Çernobil: Tarih, Felaketler ve Yalanlar -

 

26 Nisan 1986’da gerçekleşen Çernobil nükleer kazası ve sonrasını aktaran beş bölümlük mini-dizi “Chernobyl”, beklenmedik bir popülariteye erişerek IMDB listelerinde zirveye ulaştı. Yakın tarihe odaklanan, dönemin gündelik Sovyet yaşamının ayrıntılarına varıncaya dek “gerçekçi” bir atmosfer yaratmaya çalışan “belgeselvari” bir dizinin kısa süre öncesinde son sezonu izlenen “Game of Thrones”u bile zorlaması gerçekten bir sürpriz. Dizi bizde hararetli sayılabilecek bir dizi tartışmaya da neden oldu, kimileri onun Soğuk Savaş’a has antikomünist temalarla bezeli olduğunu iddia etti, kimileriyse haklı olarak Akkuyu’da inşa edilen nükleer santral nedeniyle Türkiye’nin yakın geleceği için de önemli uyarılar barındırdığını vurguladı.  Ancak genel olarak Çernobil felaketinin gerçekleştiği tarihsel bağlam gözardı edildi. Oysa diziye ilişkin tartışmanın başlangıç noktası tam da kazanın gerçekleştiği tarihsel koşullar olmalı.

Çernobil’in ardı

Soğuk Savaşın son on yılına insan medeniyetinin topyekûn yokoluşu anlamına gelecek bir nükleer savaş tehdidinin ufukta yeniden belirişiyle girilir. İki süper güç arasında daha öngörülebilir ilişkilerin tesis edildiği, “duvarın” her iki yakası arasındaki siyasi, ekonomik, toplumsal ve kültürel temasların yoğunlaştığı yumuşama (detant) dönemi seksenlerin hemen başında kesintiye uğrar. Amerikan siyasi ve askeri karar alıcıları, bir dizi jeopolitik kaymanın küresel egemenlik mücadelesinde ABD’nin geride kalmasına neden olduğu görüşündedir. ABD’nin Ortadoğu’daki en yakın müttefiki olan İran’da gerçekleşen devrim, hemen “arka bahçesindeki” Nikaragua’da Sandinistlerin iktidara gelmesi, Angola, Etiyopya gibi “üçüncü dünya” ülkelerinde müttefiklerinin gerilemesi bu algıyı perçinler. Sovyetler Birliği’nin Aralık 1979’da başlayan Afganistan müdahalesiyse bu jeopolitik “kaygıyı” zirveye taşıyarak “İkinci Soğuk Savaş” olarak adlandırılan dönemin perdesini aralar. Haklı olarak Soğuk Savaş devrinin en muhafazakâr ve antikomünist başkanı olarak tanımlanan Ronald Reagan’ın iktidara gelişi de bu süreci tamamlar.

ABD yönetimi bu dönemde, iki süper gücün nükleer yok ediciliği nedeniyle söz konusu olan “dehşet dengesi”ni bozarak Soğuk Savaş’ın ilk on yıllarında elinde bulundurduğu nükleer stratejik üstünlüğü yeniden elde etmeye çalışacaktır. “Yıldız Savaşları” olarak anılan füze savunma sistemi gibi iddialı silahlanma girişimleri işte bu bağlamda gündeme gelir. Avrupa halkları, söz haklarının neredeyse hiç olmadığı bir devler mücadelesinde tabir-i caizse “temsil edilmeden yok olma” seçeneğiyle karşı karşıya kalır. ABD’nin kıtanın batısına yerleştirdiği Pershing ve Cruise füzeleri, yetmişli yıllara hâkim olmuş nispi iyimserliği bir kenara iter ve yeniden savaş ve nükleer bir kıyamet ihtimali ufukta belirir. Öte yandan bu gerilim tüm dünyada ama asıl olarak Batı yarımkürede o güne dek görülmemiş bir kitlesellikte nükleer karşıtı bir barış mücadelesinin de fitilini ateşleyecektir.

