Darbe Sonrasına Spinoza’dan Bakmak -

 

AKP ile her gün sokağa yapmış olduğu çağrılara yanıt veren insanlar arasındaki bağ nedir? Bu soru bugünlerde çokça soruluyor. Bu bağın pragmatizmden ibaret olduğu iddiasından tutun, cahillikleri yüzünden mesiyanik bir kurtarıcı bulduğuna sevinen kör insanların itaati olduğuna kadar farklı birçok açıklama hem sosyal medya duvarlarında hem de sohbetlerde dillendiriliyor. İktidar ise bu bağı tek vücutlaşma hali gibi göstermeye çalışıyor. Arada bir bağ falan yok hepimiz biriz ve şu anda hizmet etme sırası bizde diyor.

Aslında bağ üzerine yapılan her akıl yorma örtük olarak işçi sınıfı ile AKP arasındaki ilişkiyi sorguluyor. Bu kadar farklı yanıtın bir arada olmasının nedeni de bu. Çünkü AKP’nin hakim sınıfların çıkarını koruduğunu herkes görebiliyor ve hakim sınıflarla olan ilişkisini üç aşağı beş yukarı anlamlandırabiliyor.[1] Ancak birçok insan işçilere peki size ne oluyor kardeşim demekten de kendisini alıkoyamıyor.

Bu bağın hegemonya tartışmalarında atlanan bir özelliği olduğunu iddia edeceğim. Ne tam ekonomik ne de tam mesiyanik ne de AKP’nin iddia ettiği gibi varoluşsal. Bu bağı anlamak için bence Spinoza’ya göz atmakta fayda var. Spinoza’nın duyguları anlama biçimi alet çantamıza bir araç olarak eklenebilir.

Spinoza bütün varlık formlarının kendi varlığını devam etmeye güdülendiğini söyler. Varlık kendi varoluşunu devam ettirebilmek için vardır aslında. Bu varoluşu devam ettirebilme yetisine de conatus diyor ünlü düşünür. Conatus bütün varlıklarda ortak olmakla beraber bu varlıklar arasındaki etkileşimle artabilen ya da azalabilen bir güç. Spinoza da conatus üzerinden duygular arasında bir ayrım yoluna gidiyor. Varlığını devam ettirme gücünü arttıran neşe duygusu iyi, bu gücü azaltan hüzün ise kötüdür. Filozofa göre bütün duyguları böyle ayırt edebiliriz. Birbiriyle iletişimde olan insanlar da bu duygusal etkileşimle conatuslarını arttırabilirler ya da azaltabilirler.

15 Temmuz darbe girişiminin bertaraf edilmesinin getirdiği duygusal yoğunluğun AKP tarafından örgütlenmesi de bence böyle bir etkileşimi mümkün kıldı. Birbirine benzer duygulara sahip insanlar darbenin getirdiği zaferin coşkusu ile beraber yaşam güçlerini arttırdılar. Meydanlarda birbiriyle etkileşime geçtiler ve bu etkileşimden güç aldılar. Ulus Baker’in altını çizdiği şeyi yaptı AKP; kendi kitlesi için olumlu karşılaşmalar örgütledi.

Tabi ki bu noktada dış politikadaki diğer aktörlere rüştünü ispat etme ya da devletin dizaynını gerçekleştirirken yurt içindeki diğer aktörlere gözdağı verme gibi stratejik hedefler de güttü. Ancak aslında iktidarı boyunca örtük olarak yaptığı şeyi yaparak yine pasif bir rıza devşirme yoluna gitmedi. Kendisine gönül verdiğini iddia ettiği kişilerin eylem kapasitesini arttırdı. İnsanları sadece korku ve umut arasında salındırarak değil, onları coşkulandırarak onlarla bağ kurdu. İnsanların pasif onayını devşirmeyi değil yeri geldiğinde kendisi için tankın altına yatabilecek kadar güçlü olmalarını örgütledi ve bu gücü unutulmayacak şekilde yeniden organize etti.

