cumhurbaşkanlığı seçimi: erdoğan’ın “yıldırım savaşı”… – stefo benlisoy -

 

Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığı adaylığını ilan etmesiyle nihayet seçim tablosu netleşmiş durumda. Erdoğan son günlerde giderek daha atak bir tempo sergileyerek seçimlere dair bir anlamda bir blietzkrieg (yıldırım savaşı) hamlesine başvuruyor. Sahip olduğu devasa propaganda aygıtı, mali ve kadrosal imkânlarla merkezileşmiş güçlü bir kampanya aracılığıyla daha seçimin ilk turunda yüzde elli oranını aşabilmeyi hesap ediyor. CHP ve MHP’nin çatı adayı olarak takdim ettikleri İhsanoğlu’nun kamuoyu nezdinde neredeyse hiç tanınmadığı, özellikle CHP tabanında adayın kimliği, görüşleri üzerine derin bir kafa karışıklığının hâkim olduğu bir ortamda tüm gücüyle yükleneceği bir kampanyadan zaferle çıkacağının hesabını yapıyor. En önemlisi, ilk turda seçilmesi, ikinci tura kaldığı taktirde Kürt oylarının tayin edici olacağından hareketle, cumhurbaşkanı olmak için Kürt ulusal hareketiyle “pazarlık” yapıyor algısının, milliyetçi-muhafazakâr tabanında yaratacağı olası tepkilerden de sakınmasını sağlayacak.

Bir güç gösterisi olarak tasarlanan Erdoğan’ın adaylığını açıkladığı konuşmasıysa aslında çok da sürpriz içermiyor. Erdoğan, şefçi rejimlerin en bildik özelliklerini açığa çıkarırcasına kendi siyasal kariyeri ve konumuyla “milletin” mukadderatını özdeşleştiriyor. Elbette Erdoğan’ın millet tasavvurunun asli unsuru, Türk-Müslüman-Sünni çoğunluk. Erdoğan zaten uzun bir dönemdir konuşmalarında örtük veya açık olarak bu tabanın otantik temsilcisi, sesi, onun cisimlenişi olduğu varsayımına dayıyor. Bu anlayışta cumhurbaşkanlığı makamı, neredeyse baştan itibaren milletin mukadderatına hükmeden, ancak onun asli değerlerine yabancı bir azınlığın tekelinde bulunmakta. Nihayet kendi adaylığıyla birlikte bu tablo değişecek ve iki yüz yıldır “milletin değerlerini” yok sayarak onun kaderine egemen olan bu gayrımilli azınlık tarih sahnesinden silinecektir.  Konuşmasındaki “kucaklayıcı” kimi jestlere rağmen, kendisini milletin “otantik” temsilcisi, rakiplerini ise seçkinci, milletin değerlerine yabancı bir azınlık olarak kodlamayı kampanya boyunca sürdüreceği aşikâr.

Erdoğan’ın konuşması seçimin bir model tartışmasına dönüşeceğinin adeta tekrardan ilanıydı. Türkiye siyasal hayatında hiç olmazsa çok partili dönemin başından itibaren cumhurbaşkanlığı konumu tartışılagelmiştir. Demokrat Parti kuruluşundan itibaren İnönü’de somutlaşan partili cumhurbaşkanı pozisyonuna karşı çıkmış ve cumhurbaşkanının siyasal partilere eşit mesafede olması gerektiğini savunmuştu. Oysa 1950 sonrasında Celal Bayar bunun tam aksi bir konuma savrulmuştu. Bu anlamıyla Erdoğan’ın kafasındaki “terleyen, koşan” cumhurbaşkanı ile İhsanoğlu’nun temsil etmeye soyunduğu “partilere eşit mesafede ve kurumlar arası eşgüdüm sağlayan” cumhurbaşkanı modelleri bu tartışmada en başa dönüldüğünün açık göstergesi. Erdoğan, İhsanoğlu’nun “devletlû” profilinin, Kılıçdaroğlu’nun deyimiyle “oturmasını kalkmasını bilen, medeni” görünümünü kendi lehine söylemsel bir avantaja çevirmeye çalışacak. İhsanoğlu, muhafazakâr profiline rağmen bir “elit”, seçkinlerin yeni adayı olarak kodlanacak. “Milletin bağrından kopup gelen” Erdoğan’ın yükseliş hikâyesi,  “küçük adamın” özdeşleşebileceği, esinleneceği bir anlatı olarak temcit pilavı gibi pişirilecek.  AKP’nin seçim sürecinde tedavüle sokacağı anlatıda, şimdiye kadar cumhurbaşkanlığının millete karşı “devleti” savunan bir makam olduğu, “milletin” sinesinden çıkma öz evladı Erdoğan’ın seçilmesiyle bu durumun nihayete ereceği ve en sonunda millet ve devlet kucaklaşmasının gerçekleşerek “vesayet döneminin” ila nihai kapandığı, ana temayı oluşturacak.