Avrupa başkentlerinde ve ABD’de gerçekleşen yığınsal gösteriler, nükleer yok oluş tehdidine karşı milyonların sessiz kalmayacağını ve yabana atılamayacak bir nükleer karşıtı bilincin şekillendiğini gözler önüne serer. Nükleer karşıtı bu duyarlılık popüler kültüre de sirayet eder elbette. Kansas’ın Lawrence kentinde bir nükleer saldırı sonrasında yaşananları ve nükleer savaşın sonuçlarını dramatik bir biçimde yansıtan ve ABC’nin yapımcılığını üstlendiği The Day After filmi, bu dönemde tam yüz milyon Amerikalı tarafından izlenir. Üstelik Doğu Bloku diye anılan ülkelerde de bağımsız bir barış ve çevre hareketi filiz verir. Tüm bu gelişmelerle birlikte Sovyetler Birliği liderliğine Mihail Gorbaçov’un gelmesi önemli bir kırılma olacaktır. Gorbaçov, Leonid Brejnev ile anılan “durgunluk” dönemini sona erdirmesi, Sovyet sisteminin arazlarını gidererek ona yeni bir dinamizm kazandırması beklenen “genç ve nitelikli” bir isimdir.

İşte Çernobil faciası böyle bir tarihsel arka planda vuku bulacaktır. Rejimin facianın ortaya çıkmasını engellemeye dönük bilindik refleksi, yıkımın dehşetengiz boyutlarının ortaya çıkışıyla süratle berhava olur. Sovyet gücünün uzay programıyla birlikte timsali olagelmiş nükleer sanayi, Çernobil kazasıyla birlikte sistemin arazlarının, ekonomik ve teknolojik yetersizliğinin bir simgesine dönüşür. Bitmek bilmeyen Afganistan savaşıyla birlikte Çernobil, Sovyet sisteminin uluslararası prestijine de büyük darbe vurur. Daha sonra kendisinin de ifade edeceği üzere Gorbaçov, Çernobil faciasıyla birlikte önceki temkinli yaklaşımını bir kenara bırakarak perestroika (yeniden yapılanma) ve glasnost (açıklık) olarak adlandırılan reform politikasına daha büyük bir ivme kazandırır.

Kısacası Çernobil kazası, Soğuk Savaş’ın bu başdöndürücü hızla gelişen son on yılının adeta merkezinde yer alan dünya tarihsel bir olaydır. Facia, bir yandan nükleer bir kıyamet ihtimal ve korkusunu ürkütücü bir biçimde açığa çıkaracak diğer yandansa Sovyet liderliğinin “reformcu” kanadının sistemde yapısal reformlara gitme ve bilhassa nükleer silahsızlanma konusunda cüretli adımlar atarak ABD liderliğini zorlama politikasını daha da güçlü biçimde benimsemeye itecektir.

Bürokratik deformasyondan distopyaya

Anlatısının merkezine bu büyük faciayı ve sonrasında onun etkilerini sınırlandırma ve gerçeği ortaya çıkarma arayışını alan dizi, çoğu yorumcunun da haklı biçimde işaret ettiği üzere geç Sovyet döneminin toplumsal yaşantısını ve bilhassa maddi kültürünü oldukça gerçekçi ve detaylı bir biçimde yansıtmayı başarıyor. Işığın kullanımındaki maharet ve Sovyet maddi yaşantısının en ince ayrıntılarını dahi aktarmakta gösterilen özen, dizinin “gerçeklik” etkisini arttırıyor. Öyle ki özellikle felaket öncesi Çernobil’in de bulunduğu Pripyat kentindeki yaşama ilişkin sahneler adeta bir Sovyet nostaljisi yaratacak cinsten. Yine de dizinin esas olarak Sovyetler Birliği’ni günümüzde hâkim “totalitarizm” modeline uygun olarak tasvir ettiğini vurgulamak gerek.

