatan, “alanlarını” korumaktan başka hiçbir siyasal hamle geliştiremeyen bir apolitizme sürüklüyor. Olası taciz ve saldırılar karşısında korunmak önemli olsa da bununla sınırlı bir politik tutum, mevcut dağınıklığı daha da pekiştirmekten öte bir sonuç yaratmıyor.

Erdoğan’ın kitle hareketini bir tür “sopa” olarak kullanmak istediğine şüphe yok. Ancak bu, bütün siyasal alana hiza verip onu kendisi etrafında yeniden şekillendirecek ideolojik-politik bir “sopa”. Türkiye tarihinde ilk defa bir sokak seferberliği bir darbenin yenilmesinde belirleyici rol oynadı. Erdoğan bu “ilk”in “başkomutanı” sıfatıyla ve onun yarattığı meşruiyete yaslanarak siyasal alanın tamamına ayar verebilecek bir konum edinmek, kendi etrafında yeni bir “milli mutabakat” yaratmak istiyor. Böyle yapmadığı takdirde devlet içindeki “kıpırdanmaların” devam edeceğini biliyor. Sokak tam da devlet kurumlarındaki mevcut kırılganlığın bir ikamesi olarak devreye sokuluyor.

“Sokağın” bu işlevine “politik” yanıtlar geliştirilmesi gereği bundan kaynaklanıyor. Bu bağlamda sol, (karşısında olduğunu açıkça ifade ettiği) darbeye karşı sokakta aktif tutum geliştiremedi. 15 Temmuz gecesi bu yönde kısıtlı dahi olsa bir varlık gösterilebilmiş olsaydı bugün daha “aksiyoner” bir konumda olunabilirdi. Solun geçen 20 Temmuz’daki Suruç katliamıyla başlayan Türkiye’nin şu “en uzun yılında” yediği darbelerin ürünü olan politik ve moral dağınıklık, böyle bir mobilizasyona, ani yön değişikliğine geçit vermeyen en ciddi faktördü şüphesiz. Tanklara karşı insanların sokağa çıkması ama bunu bazı “yanlış” slogan ve semboller, en önemlisi de antidemokratik bir liderlikle gerçekleştiriyor olmaları arasındaki paradoks da soldaki ataleti pekiştiren bir diğer nedendi.

Ancak darbenin püskürtülmesinin hemen ardından da mevcut çelişkili konjonktüre uyarlı bir dille geliştirilebilecek siyasal hamleler ortaya konamadı. Bir yanda sokakta geriletilmiş bir askeri darbe girişimi diğer yandansa “demokrasiyi” büyük ölçüde otoriter-çoğunlukçu bir hâkim parti rejimi olarak anlayan bir kitle seferberliğinin; bir yanda parti-hükümet kanalıyla “yukarıdan aşağı” örgütlenen ve bir “kendi kendine darbe” sürecine koşulan diğer yandansa “aşağıdan” ve plebyen karakteristiklere de sahip bir sokak hareketliliğinin oluşturduğu çelişkili bütünlük karşısında paralize olundu. Darbenin yeni bir baskı dalgasının mazereti kılınması gibi tehlikelere dikkat çekildi ama bizatihi bu çelişkili sürecin doğasından kaynaklı kimi (elbet cılız) müdahale potansiyelleri üzerine neredeyse hiç durulmadı.

Böylece ne kadar demagojik biçimde kullanılsa da mevcut “demokrasi” vurgusunu hâkim iklimi bir ölçüde tersine çevirecek şekilde kullanmaya, onun içini somut taleplerle doldurmaya soyunacak hamleler mümkün olmadı. “IŞİD’ciler sokakta” söylemlerinin yarattığı ortam, güçler dengesini kısmen de olsa etkileyebilecek, darbeye karşı sokağa çıkanları değil, onların bir “kendi kendine darbe” girişimi için kullanılmalarını karşısına koyan birleşik girişimlerin önünü kesti. AKP tabanının ideolojikleştirilmiş sert çekirdeği haricindekilerin duyarlılıklarını hesaba katan (mesela cuntacı askerlerce öldürülenleri kendi omuzdaşı sayan), darbeye karşı ama demokrasiye de gerçekten taraf ve bu anlamda “kendi kendine darbe” sürecini (bkz. OHAL) de teşhir eden alternatif kanalların gücümüz nispetinde inşası zor ama gerçekten gerçekçi tek müdahale olanağıydı. Şimdilik yapamadık.

Kulağımıza küpe olması gereken, güçler dengesinde bir kırılma yaratan böyle kritik bir süreçte seyirci kalmakla yetinmiş olmamızdır. Gün,“biz cemaate en baştan karşı çıktık” diye böbürlenecek değil, siyasal müdahale kapasitemizin cılızlığı karşısında hayıflanacak gündür. Bu elbet bugün ortaya çıkmış bir sorun değildir. Ancak mevcut parçalanmışlık ve siyasal-stratejik tutulma hali devam ederse bildiğimiz anlamda “sol”, Türkiye siyasal hayatında anlamlı bir referans noktası olmaktan bütünüyle çıkma riskiyle karşı karşıyadır. Tehlike budur.

Bulunduğu kategori : Dâhiliye

Yazar hakkında

İlgili Yazılar