Darbe ya da Devrim (mi) – Cemil Aksu

 

Deneyimlere dayanarak, siyasal ve (ya) ekonomik istikrarsızlığın gündelik yaşamın güvenli bir şekilde sürdürülmesini imkânsız kıldığı durumların  “sıradan insan”ı aşırı uç tercihlere –genellikle de aşırı otoriter söylem ve yöntemleri benimseyen, ya da düpedüz faşist hareketlere-  yönelttiğini biliyoruz. Hem dünya deneyimleri hem de 12 Eylül faşist darbesi, daha yakın bir örnek olarak da 1 Kasım seçimleri sonuçları bunu gösteriyor.

Ardı ardına patlayan bombalar, kahvehane taramaları, asker ve polis operasyonları, iktidarın “ya bizdensiniz ya terörden” baskısı, Fethullahçı sermaye kuruluşlarından sonra İş Bankası ve Doğan Holdinge yönelik “terör” soruşturması, ABD ve Almanya büyükelçilikleri tarafından birçok il için yapılan canlı bomba uyarıları… Bunlara ilaveten sosyal medya üzerinden yayılan panik haberleri, boş AVM, metro görüntüleri…  İktidar çevrelerinden gelen “terörle yaşamaya alışın” vaazları…

Bütün bunların psikolojisine çarpan etkisi yapansa, Parlamentonun ve hukukun ilga edilmiş, herhangi bir parti ya da merkezin içinde bulunulan durumdan çıkış konusunda en ufak bir fikri ya da önerisinin olmamasıdır. Köşe yazarları hep bir ağızdan “çıkışsızlık”, “çaresizlik”, “İşler bir süre daha kötüye gidecek”, “Tam olarak dibe vurmadan düzelmeyeceğiz” tarzında yazılar yazıyor. Ve son olarak emekli ABD büyükelçilerinin “ya reform yap ya istifa et” çıkışları.

Bütün bunlar üst üste konduğunda, kimsenin dili söylemeye varmıyor ama, darbe ihtimali ile karşı karşıya olduğumuz düşüncesi doğuyor. Hem de bir değil, iki darbe ile karşı karşıyayız. Bunlar önceki darbeler gibi, “emir-komuta zinciri” içinde ordunun yönetime el koyması tarzında olmayabilir. AKP’nin iktidara gelmesinde ve orada sabitlenmesinde temel faktörün “halk” denen gücün siyasetin belirleyicisi olması hasebiyle, önümüzdeki darbelerin de halkta yeni saflaşmalar yaratacak bir mekanizma yoluyla gerçekleşmesi gerekiyor.

Bu tespit doğru ise, zaten birinci darbenin yürürlükte olduğunu ama tamamlanmadığını söyleyebiliriz: RTE kliği ile Ergenekon darbesi; ittifakın 7 Haziran’dan sonra başlattığı darbe.

Gücü arttıkça özgüveni artan AKP, bu özgüvenle iç ve dış dengelerde “taşları yerinden oynatmak” için ataklar yaptı . Ama Ortadoğu siyasetinde yaşadığı hezimetle “model” olmaktan çıktı. “Stratejik ortaklar”ı gözünde “yolun sonu”na geldiğini, “biletinin kesildiğini” düşünerek –Gezi’yi bir darbe olarak telakki etmesi, Arap İsyanlarında uygulanan “taktik”in kendisine de uygulanacağından korkmasını göstermiyor mu- hızla yeni bir iktidar koalisyonunun inşasına girişti. 7 Haziran seçimlerinin hemen ardından (İncirlik Üssünü ABD’nin askeri operasyonları için kullanma izni, Almanya ile henüz tam içeriği bilinmeyen mülteciler konusundaki anlaşma, vb.) dış politikada kimi tavizlerle ABD ve Batı’dan –vadesi belli ki kısa olan- açık çek alan AKP, içerde, iktidarda kalmasını tehlikeye sokan HDP’nin “baraj altında bırakılması” için Kürtleri ve Fettullahçıları av haline getirerek “eski düşman”ları Ergenekoncularla blok oluşturdu.

HDP’li vekillerin dokunulmazlıklarının kaldırılması (eşbaşkanların siyaset yasaklı yapılması) ve orduya “teröre karşı mücadelede” dokunulmazlık zırhı verilmesi, hemen arkasından da bir erken seçimle “400 vekil” ile başkanlık sisteminin kurulması ile birinci darbe tamamlanmış olacak.