Altının çizilmesi gereken nokta, yani yoksul sınıflar ile AKP arasındaki ilişkinin mahiyeti, AKP’nin yoksul sınıfları baskılamasından ya da onlara kariyer umutları ya da sosyal paylaşımda ayrıcalıklar vermesinden ibaret olmadığıdır. Dün meydanlarda Cumhurbaşkanının çağrılarına yanıt veren insanlar, görünen o ki gerçekten mutluydular. Darbeye karşı girişilen zaferlerinin –ki gerçekten onların zaferidir- tekrar tekrar onlara hatırlatılması onların daha çok coşkulanmasını sağladı. Aynı zamanda yer isimlerindeki değişiklikler gibi sembolik düzenlemeler bu duygulanımı sürekli kılmayı hedefliyor. Bu insanlar bizim gördüğümüz ve bizi sinizmin uçurumuna sürükleyen karanlık bir gelecek görmüyorlar; atalar mitinin anlatıları, imajlar ve söylemlerin etkileri ile geleceğin 14 Temmuz’dan çok daha parlak olduğunu düşünüyorlar. Sınıfsal konumları ve mevcut politikalarının onların aleyhine olduğu gerçeği çok büyük bir yıkım olmaz da yönetilebilir bir yoksulluk olursa onları kahretmiyor. İstisnai, baş edilebilir ve yöneten aktörlerden bağımsız zorluklar gibi duruyor. Ancak bütün efsane-gerçek arasında salınan ve yeniden yazılan tarih ve o tarihin doğrudan bağlandığı lider onlara neşe-coşku veriyor.

Yani AKP ile bu insanlar arasındaki ilişki bir düzlemde o insanlara iyi geliyor. Olayın sıcaklığı yüzünden her ne kadar sağlıklı bir çalışma olmasa da sokakta karşılaşılan yüzlerdeki o tebessümü görmek zor değil. Korna çalan bir araba geçtiğinde hemen tezahürata başlamaları da abes değil aslında. Peki bu durumda biz nasıl siyaset yapabiliriz, bu insanları düşman belleyerek mi ya da bu insanlar ile AKP arasındaki onlara iyi gelen o duygusal bağın onlar tarafından sorgulanabilmesini örgütleyerek mi? Daha iyi, daha coşkulu bir bağı örgütleyerek mi?

Burada kendimize biçtiğimiz konum eğitici ve gerçeğin sahibi olmamalı. Ancak tam da bu duygusal bağları yüzünden bazı adaletsizliklerin AKP taraftarı birçok insan için görünmez hale geldiği gerçeği de ıskalanmamalı. 7 Haziran seçimleri bu bağın sorgulanır hale geldiği bir toplumsal zaman ve mekanda vuku bulmuştu, ha keza Gezi direnişinde çadırları yakılan insanların görüntüsü AKP’nin duygusal kuruculuğunu yok edivermişti. Yani aslında AKP ile yoksul sınıflar arasındaki bu bağ zorunlu bir bağ değil, olasılıklara bağlı. İktidar bu insanların ancak kendi dolayımı ile coşkulanmasını sağlayabildiği ölçüde bu bağ var. Muhalif hareketlerin örgütlenme stratejilerinden biri de bu olmalı. Bu ülkenin yoksul insanlarının neşe duygusunu tadabilmelerinin ve conatuslarını arttırabilmelerinin yolunu inşa etmek. Eğer bunu örgütleyebilir isek –ki emek hareketinden başka potansiyel vadeden bir alan şu anda göremiyoruz- bizim hissettiğimiz o keder ve hüzün yüklü duygulardan bir nebze kurtulabiliriz. Neşeye giden yol neşeli karşılaşmalar örgütlemekten geçiyor, ne kadar çok olursak biraz olsun hakettiğimiz neşeyi yakalama ihtimalimiz o kadar fazla oluyor.

[1] Elbette AKP ile hakim sınıflar arasında da duygusal bir bağ var ve bu bağ hakim sınıflar ile yoksul sınıfları bir noktada birleştiriyor da. Ancak bu yazının dolaylı hedefi emek siyasetinde duygunun yeri. Hakim sınıfların da her zaman ekonomik olarak tatmin edildiğini, edilmediği takdirde sınıf düştüğünü ya da diş gösterdiğini unutmamak gerek.

Bulunduğu kategori : Dâhiliye

Yazar hakkında

İlgili Yazılar