çimento cumhuriyetinde krize doğru – barış alp özden -

Türkiye’nin son on yıldır ekonomik büyümesinin, “inşaat ya resulullah” düsturuyla başta kentsel alanlar olmak üzere dağı taşı çimentoyla boğan bir inşaata dayalı birikim rejimine dayandığı artık herkesin malumu. TOKİ’siyle, lüks konuta, AVM’ye yatırım yapmanın sanayiye oranla daha yüksek getirisi olduğunu gören büyük sermaye gruplarıyla ve “ehli beton” müteahhitleriyle bu birikim rejiminin kazananları bir hayli fazla.

İnşaat sektörü bu dönemde sadece iktidar blokunun harcı olmakla kalmadı, aşağıdakilerin rızalarının devşirilmelerine de yardımcı oldu. Düzenli gelire sahip kamu çalışanları, görece yüksek ücret sunan sektörlerde çalışan “beyaz yakalılar”, işlerinin hala güvence sunduğunu düşünen emekçiler birikimlerinden ziyade ucuz konut kredilerine güvenip büyük borçlarla ev sahibi oldular. Nihayetinde hane halkı yükümlülükleri tam gaz büyüdü. Üçte ikisi ücretlilere ait olan tüketici kredisi borçları 240 milyar dolara ulaştı ki bunun yarıya yakınını konut kredileri oluşturuyordu. Konut fiyatları artarken kredi faizlerinin düşmesi ve vadelerin uzaması, “şimdi alsam daha ucuza gelir, yavaş yavaş da öderim” yanılsaması yaratıyor. Yüksek borç yükü altına giren öğretmen, iletişim-bilişim sektörü çalışanı veya yüksek vasıf gücü sayesinde kayıtlı olarak çalışan işçi işyerinde uğradığı baskılara, mobbinge, kıdem tazminatı ve emeklilik kazanımlarının eritilmesine karşı direnecekken, şimdi belki önümüzdeki yıllara yayılmış kredi geri ödemelerini düşünüyor.

Ev sahibi olmaya atfedilen güvencenin ve borçlu yaşamanın yarattığı kaygının emekçilerin davranışları üzerinde nasıl bir etkisi olabileceği üzerine fazla spekülasyon yapmayalım. Ama en azından egemenlerin bu konuda her zaman kesin bir kanaate sahip olduklarını biliyoruz. ABD Merkez Bankası eski başkanı Alan Greenspan anılarında, konut kredilerinin düşük gelirli kesimlerine doğru yayılmasının yarattığı riski önceden gördüğünü, ancak nüfusun çok büyük bir bölümünün canını yakan neoliberalizme karşı muhtemel tepkinin başka türlü nasıl soğurulabileceği sorusuna, yoksulları ev sahibi yapmaktan başka bir cevabının olmadığını itiraf ediyor.

**

İçinde bulunduğumuz küresel krizin konut piyasalarındaki çöküşle patlak verdiğini biliyoruz. Sadece ABD değil; İspanya, İrlanda, İzlanda ve İngiltere’nin 2008’den sonra yaşadıkları ekonomik çöküşün temel etkenlerinden bir tanesi artan konut arzıyla gelir bölüşümündeki büyüyen dengesizlik arasındaki çelişkiydi. Üstelik finansın arkasında olduğu konut balonlarındaki şişme hadisesiyle ilk kez 2000’li yıllarda karşılaşmamıştık. Geriye doğru gidersek 1997’de Asya’da büyük finansal krizin başlamasında, 1991 yılında başlayıp bütün İskandinavya’yı sarsan İsveç bankacılık krizinde,  Japonya’nın tüm 90’lı yıllarını kapsayan bir durgunluk dönemine girişinde aşırı kentsel gelişmeyle şişen konut fiyatlarının aniden çökmesi, gayrimenkul piyasalarındaki aşırı şişmeyi takip eden sönme, kredilerin geri ödenmemesi ve bankaların iflasa sürüklenmesi belirleyici olmuştu.

2008 yılında, daha sonra verilen adla “eşik-altı konut kredisi krizi” mortgage kurumlarını, büyük yatırım bankalarını ve bu bankaların riskli yatırımlarını sigortalayan şirketleri iflasın eşiğine getirdiğinde emlak piyasalarındaki canlılığın durduğunu ve fiyatların tepetaklak olduğunu görmüştük. Ancak küresel konut fiyatlarında 2008’de başlayan hızlı düşüş, daha 2009 ortasına gelmeden durmuş ve fiyatlar tekrar yükselmeye başlamıştı. Gelir bölüşümü ve aşırı birikim krizine çare bulamayan kapitalizm, gayrimenkul başta olmak üzere varlık fiyatlarını şişirmekten başka yapısal sorunlarına çözüm üretemiyordu.

