COVID-19 pandemisinin Ekoloji Politik* değerlendirmesi – Ekoloji Politik -

COVID-19 pandemisi ulusal ve bölgesel sınırları yerle bir ederek tüm gezegene yayıldı. Yayıldığı pek çok ülkede, Türkiye’de olduğu gibi, devletler salgını hafife aldı ve geç müdahale etti; salgın yönetimi yerine vaka yönetimini (hastane merkezli tedaviyi) esas aldı, salgını sokağa çıkma yasakları ile, gönüllü-karantina ile yönetmeye; insanları bulundukları binaya, beton yapıların içine ve bireyselliğe hapsederek aşmaya çalışmakta. Pandeminin yıkıcılığı halklar, cinsler, sınıflar ve bölgeler arasındaki eşitsizliği ve ayrımcılığı hem gözler önüne seriyor hem de derinleştiriyor.

Yaşamakta olduğumuz sağlık krizi; devam eden kapitalizmin krizi, ekolojik kriz, siyasal kriz, toplumsal kriz ve patriyarkal krizin bir parçası. Kapitalist sistem ve ulus devletler yaşamı, yaşam alanlarını baskıladıkça, krizler derinleştikçe yaşam için baş edilmeyecek durumlarla karşı karşıya kalınmakta. Ayrımcılığın, eşitsizliğin daha fazla yaşandığı ülkelerde kapitalizmin yarattığı krizler daha derin yaşanmakta.

Ekolojik yıkımın bulaşıcı olmayan hastalıklarla ilişkisi ve bu ilişkinin zamana yayılan sorunları, gıda kaynaklı hastalıkların, zoonotik (hayvanlardan insanlara bulaşan ve her iki canlı türünde de etkili olan) hastalıkların artış eğiliminde olduğu; ekoloji ve sağlık politikaları temelinde bugüne değin çok tartışıldı.

Doğal alanların, ormanların, derelerimizin üzerine konuşlanan kapitalist yapılanma bizi zehirli atıklara, hormonlu, pestisitli, GDO’lu gıdaya mahkum etti, temiz su kaynaklarımızı tüketti. Hem yoksulluk, hem de endüstriyel tarımın sonucu olarak yeterince beslenemeyenler, pandeminin sonuçlarından en çok etkilenecek olanlardır.

Sermayenin ekosistemi altüst eden müdahaleleri sadece insanların değil, tüm canlıların barınma, beslenme ve üreme koşullarını yok etmekte ve insan ile doğa arasındaki metabolik yarılmayı büyütmekte.

Kâr merkezli ve tüm yaşam alanlarımızı içine almış olan kapitalist sistem krizleri, eşitsizlikleri ve ayrımcılığı daha da derinleştirmek üzere kuruludur. Görünen o ki; endüstriyel tarım ve hayvancılık, ormansızlaştırma, kentsel dönüşüm, madenler, enerji santralleri ile doymak bilmeyen, yapısal olarak da doyması mümkün olmayan kapitalizm, patriyarkal kapitalizm, kapitalist modernite, devletli uygarlık vb. farklı politik kavramlarla tanımlanan sistem; bizleri daha fazla sağlık krizi ile meşgul edecek. Hem bulaşıcı olmayan hastalıkların hem de bulaşıcı hastalıkların yaşanacağı dönemi daha yakıcı yaşayacağız, yaşamaktayız.

Yaşadığımız bu döneme “salgınlar çağı” diyebiliriz. 21. yüzyılın başından itibaren maalesef tanışmak zorunda kaldığımız SARS, MERS virüslerinin etkilerinden sonra yaşadığımız COVID-19 insanlığı uzağında olduğumuzu zannettiğimiz gerçeklerle tanıştırdı. Bulaşıcı hastalığı ötekinin hastalığı olarak gören algımızı da altüst etti. Oysa Afrika başta olmak üzere birçok yeni sömürge ülke hâlâ AIDS, sıtma, tüberküloz, son dönemde bir de Ebola salgını ile karşı karşıya. Buna ishal ve ASYE de (Akut Solunum Yolu Enfeksiyonları) eklenirse, önlenebilir / tedavi edilebilir bu hastalıklardan her yıl milyonlarca insanın ölmesi insanlık için büyük bir utanç kaynağıdır.   

COVID-19 pandemisi önlenebilir miydi, bu soruyu sürekli gündemde tutmalıyız: Kapitalizmin kar hırsının sağlık alanında tırmanışı sürerken, bireysel ve toplumsal olarak halkların iyi olma halinin yaşanması, COVID-19’a ve salgınlara karşı koruyucu önlem alınması, doğayı yok sayan kapitalist sistemde mümkün değildir.