1991’de çözülen Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği, hemen yanı başımızdaki tarihe ait olsa da bugün artık orta yaş üzerindekiler için dahi izleri silinmiş, bir “olmayan/yok ülke” niteliğindedir. Neoliberal kapitalizmin türlü versiyonlarının tek geçerli siyasal ve toplumsal gerçeklik olarak algılandığı, bunun dışında bir siyasal tasavvurun bellek ve bilinçlerden büyük ölçüde silindiği, şimdiyi mutlaklaştırıp kutsayan “kapitalist gerçekçilik” çağında, belki de tam bu niteliği SSCB’ye olan ilgi ve merakı körüklüyor. Dizide asıl olarak bireyi kuşatarak ezen totaliter bir devlet olarak tasvir edilen Sovyetler Birliği, Orwellvari bir distopik mekânı andırıyor. Dizide öne çıkan karakterlerse bu totalitarizmin yarattığı inkâr ve yalan perdesini yırtarak “gerçeğe” ulaşmaya çalışıyor. Öte yandan kaza sonrası yaşananların çok güçlü bir postapokaliptik atmosfer yaratılarak tasvir edilişi de (Jameson’un ifadesiyle) dünyanın sonunun tasavvur etmenin kapitalizmin sonunun tasavvur etmekten daha kolay olduğu günümüzün muhayyilesi için oldukça çekici muhtemelen.

Kazanın yaşandığı anlara odaklanan ilk bölümden itibaren Çernobil, Sovyet idari aygıtı ve toplumsal hayatında yıllara yayılan bürokratik yozlaşma ve deformasyonun sonucunda oluşmuş arazları sergiliyor. Kadrolar arasında ve partiyle toplum arası ilişkilerde yalanın egemenliği, kariyerizm, idare-i maslahatçılık, kayırmacılık, suiistimal, rüşvet, konformizm, gerçekliğe ilişkin resmi anlatının sorgulanamazlığı gibi sayısız araz ve bunun sonucunda oluşan kayıtsızlık, inisiyatif almama, apolitizm, sinizm ve alkolizm gibi tepkiler, Sovyet yaşamının içten içe nasıl zehirlendiğini ortaya koyuyor. Sovyet demokrasisinin çoktan içi boş bir kabuğa döndüğü koşullarda parti kadrolarını büyük ölçüde vasat kariyer adamları doldurmakta, yerel komiteler ve taban örgütleri sadece zaten yukarıda alınmış kararları onaylamak ya da sorumluluğa ortak edilmek için toplanmaktadır. Yerel ve merkezi idari aygıtın, daha ilk andan itibaren yerel halkın hayatını tehlikeye atma pahasına kazanın neden ve sonuçlarını örtbas etmeyi en önemli görev sayması tesadüf değildir. Oysa kazaya ilişkin resmi Sovyet anlatısını ihlal edecek her türlü girişimin önü alınmaya çalışılsa da felaketin trajik boyutları karşısında ısrarla ayakta tutulmaya çalışılan resmi illüzyon tuzla buz olacaktır.