Erdoğan’ın birinci tura yüklenerek seçim sürecini tamamlama düşüncesi pek de haksız sayılmaz aslında. Zira özellikle “çatı adayı” olarak takdim edilen Ekmeleddin İhsanoğlu cephesinde adaylığın çok önce gerçekleşmesine rağmen henüz beklenen dinamik çıkışın yapılamamış olması bir dizi soruna işaret ediyor. Her şeyden önce adaylık sürecinin ve adayın isminin CHP tabanında yarattığı çeşitli hayal kırıklıkları ve çatlama görüntüsünün kalan kısa sürede ne ölçüde giderilebileceği bir muamma. Belirlenen adayın kimliği ve Kılıçdaroğlu başta olmak üzere parti yönetim ve çizgisinin sürekli sorgulanması, CHP tabanının konsolidasyonunu yitirmesine yol açıyor ve çok kısa bir sürede bunun giderilmesi yönünde adımlar atılamazsa CHP tabanının bir bölümünün sandığa gitmemesi ihtimali Erdoğan’ın yatırım yaptığı bir olasılık. Emine Ülker Tarhan’ın bir grup “ulusalcı” milletvekili tarafından aday olarak önerilmesi girişimi, beklenebileceği üzere akamete uğramışsa da bu çıkışın yarattığı hava bile İhsanoğlu üzerindeki soru işaretlerini pekiştiriyor. Erdoğan’ın adaylığının CHP tabanı üzerinde ne ölçüde bir tutkal etkisi yaratacağını ise önümüzdeki günlerde göreceğiz. Yine de CHP seçmeninin seçime katılımının çok da düşük olmayacağını, en nihayetinde Erdoğan karşısında İhsanoğlu’na ve taşıyıcısı olacağı “kutuplaşma yerine normalleşme” çağrısına destek vereceği öngörüsünde bulunmak gerek.

Öte yandan İhsanoğlu kampanyasının Erdoğan kampanyasına göre sönük ilerlemesi, İhsanoğlu’nun bırakınız hitabet gücü, kameralar karşısında bile düşük bir performans sergiliyor görüntüsü, “çatı” adaylığı destekleyenler açısından pek hayra alamet görünmüyor. Erdoğan’ın merkezi bir biçimde yürütülecek, devletin ve partinin tüm maddi imkânlarını seferber edecek ve medyadaki kontrolü sayesinde bunu en geniş kesimlere ulaştırabilecek gücü karşısında İhsanoğlu’nun tek merkezden yürüyemeyecek, çapraşık ve birbiriyle çelişen mesajlar vermeye meyilli ve elbette Erdoğan ile karşılaştırıldığında daha kısıtlı maddi olanaklara ve medyada daha sınırlı bir görünüme sahip parçalı kampanyasının ne ölçüde alternatif yaratabileceği bir muamma. Üstelik Erdoğan’ın “olağan” demokratik bir seçim sürecinde olması beklenen şekilde yürütme makamının başından ayrılması söz konusu bile değil. Bu da seçim sürecinde Erdoğan’ın devletin tüm imkânlarından tepe tepe yararlanabilmesinin önünü açıyor; diğer adaylar karşısındaki avantajlarını katmerliyor.

