Corbyn’in şaşırtıcı yükselişi – Barış Yıldırım -

Jeremy Corbyn’in zaferi, İngiltere’de pek çok kadın, genç ve emekçinin sola yöneldiğine işaret etmesi açısından sevindirici olabilir. Ancak Corbyn antikapitalist bir program değil, Keynesyen bir kapitalizm savunuyor.

 

Jeremy Corbyn, İngiliz İşçi Partisi liderliği için 12 Eylül’de yapılan seçimleri, %59.5 oy alarak ilk turda kazandı. Corbyn’in rakibi olan üç isim de partinin “gölge kabine”sinde yer alan iddialı figürlerdi. Partinin kara koyunu olan ve kendini “demokratik sosyalist” olarak tanımlayan Corbyn ise ülkenin en büyük iki sendikası Unite ve Unison dahil kimi sendikaların desteğini almıştı. Fakat Corbyn’e asıl destek tabandaki parti üyelerinden geldi.

Geçmişte aslında tam da sendikaların partideki etkisini kırmak için getirilen “bir üye bir oy” seçim sistemi Corbyn’in işine yaradı. Çünkü sadece 3 sterlin ödeyip partiye kaydolan herkese oy kullanma hakkı tanınınca, İşçi Partisi’ne koşturan on binlerce yeni üyenin çoğu, partinin daha da sağa kaymasını engellemek amacıyla Corbyn’e oy verdi.

Peki kimdir Corbyn? Lise yıllarında İşçi Partisi’nin faaliyetlerine katılan Corbyn daha 20’li yaşlarının başında bir kamu emekçileri sendikasında örgütçü olarak işe başlıyor ve üniversiteyi terk ediyor. Uzun yıllar sendikalarda çalışan Corbyn 1983 yılında parlamentoya giriyor ve zamanla partinin en muhalif ismi haline geliyor; Blair yönetiminin aldığı kararlara karşı oy kullanıyor defalarca. Nükleer Silahsızlanma Kampanyası (CND) ve Savaşı Durduralım İttifakı’nın (SWC) başını çeken isimlerden biri olan Corbyn İngiltere’nin Irak ve Afganistan’ı işgaline karşı çıkıyor. Kendisi aynı zamanda Filistin halkı veya göçmenler için yapılan kampanyalarda başı çekmiş, İngiltere’nin NATO’dan, hatta belli koşullar altında AB’den çıkmasını savunmuş bir isim.

Hal böyleyken, Corbyn’in İşçi Partisi liderliğine seçilmesine sevinmemek güç. Bu gelişme, İngiltere’de yıllardır muhafazakarlar eliyle uygulanan ve ne yazık ki toplumda belirli bir meşruiyet de kazanan kemer sıkma tedbirlerine karşı ciddi bir toplumsal direncin oluştuğuna, kadın, gençlik ve emek aktivistlerinin yüzünü sola çevirdiğine işaret ediyor. (20 Haziran’daki “kemer sıkma karşıtı” kitlesel eylemler de bunun habercisiydi.) Ancak Corbyn antikapitalist değil Neo-Keynesyen bir ekonomik program savunuyor ve bağımsız bir sınıf hattının inşası açısından umut vermiyor. Seçimin ardından Syriza lideri Tsipras ve Podemos lideri Iglesias tarafından hızla tebrik edilmesinden de anlaşılacağı üzere, onu Avrupa’daki yeni reformist dalganın içinde konumlandırmak mümkün.

“Halk için parasal genişleme”

Corbyn ekonomiye dair politikalarını “2020 yılında Ekonomi” başlıklı metinde açıkladı. Programın bir ayağı “bankalar değil halk için parasal genişleme” mefhumu. Malum, 2008 krizini aşmak için kapitalist ülke merkez bankaları durmadan para basıyor. Örneğin İngiliz merkez bankası 375 milyar sterlin gibi akıl almaz bir parayı bu şekilde ekonomiye enjekte etmiş durumda. Corbyn ise bu paranın ucuz ve kaliteli toplu konut, enerji, ulaşım ve dijital teknoloji projelerine yatırılmasını savunuyor.

Programın bununla ilişkili ikinci ayağı bir milli yatırım bankasının kurulması. Büyük şirketlere sağlanan teşvik ve vergi indirimleri sonlandırılıp, oluşan kaynak bu yeni bankaya aktarılacak; merkez bankası da bu bankaya borç verecek. (Bu arada yine gelirleri artırmak için artan oranlı bir vergi sistemi kurulacak ve vergi kaçağı önlenecek.) Bu yatırım bankasının yapacağı yatırımlar özellikle “yüksek teknoloji ve yenilikçi endüstrilere” (özel sektöre) yönelecek. Devlet nitelikli işgücünün geliştirilmesi için yetişkinlerin eğitimine ve üniversitelere yatırım yapacak. Sonuçta, “hepimizin istediği yüksek vasıflı, yüksek ücretli, yüksek verimlilik sahibi işgücü” oluşacak.[1]

Apaçık ortada, Corbyn’in savundukları kapitalizm ötesi bir topluma falan değil, bugün artık maziye karışmış Alman sosyal demokrasisinin kapitalist modeliyle Keynesyen politikaların bir bileşimine denk düşüyor.