Mini dizinin felaket karşısındaki bürokratik katılaşma ve yozlaşmayı aktarmaktaki meziyetlerine rağmen önemli zaaflarından biri, geç Sovyet toplumu ve devlet mimarisi içindeki güç ilişkilerine dair sunduğu çelişkili ve tutarsız tablo. Dizide yönetim aygıtı ve elbette onun en önemli uzuvlarından KGB, Sovyet yurttaşları üzerinde adeta kadir-i mutlak bir güce sahipmiş gibi tasvir ediliyor. Öyle ki dizinin iki önemli karakterinden Enerji Bakanı Boris Shcherbina, saygın Sovyet bilim insanı Valeriy Legasov’u sorusuna yanıt vermediği için helikopterden atmakla tehdit edebiliyor ya da Kömür Bakanı, madencilere silahlarını onlara doğrultmuş askerler eşliğinde konuşabiliyor. Dizi boyunca üstler astlarını, infaz edilmekle tehdit edebiliyor. Oysa Sovyetler Birliği açısından böylesi bir “cezalandırma” biçiminin değil 1980’lerde, 1950’lerdeki Stalinsizleştirme süreciyle birlikte ortadan kalktığını vurgulamak gerekiyor. Zaten dizinin Sovyet maddi yaşamına gösterdiği özenin aynısını Sovyetler Birliği’nin tarihsel ve siyasal evrimine de gösterdiğini söyleyebilmek mümkün değil. Chernobyl dizisinin yaratıcıları, geç Sovyet siyaset ve toplumsal hayatının mevcut tüm arazlarının zaten 1917’ye içkin olduğunu ve köklerini doğrudan oradan aldığını ima ederek Sovyet tarihine ilişkin mevcut egemen liberal anlatıya iştirak ediyorlar. SSSCB’nin dağılmasının ardından akademide ve medyada büyük güç kazanan bu kavrayış doğrultusunda 1917’den 1980’lere, yani Lenin’den Gorbaçov’a evrimsel düz bir çizgi varsayılmakta, Sovyet “ceberrut devletinin” oluşumu 1917 sonrasının büyük toplumsal alt üst oluş ve kırılmaların değil de basitçe bir “ilk günahın” (devrimin ya da bizzat komünizmin) “doğal” sonuçları olarak görülmektedir. Hatta dizi yaratıcılarına göre bu ceberrut devlet ve şiddet, Kremlin koridorlarında karşımıza çıkan (aslında dizinin aksine Kremlin’de sergilenmeyen), İlya Repin’in “Korkunç İvan ve Oğlu” tablosunun da anımsattığı gibi, muhtemelen tüm Rus tarihi ve ruhunun (Psyche’sinin) ayrılmaz bir parçasıdır. Bu bağlamda Rus tarihi ve devlet toplum ilişkisi kırılmaların, süreksizliklerin bulunmadığı düz çizgisel bir anlatıdır.

Öte yandan dizide rejimin sadece çıplak zor aygıtına dayandığı imalarının yanında bu duruma bir hayli ters sahnelerin de izleyicinin karşısına çıktığını vurgulamak gerek. Madencilerin temsilcisi Bakan Shcherbina’nın karşısında oturup yüzüne karşı sigara yakmaktan çekinmiyor, nükleer fizikçi Ulana Khomyuk olağanüstü güvenlik önlemlerinin alınmasını bekleyebileceğimiz felaketin yaşandığı bölgeye veya Moskova’da felaketzedelerin tutulduğu hastaneye rahatlıkla ulaşabiliyor ve yetkililerle ya da facia sırasında santrali yönetenlerle konuşma imkânına sahip olabiliyor. Bu ve benzeri çelişkili öğeler belki Sovyet yönetimi ve toplumunun hızlı bir geçiş döneminde bulunduğu bir bağlam dahiline sokulabilse anlamlı olabilecektir. Ancak yukarıda da ifade edildiği üzere dizinin temel zaafı Sovyetler Birliği’nin geçirdiği tarihsel dönüşüm ve kırılmaları es geçmesi olunca böyle bir bağlam da oluşturulamıyor.  Bundan ötürü de dizide karşımıza kadir-i mutlak bir haleye sahip bir biçimde dolanan KGB şefinin aslında pek de etkili bir otoriteye sahip olamadığı “garip” bir tablo çıkıyor.

