cumhurbaşkanlığı seçimlerinden genel seçimlere giderken – özgün akduran, onur doğulu -

 

30 Mart yerel seçimleri öncesi ve sonrası arka arkaya yaşanacak seçimler (yerel, cumhurbaşkanlığı ve genel seçimler) ile ilgili görüşlerimizi daha önce paylaşmıştık.

Bunları kısaca özetlemek gerekirse, Türkiye’nin üç seçimlik bir sürece girdiğini, Gezi’nin hemen ardından başlayan bu “seçimler süreci”nin sosyalist sol açısından oldukça önemli olduğunun altını çizmiştik.

Ayrıca yerel seçimlerde karşımıza çıkan “Bas Geç” tavrına karşı sosyalist solun yeterli ideolojik-politik mücadeleyi verememesinin sonucu olarak hem Gezi kitlesinin ezici çoğunluğunun MHP-CHP milliyetçi ittifakının kucağını itildiğini, bunun da ötesinde bu akıntının Gezi kitlesinin de ötesinde sol, sosyalist kadrolar içerisinde de bir ideolojik, politik erozyona sebep olduğunu vurgulamıştık. Son olarak da utangaç veya açıktan salt AKP’nin iktidardan uzaklaştırılması adına bir egemen bloğun arkasına takılmanın sonucu olarak sosyalist solun Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde siyaset arenasının dışında kalacağını belirtmiştik.

Şu alıntılar, yapılan analizlerin altını bir kez daha çizmesi açısından bugün hala önemini koruyor:

“Gezi ile ortaya çıkan enerjinin şu ya da bu egemen sınıf bloğunun arkasına takılmasına izin vermeden, Kürt özgürlük hareketi ile yoldaşlık ilişkisi içerisinde, Türkiye siyasetinde gözle görünür bir siyasi aktör olarak ortaya çıkabilme potansiyeli taşıdığını vurguladık.”

“(…) Yerel seçimlerin ardından sosyalistlerin bu potansiyelinin yok olmadığını ama ciddi bir yara aldığını söyleyebiliriz. Yani işimiz seçim öncesine göre daha zor.”

“Sosyalistler açısından çok daha zor bir süreç ile karşı karşıya olduğumuzu söyleyebiliriz. ‘Bas geç’ ile ideolojik hesaplaşma içerisine girememiş sosyalistlerin cumhurbaşkanlığı seçimleri için söyleyecek maalesef çok bir sözü kalmadı. (Sözler tabii ki söylenecektir ama kendi kadrolarını bile ikna etmekte zorlanan sözler olacaktır).”

“(…) Sosyalistler, CHP+MHP’nin çıkaracağı adayı açıkça destekleyemeyecek bir durumda kalacak, dolayısıyla hiçbir şey söyleyemeyerek bu süreçte bir kez daha siyaset arenasının ‘dışında’ kalacaklardır.”

“Unutmamak gerekir ki Gezi kitlesinin milliyetçi bir zemine kayan ve CHP+MHP peşine takılan kesimlerini sistem dışı bir muhalefete tekrar kazanmanın yolu onlarla beraber bu cepheye savrulmak değil, onlara iki egemen sınıf bloğunun dışında bir siyasal zeminin oluşturulabileceğini göstermektir.”[i]  

Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin hemen ardından rahatlıkla şunu söyleyebiliriz ki Selahattin Demirtaş’ın Cumhurbaşkanlığı adaylığı ve yürütmüş olduğu kampanya iki egemen sınıf bloğu dışında bir siyasal zemin oluşturmayı büyük oranda başarmıştır.

Bu sadece Selahattin Demirtaş’ın almış olduğu oy üzerinden yapılmış bir değerlendirme değildir. Burada önemli olan Selahattin Demirtaş’ın yürütmüş olduğu seçim kampanyası, oluşturmuş olduğu yeni ve kapsayıcı dil ve bu dilin toplum genelindeki izdüşümüdür. Demirtaş’ın deyimi ile uzatılan el Türkiye halkı tarafından tutulmuştur.

Sadece Kürt illerinde veya büyük şehirlerde değil, sosyalist hatta sosyal demokrat solun bile hiçbir varlık gösteremediği onlarca Karadeniz, İç Anadolu, Ege şehrinde binlerle ifade edilen oyları Selahattin Demirtaş almayı başarmıştır.