Önceki virüslere karşı gerekli önlemin alınmayışı, özelleştirmelerle birlikte sağlık alanında kar hırsının yaygınlaşmasıyla, salgının kontrol altına alınması gecikmiş, etkisi pandemi boyutuna ulaşmıştır.

Bu süreçte; eşitsiz koşullarda yaşamaya mahkûm edilen mültecilerin, “evde kalın” çözümünün üretildiği noktada çalışmaya zorlanan işçilerin, ev içi yükü daha da artan kadınların, şiddet uygulayan erkeklerle aynı ortamda yaşamaya mahkûm edilen çocuk ve kadınların, kapitalist üretimin atıkları yüzünden sağlığını yitirmiş yoksulların, çiftçilerin, köylülerin, işçilerin, siyasî ve hasta tutsakların yaşam hakkı yok sayılmaktadır.

Salgın koşullarında, kadınların ev içi  yükü daha da artarken, kürtaj, doğum kontrolü gibi konularda özgür karar ve hakları da sağlık müdahaleleri kapsamı dışında tutulmaktadır. Kadınların bakım emeğinin daha da merkezileştiği bir dönemde ve kadınlar bu bakım emeği yükü altında paramparça olurken, karısını bıçakladığı için cezaevine atılan adamın İnfaz Yasası ile çıkartılıp dokuz yaşındaki kızı Ceylan’ı döverek öldürmesine neden olacak ortamın yaratılması, patriyarkal kapitalizmin kadınlara karşı savaşını bir kez daha gözler önüne sermiştir.

Pandemi süreci bir kez başladıktan sonra da eşitsizlikler derinleşerek devam etmektedir. Örneğin, testlerin de hangi bölgelerde uygulandığı, her bir insanın hayatını değerli gören bir yaklaşımla, yaşlı-genç, kadın-erkek, yoksul-zengin, Türk-Kürt, göçmen-vatandaş gibi ayrımcılıkları aşacak bir adalet duygusuyla yapılıp yapılmadığı bilinmemektedir. 20-65 yaş arasındaki vatandaşlara maske dağıtılırken, kronik hastalık sahibi yaşlıların hastaneye gitmesinin gerekip gerekmeyeceği, onkoloji hastalarının kod bekleyip bekleyemeyeceği düşünülmemektedir. Yoğun bakım yataklarının, ilaçların, solunum cihazlarının, aşının kimin için öncelikle kullanılacağına kim ve nasıl karar veriyor? Bugün için dünyadaki temel sorulardan biri de budur.

Pandemi sürecinde kent mekânı belirleyicidir. Kentte insanlar yalnızlığa; işsiz kalanlar, evsiz olanlar, göçmenler, gündelik, güvencesiz çalışanlar çaresizliğe mahkûm edilmektedir. Topraktan koparılmış, kendi kendini doyuracak yiyeceği sağlamanın bilgisini de unutmuş olan kentsel nüfus, sınırlı kent mekanında çaresizlik içinde çözümü devletten beklemektedir. Bu da göstermektedir ki, bizler bundan sonraki dönemde otoriter, kâr odaklı anlayışlara ve yalnızlaştırılmaya karşı dayanışmanın yapılandırıldığı komünal yaşam tarzlarını daha fazla gündemimize almalıyız. Kentsel ölçeğin değiştirilmesini sorgulamamız gerekir.

Pandemi kontrol altına alınmadan turizm vb. gerekçelerle karantinanın bitirilebilecek olması başka bir sorun olarak önümüzde durmaktadır. Bu durum için yapılacakları tartışmalı, olabilecek gelişmelere hazırlıklı olmalıyız. Öbür yandan da sokak alerjisini, bireyselliği besleyen “evde kal” siyasetini yenecek yöntemleri düşünmeliyiz. Dayanışmaya kriz anlarında değil, her zaman ihtiyacımız var.

Hâl böyle iken, maalesef işçi sınıfının en önemli örgütleri olan sendika bürokrasileri bu süreçte etkili olamamıştır.. Oysa pandemi döneminde de, diğer dönemlerde olduğu gibi, sendikalar her şeyden önce işçilerin hiç olmazsa çalışmama hakkı başta olmak üzere hukukî haklarını korumakla sorumludur. Bu süreçte;

-İşçilere ücretli izin verilmeli, bunun için gereken kaynak da, işçilerin kendi ücretlerinden biriktirdiği işsizlik sigortası fonundan değil, işçilerin emeğini kâra dönüştürerek biriktiren zenginlerden alınan vergilerin artırılması ile sağlanmalıdır.

– İşsiz kalan değil, işsiz olan herkese asgarî yaşam ücreti ödenmelidir.