IMF küresel konut fiyat endeksine göre konut fiyatları şimdiden 2006’daki düzeyine ulaşmış ve yükselmeye devam ediyor. Kapitalizmi ayakta tutmak için uygulanan parasal genişleme politikaları, düşük enflasyon ve yüksek işsizlik oranları sadece Fransa, Kanada, Avusturalya, Almanya gibi merkez kapitalist ekonomilerde değil; Hindistan, Brezilya, Endonezya ve Singapur gibi “yükselen piyasalar” arasında da konut fiyatlarını uçuruyor. Bankalar ve büyük emlak şirketleri arasındaki çıkar ortaklığı karşısında hükümetler de balonun şişmesini engellemek için tedbir almak konusunda çok istekli gözükmüyorlar. Sanki son yaşadığımız konut piyasası çöküşünün yavaş çekim bir tekrarını izler gibiyiz. Ancak bu sefer, konut fiyatlarının daha da yükselmesiyle daha büyük düşüşle karşılaşacağımızı düşünebiliriz.

Son birkaç hafta içerisinde Türkiye emlak piyasası üzerine çıkan haberler, balon ihtimaline ilişkin kaygıları artırdı. IMF’nin Finance and Development adlı dergisinde çıkan bir makaleye göre Türkiye konut fiyatlarının en hızlı arttığı altıncı ülke olmuş ve bu bakımdan Brezilya, İsrail, İsviçre, Hindistan, Almanya, Çin, İsveç gibi ülkeleri geride bırakmış. İstanbul da son beş yılda ortalama yüzde 46 artışla ev fiyatlarının en fazla yükseldiği şehirler arasında.   Gayrimenkul Yatırım Ortaklığı Derneği Başkanı Aziz Torun, “talep konut arzındaki büyümeyi karşılayamıyor, maliyetler artıyor. Büyüme böyle devam ederse önümüzdeki yıllarda balon riski var” yollu bir açıklamayla kaygılarını belirtmiş. Tabii sektör temsilcileri bu görüşü ayıplayarak karşılamışlar. Hatta Ali Ağaoğlu, “bırakın balonu fiyatlar daha da artacak” diye müjdelemiş.

Ağaoğlu bir bakıma çok haksız değil. Türkiye’de gayrimenkul sektörü bu yılın ilk altı ayında gaza basmış ve 500 bin konut satışı yapılmış. Yılsonu itibarıyla satış miktarının bir milyonu bulacağı ve böylelikle 800 bine varan konut stokunun eritileceği bekleniyor. Müzik susmadıkça kimse dans pistini terk etmek istemiyor. Ancak bu satışların nasıl finanse edildiği de pek kimsenin derdi değil gibi. 2004 sonuna göre 2013 Ekim itibarıyla tüketici kredileri 18 kat artarken toplam hane halkı borçları 320 milyarı buldu. Tüm memleketi şantiyeye çeviren inşaat şirketlerinin ve kârlarını hatırı sayılır oranda artıran bankaların iç talebi canlı tutmak için yapmayacakları hiçbir şey yok sanki. ABD merkez bankasının faizleri yükselteceği beklentisiyle döviz çıkışları artınca faizler bir miktar yükseldiğinde, bu sefer inşaat şirketlerinin daha düşük faiz oranlarıyla sunduğu senetler devreye girdi. Konut satışlarında finans metodu olarak senetleri kullananların oranı Ağustos’tan Ekim’e yüzde 14’ten yüzde 51’e fırladı.

Yarın, öbür gün FED’in kararları uygulamaya girince doları zapt etmek iyiden iyiye zorlaşacak, faizler yükselecek. Zaten borçlanma kapasiteleri sınıra yaklaşmış alt-orta sınıfların geri ödeme yapmaları zora girecek. Bankacılar eskiye oranla sermaye yeterliliklerine daha fazla güvenseler de sabit oranlı konut kredileri karşısında faizlerin ve kurun fırlaması durumunda iflas riskiyle karşı karşıya kalacaklar. İnşaatçısıyla, bankacısıyla sermayenin gücü kırılmadığı sürece geçmiş “hatalarından” ders çıkarmalarını beklemek beyhude olacak.

Bulunduğu kategori : Dâhiliye

Yazar hakkında

İlgili Yazılar