Karışık mesajlar

Programda yazmasa da Corbyn demiryolu ve enerji sektörünün yeniden kamulaştırılması gibi radikal bir talebi sıkça dillendiriyor ve ciddi destek de görüyor (bir ankete göre enerji, postane ve demiryollarının kamulaştırılmasına destek %66-68 aralığında). Gelgelelim Corbyn gibi yeni reformistlerin hızla çark edebildiğini Syriza örneğinde, ayrıca İspanya’daki son belediye seçimleri sonrasında gördük.

Mesela Corbyn kamulaştırmayı el koyarak değil satın alarak yapmayı öneriyor; kritik olan bankaların kamulaştırmasını dillendirmiyor. Ha keza Corbyn’in seçim sonrasında belirlediği “gölge kabine”den John McDonnell, enerji sektöründe kamulaştırmayı değil, “Alman modeli”ndeki gibi yerel inisiyatifler ve yenilenebilir enerji üretimine dayanan “toplumsallaştırma”yı savunuyor.

Aynı şekilde Corbyn, Başbakan Cameron’un AB’yle anlaşıp İngiltere’ye yeni kemer sıkma koşulları dayatması durumunda AB’den çıkmayı savunacağını ifade ediyor. Fakat Corbyn’in “gölge kabine”sindeki Hilary Benn, BBC’de Corbyn’in “her şart altında” AB’de kalmayı savunduğunu söylüyor; Benn geçmişte İngiltere’nin Irak ve Suriye’ye saldırılarını desteklemiş bir isim.

Corbyn bir sendika konferansında yaptığı son konuşmada, grev hakkını sekteye uğratacak yeni yasa tasarısına karşı çıkıyor; fakat bütçe açığı yanlısı (“deficit denier”) olmadığını ifade etmesi kafa karıştırıyor.[2]

Bağımsız antikapitalist hat

Corbyn’in çizgisi önümüzdeki dönemde nasıl bir evrim izlerse izlesin, yüz küsur yıllık reformizm tarihiyle İngiltere’de müesses nizamın temel direklerinden olan ve bir dizi emperyalist savaşın bizzat yürütücüsü olmuş İşçi Partisi’nin, işçi ve emekçiler için bir alternatif olabileceğini düşünmek abes. Zaten halihazırda 230 küsur İşçi Partisi milletvekilinin ancak 20 kadarı, yerel yöneticilerin ise %6’sı Corbyn destekçisi; geri kalanı büyük ölçüde kemer sıkma taraftarı. Sosyal diyalogcu sendikal bürokrasinin de önemli bir kısmı Corbyn’den rahatsız.

Öte yandan, İngiltere’de bağımsız sınıf odaklarının inşasında, eksiğiyle fazlasıyla, belirli bir mesafe kat edilmiş durumda: Ken Loach’un çağrıcılığıyla antikapitalist bir hat etrafında kurulan Sol Birlik (Left Unity) partisi veya Sendikacı ve Sosyalist Koalisyon (TUSC) adlı seçim ittifakı gibi. Bunlara yöneltilebilecek eleştiriler şöyle dursun, asıl ihtiyacın sermaye, devlet ve elbette İşçi Partisi’nden bağımsız bir gücün inşası olduğu açık. Elbette bu tür yapılar, İşçi Partisi’nin tabanındaki genç, emekçi, kadın aktivistlerle çeşitli yerellerde ortak eylem zeminleri, birleşik emek cepheleri kurmaya çabalayacaktır. Fakat antikapitalist program ve örgütlenmenin bağımsızlığı korunmazsa, yeni reformizmin artık şaşırmamamız gereken manevraları karşısında savunmasız kalınacağı da ortada.

[1]    http://www.jeremyforlabour.com/investment_growth_and_tax_justice

[2]    http://www.theguardian.com/politics/2015/sep/15/mcdonnells-economics-milibandism-liberated-from-new-labour-concerns, http://www.theguardian.com/commentisfree/2015/aug/11/jeremy-corbyn-close-deficit-poor-labour-economy, http://www.huffingtonpost.co.uk/2015/09/14/jeremy-corbyn-will-campaign-to-stay-in-the-eu-insists-hilary-benn_n_8132078.html

Bulunduğu kategori : Hariciye

Yazar hakkında