– Bakım emeği sosyal sigorta kapsamına alınmalı, kadına ve çocuğa yönelik şiddete karşı acil yanıt sistemi öncelikli olarak geliştirilmeli, faal tüm sektörlerde ebeveynlik izni uygulamasına geçilmelidir.

– Zorunlu sektörler hariç, çalışma durdurulmalıdır.

– Zorunlu sektörlerin hangileri olacağına da devlet ve piyasa değil, işçiler karar vermelidir.

Ekoloji Politik Başlangıç Konferansı Sonuç Bildirgesi’nde altını çizdiğimiz gibi; ekolojik yıkımın önüne geçmek için kapitalistlerin ve devletlerin taahhütlerine bel bağlayamayacağımız bir kez daha görülmüştür. Dünyanın tamamını tehdit eden büyük bir kriz karşısında devletler korsanvari çarelere başvurmakta, ilaç sektörü başta olmak üzere şirketler kriz fırsatçılığına soyunmaktadır. Krizden salt tıbbi çarelerle kurtulamayacağız. Toplumsal yaşamın topyekûn ekolojik bir eleştirisiyle radikal bir dönüşümüne ihtiyacımız var. Ancak meslek örgütlerinin, sendikaların ve uzmanlık derneklerinin bu süreçte aldığı tutumlar konunun çok boyutlu ele alınması ve önlemlerin toplumsal boyutlarının öne çıkmasının önüne geçmiştir. Özetle, bu tutumlar COVID-19 salgınını tıbbileştirmiş, uzmanlık bilgisine hapsetmeye çalışmıştır. Bu dönemde toplumsal muhalefetin politik mevzisi de, TTB’nin taleplerinin sınırında kalmış ve bütünlüklü bir sistem eleştirisiyle birleşen siyasal taleplere dönüşmemiştir. Bu zaaf nedeniyle örneğin; verilerin şeffaflığı konusundaki talebin hem Sağlık Bakanlığı hem de İBB gibi kurumlar tarafından yerine getirilmesi, işçi mahallelerinin etiketlenmesinin yolunu da açmaktadır. Benzer şekilde çalışmama hakkı, genel grev gibi taleplerin öne sürülmemesi toplumsal muhalefetin bu geri konumlanışı içinde bir konfor alanı doğurmaktadır.

Bizim, bu konfor alanından çıkıp işçi sınıfı ve tüm ezilenler olarak,  yaşam hakkımızı savunmak için bir araya gelmeye, direnmeye ve değiştirmeye ihtiyacımız var. Çünkü artık açıkça, “hiçbir şey eskisi gibi olmayacak”la, “yarın çok geç olacak” arasında bir noktadayız. Bu süreçten toplumsal dayanışmayla çıkılmazsa şirketleşmiş ve ırkçı, ayrımcı, otoriter bir devlet, halkın “rızasını” da alarak güçlenebilir.

Şurası açıktır; kapitalist üretim sistemi değişmedikçe bu krizleri yaşamaya devam edeceğiz.  COVID-19 pandemisinin birinci dalgasını bekleyen güçlü ekonomik buhran, Suriye’de savaşın yeni hal alması vb. siyasi müdahaleler çok daha da derinleşecektir.

Bugünlerde, her şeyden önce arkası gelecek salgınlar gerçeği ile karşı karşıya olduğumuzu unutmamamız gerekmektedir. Dahası, çıkacak salgınlar konusunda kapitalistleşen tıbbın ve sağlık hizmetlerinin sorunlarının da işimizi daha da zorlaştıracağı açıktır. Sağlık alanının sermayeleşmesi ile doğa üzerinde kurulan tahakkümün ardındaki saiklerin aynı olduğu gerçeğini yakaladığımızda daha da berraklaşan bir mücadele hattı oluşturma olasılığı artacaktır.

Sistemin dayattığı gibi pandemiyi tıbbileşmiş olarak karşılamak yerine altında yatan gerçekleri deşifre ederek ekoloji-politik mücadeleyi genişletmenin ve daha örgütlü hale getirmenin yollarını önümüze koymalıyız. Ekoloji Politik perspektif ile kapitalizme karşı yeni yaşamın inşasını, dayanışmayı, toplumsal örgütlenmeyi sağlamaya zorunluyuz. 

Dayanışmayı büyütelim.

Örgütlenelim.

* EKOLOJİPOLİTİK 2019 yılı Kasım ayında muhalif hareketler içindeki farklı ekoloji yaklaşımlarının birbiri ile konuşmasını ve etkileşimini sağlamak üzere bir araya gelmiş bir iradedir.  

Bulunduğu kategori : Uncategorized

Yazar hakkında