Yine de yerleşik otoritenin çözülmeye başladığına ilişkin bazı öğeler de yok değil. Daha ilk bölümde felaket alanında bulunan Pripyat’ın dış dünyayla bağlantısının kesilmesini “Leninist ilke ve kazanımlar” namına savunan yaşlı ve saygın yerel parti yetkilisi, felaketin boyutları karşısında kent boşaltılınca bu kez otobüse yardımla bindirilen inancını yitirmiş, çaresiz bir ihtiyar olarak karşımıza çıkıyor. Bir anlamda barutu tükenmiş “rejimi” kendi şahsında temsil ediyor. Keza dizideki en önemli karakterlerden olan bakan Shcherbina, tipik bir üst düzey parti yöneticisinden süreç içerisinde sisteme inancını yitirmiş, ama buna rağmen idari otorite ve yetkilerini felaketin sınırlanması için harcayan bir idareciye dönüşüyor.

Üstelik sistemin partide cisimleşen katı bir ast-üst hiyerarşisine ve zora dayalı olarak tasvir edildiği kısımlarla anlatının bazı tayin edici momentlerinde öne çıkan “rıza” unsuru arasında da belirgin bir çelişki bulunmakta. Örneğin dört numaralı reaktördeki su tanklarını tahliye etmek gibi oldukça tehlikeli ve ölümcül bir görev için seçilen işçiler, bakan Shcherbina tarafından “kurşuna dizilmek” tehdidi ya da maddi bir takım teşviklerle değil, asıl olarak Rus halkının bin yıllık fedakârlıklar tarihine atıfta bulunan birkaç cümleyle ikna edilebiliyor. Aynı biçimde reaktörün altını güvenilir hale getirmek için işe koşulacak madenciler milyonların hayatının kurtarılabilmesi için bunu yapmak zorunda olduklarına, görünümüyle neredeyse Wall Street’ten çıkagelmiş gibi bir edaya sahip Maden Bakanı tarafından ikna edilebiliyorlar. Neticede felaketin daha büyük boyutlara ulaşmasını engelleyen sıradan Sovyet insanıdır. Aslında dizinin beklenmedik bir meziyeti, Sovyet toplumuna ya da totaliter toplum ve insana ilişkin yaygın klişelere, hatta felaket sinemasının çoğunlukla benimsediği “insan insanın kurdudur” prensibine itibar etmeyip kriz anlarında sıradan insanların, itfaiyecilerin, madencilerin, işçilerin, hastabakıcıların, askerlerin hadiselerin büyüklüğüyle ve dramatikliğiyle orantılı bir inisiyatif, diğerkâmlık ve fedakarlık sergileme potansiyellerini vurgulaması.

Prometeus’tan nükleer kıyamete

“Chernobyl”in bir başka temel zaafıysa üretici güçleri ya da teknolojiyi tarafsız, nesnel bir güç olarak kavraması. Başından itibaren merkezileşmiş, hiyerarşik, askeri bir nitelik taşıyan nükleer enerjinin taşıdığı ölümcül potansiyelleri tartışmaktan, değinmekten imtina etmesi. Dizi tüm iddiasına rağmen, Hiroşima ve Nagazaki semalarında Ağustos 1945 beliren mantar bulutuyla açılan nükleer çağa, yani insan medeniyetinin bizzat insan tarafından yıkılmasının, bir nükleer kıyametin muhtemel ve olanaklı hale geldiği bir döneme dair bütünsel bir kavrayış ve kavramlara işaret etmekten kaçınıyor. Hatta bir adım ileriye giderek bir nükleer faciayı konu edinse de aslında dizinin “nükleer karşıtı” bir içerik taşımadığı, “nükleer karşıtı” bir anlatı olmadığı da pekâlâ söylenebilir. Böyle olunca da nükleer santraldeki kazanın kendisi basitçe “yalanlar üzerine kurulu” Sovyet sisteminin içsel zaaflarıyla açıklanıyor. Oysa Legasov’un mahkemede hâkimin reaktör rodlarında neden yanıcı bir malzemenin kullanıldığına ilişkin sorusuna verdiği “çünkü ucuzdu” yanıtı pekâlâ kapitalist bir işletmecinin de ilk anda vereceği bir cevap olduğu tamamen es geçiliyor.

