charlie hebdo’yu onaylamak ya da savunmak arasındaki ince çizginin düşündürdükleri – görkem akgöz -

 

Son üç günümüz, çizdikleri karikatürler yüzünden İslamcı militanlarca vahşice katledilen Charlie Hebdo çalışanları için duyduğumuz üzüntü ve öfkeyi söze dökmeye çalışmakla geçti. Katliamı lanetlemek ve ifade özgürlüğünün savunuculuğunu yapmak hepimizin ortak tepkisi. Bir fikri savunmanın bedelinin ne denli ağır olduğunu iyi bilen ve katliama sevinen azımsanmayacak kadar çok kişiyle birlikte yaşamak zorunda olan bir ülkenin vatandaşları olarak, bu katliamın Türkiye kamuoyunda yarattığı duygusal travmanın boyutları anlaşılır. İlk şoku atlattıktan ve yalnızca lanetlemekten “şimdi ne yapacağız?” noktasına geldikten sonra, bu travmanın  içerdiği siyasal imalar ve yol açabileceği sonuçlar üzerinde düşünmemiz gerektiği kanısındayım.

Charlie Hebdo katliamı hakkında sosyal medyada dolaşıma giren pek çok görsel arasında “Je suis Charlie/Ben Charlie’yim” paylaşımı başı çekiyor. Bu meselenin açtığı fikri tartışmalarınsa İslamofobi ve İslamo-faşizm kavramlarının etrafında şekillendiğini, bu durumun Türkiye özelinde İslam diniyle ilgili birtakım eski refleksleri uyandırdığı da bir gerçek.

Özellikle açık ve dolaysız şiddetin kurbanı olan şahıslar ve gruplarla dayanışma maksadıyla, kendini kurbanlarla özdeşleştiren ve onların fiziksel yok edilişlerinin düşünsel varlıklarını kesintiye uğratmadığı mesajını veren “kendini kurbanla özdeşleştirme” jestleri, son dönemde sol siyasetin sıkça başvurduğu bir araç. Katliamın ertesi günü Avrupa’daki pek çok yayınla birlikte çok sayıda sosyal medya kullanıcısının Charlie Hebdo’nun eski işlerini yayınlaması bu jestin en son örneği. “Je suis Charlie” görseliyle birleşen bu eylemin en açık mesajı şu: “Öldürmüş olabilirsiniz ama yok edemediniz, susturamadınız, aksine sözlerini çok daha kalabalık kitlelere ulaştırdınız.”

Frankofon olmayan ya da özel olarak Fransız mizahına ilgi duymayan pek çok kişinin varlığından tam da bu yeniden dolaşıma sokma eylemi aracılığıyla haberdar olduğu karikatürler arasında ırkçı, cinsiyetçi, homofobik nitelikler taşıyanların sayısı hiç de az değil. Irksallaştırılmış stereotipleri de barındıran bazı karikatürler, İslam dinini öfkeli, alaycı, yaftalayıcı bir dille mahkum eden yaklaşımlarla aynı çizgide. Katliamdan birkaç gün önce, Dresden’de 18.000 kişi “Batının İslamileştirilmesine Karşı Yurtsever Avrupalılar” pankartıyla yürümüşken, göçmenlere karşı sert önlemler alınması propagandası yapan sağ siyasetler Avrupa’da seslerini yükseltir, Fransa’da Ulusal Cephe desteğini arttırırken, kısacası Avrupa sağının bu katliamı göçmen karşıtı siyasi ajandası için kullanacağı gün gibi aşikarken, İslamofobik imgeleri dolaşıma sokarak bir nefret ideolojisini yeniden üretmeden de bu saldırıya karşı olabilmeli, bu köktendinci vahşete ses çıkarabilmeliyiz.

Siyasal ve toplumsal meselelerin, neredeyse din düşmanlığına varan bir laikliğe karşı mağduriyetten iktidar devşirmeye programlı dindarlık tartışmaları ekseninde tartışılamaz hale geldiği Türkiye özelinde konuşursak, İslamofobi karşısında geliştirilen “Gerçek İslam bu değil” savunmasına karşı kullanılan son derece agresif dili anlamakta zorluk çektiğimi söylemeliyim. Birincisi bir ateist olarak insanların dini inançlarıyla kurdukları ilişki hakkında, kendisini özgürlükçü olarak tanımlayanların bu kadar üstten konuşması karşısında rahatsızlık duyuyorum. İkincisi bir sosyal bilimci olarak, herhangi bir din hakkındaki yargılarımızın bu kadar statik, tarihdışı, özcü bir kavrayışa dayanması ve bu örnek özelinde İslam’ın diğer dinlerden bu derece yalıtılmış biçimde değerlendirilmesi karşısında üzüntü duyuyorum.

Son olarak, bir sosyalist olarak, insanlara “inandığınız din iğrenç, vahşi” demenin siyasal yabancılaştırmadan başka bir sonuç doğurmayacağı gerçeğinin gözardı edilmesi karşısında endişe duyuyorum. Bana öyle görünüyor ki, her yeni olay kendini daha adil, daha eşitlikçi bir dünya özleminde tanımlayanlar için bir sınav ve bu sınavdan başarıyla geçmenin yolu, verili bir alandaki tahakküm ilişkileriyle mücadele ederken başka alanlarda yeni tahakküm alanları yaratmamak adına politik reflekslerimizi daimi olarak yeniden gözden geçirmek ve tartışmaya açmak.

Bulunduğu kategori : Hariciye

Yazar hakkında

İlgili Yazılar