Çerkes Diasporasında Etno-Politik Kimlik İnşası Mümkün Mü? – Yeldar Barış Kalkan -

 

Anadolu’daki geçmişi 150 yılı aşan Çerkes halkı*, sorunları belirgin olan ve bugün etnik yok oluş sürecini yaşayan bir etno-kültürel kimlik olarak, varlığını her şeye rağmen halen sürdürüyor. Çerkeslerin etnik yok oluş sürecini yaşamasının belli başlı sebepleri var ama temel sorun, etno-kültürel varlığın etno-politik bir kimlik haline getirilememiş olması. Bu nedenle, esas olarak diasporik Çerkes kimliğinin varoluş tarzının sorunsallaştırılması gerekiyor.

Bir arada bulundukları yer ve zamanlarda ortak etnik aidiyetleri nedeniyle kültürlerini kısmen de olsa yaşamaya devam eden Türkiyeli Çerkesler, etnik kimlik temelinde siyasallaşamamışlar ve kimlikleri etno-politik bir kimlik haline gelememiş. Temel sorunu bu şekilde tespit ettikten sonra Çerkes halkı adına “Ne yapılmalı?” sorusu üzerinde düşünmek gerekiyor.

Bugün Türkiyeli Çerkesleri temsil eden en üst düzeydeki örgütlenme biçimi, kültür dernekleri ve bu derneklerin oluşturduğu federasyonlardan ibaret. “Kültür Dernekçiliği” olarak tanımlanan bu örgütlenme biçiminin gelinen süreçte zevahiri kurtarmaktan başka bir fonksiyonunun kalmadığı görülüyor.

Hemşehri derneklerini andıran ve kirasını ödemekte zorlanan bu örgütler, bir etno-politik kimlik inşası şöyle dursun, etnik yok oluşu engelleyebilecek düzeyde bile değiller. Diasporada açıkça yeni bir örgütlenme biçimine ihtiyaç duyuluyor.

Etno-kültürel varlığın etno-politik bir kimlik haline gelmesi etnik varlığa dayalı bir siyasallaşma ile mümkün ve bunun yolu da partileşmeden geçiyor. Türkiye’de Çerkes kimliğini ve bu kimliğin sorunlarını merkeze alan bir siyasi partiye ihtiyaç var.**

Bu tür bir siyasal örgütlülük, diasporik Çerkes kimliğinin farklı sorun alanlarına yönelik demokratik müdahalenin de temel aracı olabilir. Zira diasporik Çerkes kimliği sosyo-politik, sosyo-psikolojik ve sosyo-kültürel boyutlarda sorunsallaştırılması gereken etno-kültürel bir varlık oluşturuyor.

Etno-politik kimlik inşası için öncelikle, diasporada bir ulusal mücadelenin yaratılması gerekiyor. Ulusal mücadele ise politizasyon ve etno-politik mobilizasyon olarak iki farklı süreç dahilinde gerçekleşmesi mümkün olan bir aşamayı ifade ediyor.

Anadolu’daki Çerkes halkı 150 yılı aşan diaspora tarihi boyunca Türk milliyetçiliği karşısında bir ulusal irade oluşturamamış ve ciddiye alınabilecek bir ulusal dinamizm yaratamamış. Rüzgârın estiği yönlere göre oradan oraya savrulmuş. Bugün etnik yok oluş sürecini yaşayan bu halk, varlığını Türk varlığına armağan etmek istemiyorsa sorunları ile yüzleşmeli ve gerekli adımları cesurca atmalı. Bir halk olarak bizzat kendi varoluş tarzını sorunsallaştırmalı.

Anadolu’nun Çerkes kimliği için bir “mezarlık” haline gelmemesi, Çerkes halkının kapsamlı bir siyasal zihniyet değişimi yaşaması ile mümkün olabilir. Özellikle Çerkes yazarlarda görülen Türkofili olgusu aşılmalı ve Türk milliyetçiliği karşısında siyasi bir entite olarak cesurca konumlanılmalı.