Kapitalizmin kısmi rasyonellik ile genelleşmiş irrasyonelliği bütünleştiren yapısının, sisteme içsel olan maliyetleri en aza indirme basıncının da pekâlâ aynı ölümcül zaafları barındırdığı gerçeğine dair en ufak bir gönderme yer almayınca elimizde kala kala yeteneksiz aparatçikler tarafından yönetilen Sovyet devlet aygıtının kazaya neden olduğu sonucu kalıyor. Gerçekleri çaptırma, kamuoyunu yanıltma, felaketin boyutunu küçük gösterme, sayısız başka ekolojik “kaza” ve felaket örneklerinde olduğu gibi şirket yöneticilerinin, siyasetçilerin, bürokratların ve evet, hatta bilim insanların başvurduğu en bilindik yöntemler değil mi? Örneğin neredeyse kırk yıldır iklim krizinin gerçek sonuçlarına dair toplumsal bir bilincin oluşamamasında fosil yakıt şirketlerinin öncülüğündeki devasa bir karartma lobisinin yaydığı yalanların payı muazzam değil mi? İnsanlığın eriştiği topyekûn yıkıcı potansiyelin kendisini mercek altına almayınca nükleer santral inşasında geri ve yetersiz bir teknoloji kullandığı için Sovyetler felaketin sorumlusu kılınırken Batının teknolojik ve bilimsel kapasite ve etkinliği tipik Soğuk Savaş anlatılarında karşılaştığımız üzere idealleştiriliyor. Oysa dizi, insanlığın kendi eliyle kıyameti olanaklı hale getirdiği, hatta giderek onu daha yakına getirdiği bir çağda bu tarz sahte ikilikler yerine bir biçimde tarihsel ilerleme ve doğaya hükmetme anlayışlarının kendisini hedefe koyabilse, postapokaliptik anlatısını çok daha güçlü, güncel ve evrensel kılabilirdi.

Sovyetler Birliği sosyalist demokrasi ve öz-özgürleşme hedeflerini bir kenara bıraktıktan sonra doğal sınırları gözardı eden devlet kapitalisti bir “üretimci sosyalizme”, ölümcül rakibini asıl olarak üretim alanında geçmeyi hedefleyen, bu anlamıyla da hasmının bir kopyası olan, sınırsız büyüme temelli bir “model” haline gelmişti. Nükleer yarış, sınırlı bir gezegende bu sınırsız büyüme ve doğayı tahakküm altına alma takıntısının hem askeri alandaki hem de ekonomik alandaki en önemli simgesiydi. Bu anlamda Çernobil kazası, rakibini yani kapitalist bloku, Kruşçev’in deyimiyle “sosis gibi” füze üreterek geride bırakmayı hedefleyen, bu anlamda da Batı kapitalizminin üretim teknolojilerini taklit etmekle yetinen, yani mülkiyet ilişkilerinde meydana gelen değişikliği özyönetimci pratikler ve üretim sistemini yeniden örgütlenmesinin takip etmediği bir anlayışın bir sonucu olarak da değerlendirilebilir.

Bununla bağlantılı bir başka husus, dizinin bilim insanlarını siyaset üstü sayan yaklaşımı. Dizide Legasov ve Khomyuk karakterleriyle karşımıza çıkan bilim insanları kendilerini gerçeği bulmaya adamış, her alanda olduğu gibi bilimi de araçsallaştıran rejime inat, gündelik çıkar ilişkileri bağlamında naif de sayılsa gerçeği ortaya çıkarmaya çalışan bir kesim olarak betimlenmekte. Bu anlamıyla aslında Holywood sinemasında felaket filmlerinde sıkça tekrarlanan bir klişeyi tekrar etmekte. Dizide bilim insanlarından oluşan bu zümre siyasal konumunu büyük ölçüde partinin inşa ettiği yalan sistemine liyakat temelinde edinmiş yeteneksiz kadroların karşısına konulmakta. Khomyuk’un ayakkabı işçiliğinden parti bölge yöneticiliğine yükselmiş karakterle diyaloğu, Enerji Bakanı’nın Legasov’a aslında kendisinin önemsiz biri olduğunu itirafı gibi sahneler Sovyetlerin meritokratik ya da liyakat temelli bir düzen namına eleştirileri olarak okumak gerek.