“sosyalist” mitler ve tabular

Bu, kuşkusuz hepimiz için yeni ve heyecan verici bir durumdur. Bu, sadece seçim başarısı değil, sosyalist solun ezberini bozan ve yıllardır savunduğu birçok “mit”i yerle bir eden bir gelişmedir aynı zamanda.

Yıllardır sosyalist sol kadrolar yarı açık yarı kapalı ortamlarda Kürt Hareketi ile bir ittifak siyasetine mesafeli duruşlarını Anadolu’daki kadroları üzerinde olan “milliyetçi baskı” ile izah etmeye çalışmışlardı. “Karadeniz’de, Ege’de arkadaşlar rahatsız” sözünü duymayan herhalde yoktur. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Kürt hareketinin içerisinden çıkmış ve yıllarca BDP’nin genel başkanlığını yürütmüş, Kandil ve İmralı ile sayısız görüşmeye katılmış Selahattin Demirtaş Yozgat, Rize, Kayseri gibi onlarca şehirden ve bu şehirlerde hemen hiçbir seçim faaliyeti yapmadan yüzlerce, binlerce oy almayı başarmıştır. Bu oyları alırken Selahattin Demirtaş ne kimliğini ne geçmişini ne de siyasi çizgisini gizlemek zorunda kalmıştır.

Demirtaş, Kürt Kadın özgürlük hareketinin çaba ve kazanımlarına rağmen hala erkek egemen anlayışa ve geleneksel ahlaki değerlere dayalı refleksleri içinde barındıran kesimlerin karşısına geçip Trans bireylerin haklarını savunabiliyorsa herhalde biz de “Anadolu’daki kadrolarımıza” Kürt Hareketi ile yoldaşlık hukukumuzu izah edebiliriz.

Yıkılması gereken bir başka “mit”, çeşitli sol çevre ve partilerinin bir araya gelmesiyle solun “birliğinin” sağlanamayacağının artık ortaya çıkmış olmasıdır. 1990’lardan beri defalarca denenen ama bir türlü istenen sonuç sağlanamayan bu girişimler iyi niyetli bir şekilde tabii ki devam edecektir ama tek başına çeşitli sayıda kadroya sahip partilerin, örgütlerin bir araya gelme çabası solun birliği olarak adlandırılamaz. Solun, yani bu ülkedeki ezilenlerin, dışlananların, işçilerin birliğini sağlamak siyasetten kaçarak değil bilakis siyasetin bütün çetrefillerinin üzerine koşarak sağlanabilir.

barış süreci ve seçimler

Unutmamak gerekir ki Demirtaş’ın seçim başarısı aynı zamanda barış sürecinin yaratmış olduğu atmosferin bir sonucudur. Eğer Kürdistan’da çatışmalar devam ediyor olsaydı kuşkusuz böyle bir sonuçtan söz etmek mümkün olmayacaktı. Barış sürecini tamamen AKP’nin kontrolünde- inisiyatifinde ilerleyen bir süreç olarak değerlendiren ve hatta Kürt Hareketi’nin ihanet ve devlet ile işbirliği içerisinde olduğunu açıkça iddia eden birçok “sol” “sosyalist” çevre var.

Kürt Hareketi, barış sürecinin tarafıdır, hem barış hem çatışma sürecini sürdürebilecek örgütlülük düzeyine sahiptir. Barış süreci büyük ölçüde Kürt Hareketi’nin barış çizgisinde ısrarı ve özverisi ile devam etmektedir Bu ısrar çaresizliğin değil, siyasi olgunluk ve bilincin sonucudur.

İronik bir şekilde barış ortamının devamı buna itiraz eden “sol” ve “sosyalist” çevreler için bile sonsuz olanaklar içermektedir. Sosyalistler barış sürecinin seyircisi değil aktif tarafı olmalıdır ve bu süreçten Kürt Hareketi’nin mümkün olan en fazla kazanımı alarak ayrılması için mücadele etmelidir.

seçim öncesi sol içerisinde üç eğilim

Cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesi sosyalist sol içerisinde üç ana eğilimden bahsedebiliriz.

Boykot; yani Demirtaş ile RTE ve Ekmeleddin İhsanoğlu arasında, yani başka bir deyişle AKP, MHP ve CHP ile HDP arasında hiçbir fark olmadığını düşünenler. (Boykotçular arasında seçimleri tamamen ret eden bir yaklaşım da var tabii ki. Hem yerel, hem genel hem de Cumhurbaşkanlığı seçimlerini boykot edenleri bu kategoride kabul edebiliriz ancak.)