HDP’nin Selahaddin Demirtaş’ın adaylığında karar kılması, Kürt ulusal hareketi açısından birinci turda alınacak oyun hayati önemde olmasının bir sonucu. Demirtaş kararının arkasında birkaç neden var: Birincisi Demirtaş’ın dışında, özellikle Kürt ulusal hareketi dışından bir aday, kamuoyunun hatırı sayılır bir bölümünde hareketin birinci turdan Erdoğan’a vize verdiği görüntüsü ve eleştirilerini ister istemez oluşturacaktı. Kürt seçmeni nezdinde tanınırlığı olmayan, “Batı”dan bir adayın, taşıdığı nitelikler ne olursa olsun etrafında bir kenetlenme yaratması hayli güç olacaktı. İkinci olarak HDP özellikle İhsanoğlu’nun adaylığının Alevilerin bir kısmında, CHP tabanının kimi demokrat unsurlarında ve CHP’nin solunda yarattığı bir dizi hayal kırıklıklarının kendisine ilk turda ciddi bir yönelim sağlayacağını haklı olarak umuyor. Demirtaş profilinin, Erdoğan’ın “bir avuç seçkinin adayına karşı milletin hakiki temsilcisi” söylemini berhava edecek özellikler taşıdığını, dolayısıyla Erdoğan’ın söylemini geriletebileceğini, onda gedikler açabileceğini de hesaba katmak gerekiyor. Siyasallaşmış Kürt seçmenin önemli bölümünün desteğini alacak ve yerel seçimlerin aksine batıdan da destek alacak Demirtaş’ın yüzde onu geçmesi, pekâlâ olasılıklar dahilinde. Böylesi bir sonuç, yerel seçimlerde özellikle Batı illerinde arzu ettiği sonucu alamayan HDP projesine de yeniden belli bir ivme kazandırabilir. Kürt hareketi elbette Demirtaş’ın alacağı başarılı bir sonuç ve bunun da katkısıyla Erdoğan ilk turda seçilememesinin, kendisinin müzakere masasındaki ağırlığını arttıracağının da hesabını yapmakta.

Önümüzdeki dönemde siyaset belli ki bir kez daha kime oy verip kime vermememiz gerektiği tartışmasına sıkışacak. Bu manzara karşısında bir hususta net olmak gerek: Mevcut otoriterleşme yöneliminin zeminini oluşturan toplumsal blokta gedikler açılmadığı sürece aritmetik hesaplar/oyunlar üzerinden yürütülen bir siyasetle bu süreç geri döndürülemez. Toplumsal, sınıfsal alanda tahkimata yönelmeyen hiçbir çizginin mevcut gidişatı durdurma şansı yok. Genellikle “%60’a karşı %40” denklemiyle ifade edilen Kulturkampf’ı boşa çıkaracak, denklemin her iki tarafını enlemesine kesecek bir toplumsal/sınıfsal siyaset devreye sokulmadıkça duvara toslamak mukadderdir. Türkiye’deki geniş anti-AKP’ci siyaset yelpazesi, siyaseti (İhsanoğlu örneğindeki gibi) duruma göre değişen pragmatizm dozu yüksek aritmetik konfigürasyonlara endeksliyor. Sosyalist sol ise kendini kabaca, bu geniş ve muğlak anti-AKP’ciliğin sol ucu olarak tarif etmekle yetiniyor. Oysa sosyalist sol olarak temel görevimiz anti-AKP’ciliği aşacak siyasal bir muhtevanın ve pratik faaliyetlerin oluşmasının başını çekmek. Bu yola girmedikçe bu karmaşık denklemde figüran dahi olamayacağız.

Bulunduğu kategori : Dâhiliye

Yazar hakkında

İlgili Yazılar