Çernobil ve küresel ekolojik kriz

Peki Çernobil, iklim krizinin etkilerinin giderek daha hızlı ve dramatik biçimde hissedildiği, gezegendeki canlı türlerinin altıncı kitlesel yok oluş içerisinde bulunduğu, gezegenin yaşam destek hizmetlerinin zorlanmasıyla topyekûn bir ekolojik çöküş ihtimalinin ufukta belirdiği günümüze ilişkin neler söyleyebilir? Bugün yirminci yüzyılda çoğunlukla nükleerle temsil edilmiş insanlığın toplumsal örgütlenişinin yaratıcı yıkıcı potansiyeli, tek tek ekosistemleri değil gezegendeki tüm canlı yaşamını tehdit eder bir duruma gelmiş durumda. Öyle ki, yeryüzünün uygarlığı mümkün kılmış ılıman Holosen çağının ardından hızla girdiği yeni jeolojik evre, insanın en büyük jeolojik güç haline gelmesine atıfla Antroposen ya da daha doğru bir ifadeyle insanlığın toplumsal örgütleniş biçimine atıfla Kapitalosen (Sermaye çağı) olarak adlandırılıyor.

İnsanın aklına ister istemez dizide Legasov ve Khomyuk’la tasvir edilen bilim insanlarının günümüzde yaptıkları alarm çağrıları geliyor. Örneğin Biyoçeşitlilik ve Ekosistem Hizmetlerine Dair Hükümetlerarası Bilim-Siyaset Platformu’nun biyoçeşitlilik kaybına dair son raporu, türsel yıkımın dramatik boyutlarını sergiledikten sonra çözüm olarak “kâr için üretim yapan” küresel ekonominin üretim ve tüketim kalıplarının topyekûn dönüştürülmesini tavsiye etmekte. Yine 2018’de yayımlandığında çok tartışma yaratan Hükümetlerarası İklim değişikliği Paneli’nin Küresel Isınma üzerine Raporu da aynı biçimde modern toplumun esaslarının temelden yeniden düşünülmesi çağrısında bulunmaktaydı.

Benzer örnekleri çoğaltmak mümkün. Çağımızın Legasov ve Khomyukları küresel ekolojik krizin ulaştığı boyutlar karşısında giderek kısmi reformları, aşamacı çözümleri, kapitalizmin temel varsayımlarını sorgulamayan teknokratik yaklaşımları bir kenara bırakarak insanı doğayla ilişkisinde köktenci çözümlerin krize ancak yanıt olabileceğini savunmaktalar. Bu anlamıyla Chernobyl dizisi üzerine başlayan “sosyalizmin sicili” ya da dizinin Soğuk Savaşvari bir antikomünizm propagandası olup olmadığına dair “kampçı” tartışmalar yerine dizininin bize sunduğu veya sunmaktan imtina ettiği imkânlar üzerine düşünmek daha anlamlı ve aktüel olacak. Zira yüzyıllardır doğanın kendisiyle kurulan\inşa edilen ilişki üzere söylenen ve toplumsal yapının temelini oluşturagelmiş yalanların birikmiş ağır bedelinin ödenmesinin vakti de hızla yaklaşıyor.

(Bu yazı Toplumsal Tarih dergisinin Temmuz 2019 sayısında yayımlanmıştır.)

Bulunduğu kategori : Kızıl-Yeşil

Yazar hakkında

İlgili Yazılar