Fakat bu iki eski düşmanın ittifakı, olası bir güç kaymasının bir ihanetle sonuçlanması kaygısıyla sakatlanmış durumda. Diğer taraftan, en özel kuvvetlerini, eski kiralık katillerini, Suriye’de müttefiki IŞİD ve diğer çeteleri mevziye sürmelerine rağmen Kürt güçleri karşısında hem ağır kayıplar verdiler hem de ellerine pirüs zaferinden başka bir şey geçmiyor. Kürt direnişi yayılarak genişliyor. ABD’nin ve Batı’nın PYD ile PKK arasında ayrım yapan pragmatik tutumunda kendini gösteren Suriye politikası ile Türkiye’nin iç politikası arasındaki -şimdilik- çatışkılı durum da işleri hepten karıştırmaktadır. Fethullahçılara ve toplumdan gelen her türlü muhalif sese karşı giriştiği olağanüstü müdahaleleri, TBMM’yi devre dışı bırakması, hukuk tanımazlığının “Anayasayı tanımıyorum” raddesine varması, içerde ve dışarıda meşruiyet alanının daralmasına neden olmaktadır. Akademisyenlerin barış bildirisinde olduğu gibi muhalefeti susturmayı başaramaması, AKP kurucularından Ergenekon ile yapılan ittifaka yönelik eleştirilerin daha yüksek sesle ifade edilmesi, mülteciler konusundaki “Kayserili pazarlığının” yarattığı nefret, ABD’nin belli kesimlerinden gelen “ya reform ya istifa” çağrısı birinci darbenin alternatifi olacak ikinci bir darbe ihtimalini çağırmaktadır: Amerikancı/Batıcı bir darbe.

Ali Babacan liderliğinde bir parti kurularak, AKP’nin hem mecliste hem de halk nezdinde bölünmesi, RTE’nin yalnızlaştırılarak güçten düşürülmesi, AKP’nin ilk yıllarındaki gibi toplumdaki dönüşüm isteğinin arkalanması sağlayacağı öngörüsüne dayanan bu darbe planı, şimdiden birçok çevrede kabul görmüş durumda. Nefesler tutulmuş, Gül-Babacan-Arınç-Çelik ekibinden gelecek müjdeli haber bekleniyor.

Birinci darbenin programı belli olmasına rağmen, bu müstakbel ikinci darbenin programı bilinmiyor. Hatta bir program düzeyinde olup olmadıkları meçhul, ama umut fakirin ekmeği, devleti hepten başıboş bırakmaz canım, düşünmekten edemiyor bazıları. Ama –şayet olursa- bu darbenin Kürt sorunu ve dış politika başta olmak üzere birçok konuda ABD ile “stratejik ortaklık”ın gereklerine uygun bir program edineceğini sanılmaktadır.

Bütün bu koşullar karşısında, -eğer ölü taklidi yaparak darbelere seyirci kalmayacaklarsa- sol güçlerin, asgari bir program etrafında cepheleşerek “karşı-darbe” için harekete geçmekten başka seçeneği görünmemektedir. Bu asgari program, esas olarak sol örgütlerin az ama öz gücüne ve “devrim fikri”ne dayanan bir program olacaktır. Ve diğer darbeler gibi, kendi programını halka kabul ettirebildiği oranda gerçeklik kazanma şansı bulacaktır.

Şimdilik en zayıf olan bu seçeneğin harekete geçmesi, RTE ve Ergenekon darbesinin durdurulması ve(ya) geriletilmesini olduğu kadar, müstakbel Amerikancı bir darbe planının da kararlılık kazanması ve programının demokratik nüveler barındırması için zorlayıcı bir katalizör olacaktır. Burjuvazinin herhangi bir kliğinin demokrasi için bedel ödeyecek yüreği kalmamıştır, ancak halkın yüreğindeki ateş ona cesaret kazandırır. O da bu ateşin kendisini yakmasından duyduğu korku ile korlanır.

Hepimiz, mevcut sol güçlerin niceliğine bakarak, “Devrim fikri”ne bağlı bir “Halk darbesi”nin örgütlenmesinin zayıf ihtimal olduğunu düşünüyoruz. Fakat burada biraz haksızlık etmiş oluyoruz ya da diğer darbelere fazla paye biçiyoruz. Yinelersek, hangi darbenin zafer kazanacağı halkta yaratacağı yeni saflaşmalara bağlı ise, bu seçenek de oldukça güçlü bir seçenektir. Zira her türlü ölümü görmesine rağmen teslim olmayan bir Kürt halkı ve Ortadoğu’nun en deneyimli örgütlü güçleri, RTE ve Ergenekon darbesinin karanlığını farkeden en az bir kez darbe görmüş bir halk, Gezi’yi yaşamış bir gençlik var, bu tarafta. Bütün bu güçlerin tek bir Fikir etrafında atomlaşmaları iktidar oyununu değiştirmek için büyük bir güç/sinerji yaratabilir.

Ama zaten şu anda mesele “Devrim yapabilir miyiz” sorusuna cevap bulmak değil, zira Devrim yapılmaz, olur, bizim cevabını vermemiz gereken “insanlar bodrumlarda yakılırken sen ne yaptın?” sorusudur.

 

Bulunduğu kategori : Sol