İkinci eğilim; aslında Demirtaş’ı RTE ve Ekmeleddin İhsanoğlu ile aynı kategoriye koymayan, seçim söylem ve çalışmalarını RTE ve İhsanoğlu karşıtlığı üzerine kuran ama açıktan Demirtaş çalışması yapmaktan geri durmayı tercih eden gruplar ve çevreler. Bu eğilim içerisinde seçim için herhangi bir oy çağrısı yapmayanlar olduğu gibi seçim tarihi yaklaştıkça Demirtaş’a oy vereceğini açıklayanlar da oldu ama ortak özellikleri şu veya bu şekilde Demirtaş kampanyasına aktif olarak katılmamayı tercih etmiş olmaları.

Üçüncü eğilim ise aktif bir şekilde Demirtaş kampanyası yapan partiler, gruplar ve çevreler. HDP içerisinde yer almayan onlarca parti, örgüt, inisiyatif Selahattin Demirtaş kampanyası çerçevesinde var olan bütün imkân ve ilişkilerini kampanya çevresinde örgütlemeye ve elinden geldiğince sokağa çıkmaya çalıştı. Kürt özgürlük hareketinin görece daha zayıf olduğu bölgelerde Demirtaş’ın “Yeni Yaşam Çağrısı”nı topluma anlatmaya çabaladı.

seçim sonrası

Seçimlerden sonra iki eğilimin ortaya çıkması muhtemeldir.

Bunlardan bir tanesi, uzunca bir süredir sürdürmüş olduğu çizgiye paralel olarak RTE’nin Cumhurbaşkanı seçilmesi ile büyük duygusal ve siyasal çöküş yaşayan, seçimleri boykot eden veya Ekmeleddin İhsanoğlu’na oy vermiş olan kesimlerin rehabilite edilmesi ve tekrar “direniş” “sokak” çizgisine çekilmesi için çaba sarf etmeyi deneyecektir.

Bu durum aslında bir stratejinin/taktik manevranın ötesinde bir zorunluluktur çünkü kendileri ve kadroları da bu kalabalığın ve hayal kırıklığının parçasıdırlar.

İkinci eğilim Demirtaş’ın kazanmış olduğu seçim başarısı karşısında heyecanlanan ve Kayseri’deki 13 bin 266, Yozgat’taki 2 bin 240, Rize’deki 2 bin 137, Kadıköy’deki 17 bin 169 ve hatta Bayburt’taki 319 kişiyi bulup onlarla beraber daha güçlü birliktelikler, örgütlenmeler oluşturmak için çaba sarf edecektir. 4 milyon kişinin umudu ve heyecanı ile baraj sorunu yaşamayacak, toplum ile ciddi bağları olan ve her türlü saldırı karşısında öz savunmasını sağlayabilecek bir kitle partisi yaratmak için kolları sıvayacaktır.

Önümüzdeki dönemde bu iki eğilim arasında ciddi psikolojik ve politik farklılıkların oluşması olasıdır.

genel seçimlere giderken

Şimdi önümüzde genel seçimler var. Erken seçim olma ihtimalini de göz önünde bulundurarak derhal kolları sıvamamız gerekiyor. Unutmayalım ki almış olduğumuz 4 milyon oy dışında yüz binlerce potansiyel “yoldaşımız” şu veya bu sebep ile CHP+MHP koalisyonuna oy verdi. Demirtaş’ın yakalamış olduğu başarı ve bu ittifakın aynı oranda içine düşmüş olduğu başarısızlık ikinci bir oy sıçraması olanaklarını içerisinde barındırıyor.

Kürt Hareketi ile en zor zamanlarında dahi cılız da olsa dayanışma göstermiş, batıda savaş politikalarına en zor koşullarda karşı çıkabilmiş olan sosyalistler şimdi bu ikinci sıçramada üzerlerine düşeni yapmak durumundadır.

 


[i] (“yerel seçimlerden cumhurbaşkanlığı seçimlerine – onur doğulu 10.04 2014”

http://baslangicdergi.org/yerel-secimlerden-cumhurbaskanligi-secimlerine-onur-dogulu/)

 

Bulunduğu kategori : Sol

Yazar hakkında

İlgili Yazılar