Türkiye’deki Çerkes toplumu genel olarak apolitik kitlelerden oluşuyor. 12 Eylül faşizminin getirdiği depolitizasyon süreci Çerkesleri de çok büyük oranda etkiledi. Ancak, Türkiye’de gelişen demokratik devrimci dinamizm Çerkes kitleleri üzerinde de belli düzeyde bir rahatlamaya neden oldu, kitleler politize olmaya başladılar. Ne var ki, aynı süreçte internet üzerinden gerçekleştirilen bir toplum mühendisliği girişimine de tanık olundu. Bu, “Birleşik Kafkasya Tezi”ni savunan kadroların uygulamaya çalıştığı gerici bir ideolojik manipülasyon süreciydi. Gerici bir toplum yaratmaya dönük bu toplum mühendisliği çalışması ile, yaşanmakta olan siyasallaşma sürecinin demokratik bir temelde ve ilerici bir çizgide gerçekleşmesi engellendi.

  1. yüzyılın başında Çerkes diasporasında kısmen bir siyasallaşma süreci yaşandı ama bu, toplumun demokratizasyonu sonucunu doğurmadı. Toplumun siyasal kültürü tahrip edildi ve Çerkesler doğru ile yanlışı ayırt edemeyen bir toplum haline getirildiler.

Dezenformasyon ve ideolojik manipülasyon internet üzerinden yürütülüyor, toplumun gerici bir yapıda yeniden dizayn edilmesi amaçlanıyordu. İnternet olanakları kullanılarak gerçekleştirilen bu gerici müdahale de aslında bir asimilasyon metoduydu.

“İletişim Devrimi” toplumu derinden sarsmıştı. 40-50 senedir bilgisayar donanımlı bir kültür merkezinin hayali ile yanıp tutuşan Çerkesler, 2000’li yıllarda artan bilgisayar kullanımı ile büyük şok yaşadılar. İnternet odaklı toplum mühendisliği girişimini fark etmediler bile.

Bu “Post-Modern Müdahale” ile sosyal doku da sabote edildi. Toplumsal bağlar gevşetildi ve toplum birbirine kırdırıldı. “Uluslaşıyoruz!” söyleminin de eşlik ettiği bu sürecin sonunda neredeyse “halk” vasfının yitirilmesi gibi bir noktaya ulaşıldı.

Bugün Türkiye’deki Çerkes diasporası, bünyesinde üç temel sorun alanı barındırıyor. Bunlardan birincisi, işbirlikçiliğin normalize edilip ihanetin meşrulaştırıldığı ve bir tür muvazaaya dayanan siyasi yapı. Kendilerini sağ ve “sol” akımlar olarak tanımlayan karşıt iki kutbun oluşturduğu şizofrenik bir siyasi yapı söz konusu Çerkes diasporasında.

“İşbirlikçi-İhanetçi Muvazaa”nın* sağ kutbunda “Birleşik Kafkasya Tezi”, “sol” kutbunda ise Kuzey Kafkasya’ya dönüş düşüncesini kendi çıkarları doğrultusunda kullanan bir “Rusçu Klik” var. “Birleşik Kafkasya Tezi” hem halkın Anadolu’da yaşayan kesimlerinin Türkleştirilmesindeki en önemli araç durumunda hem de kitlelerin Kuzey Kafkasya’ya bakışını Pan-Türkizm odaklı olarak yönlendiren bir ideoloji.

“Birleşik Kafkasya Tezi” işbirlikçi Çerkes gericiliği anlamına geliyor ve bu ideoloji güç kazandıkça bununla ters orantılı olarak Çerkes kimliği güç kaybediyor.** Türkiye’de konformist, Kuzey Kafkasya söz konusu olduğunda ise provokatif bir politikayı propaganda eden Çerkes gericileri, Çerkes kimliğinin zararına olacak her düşünceyi büyük bir rahatlıkla yaygınlaştırıyorlar. Ve bu tutumları ile, Çerkes mitolojisinde tanrıdan ateşi çaldığı için Kafdağı’na zincirlenen Nart Sawsurıkho’nun yüreğini gagalamakla görevlendirilmiş kartalı andırıyorlar. Çerkes diasporasının Türkleşmesindeki en büyük paya sahip olan bu kesim Türk faşizmi ile karanlık ilişkiler içinde.

“Birleşik Kafkasya Tezi”nin karşısında ise Kuzey Kafkasya’ya dönüş idealini kullanarak toplumu pasifize etmeye çabalayan bir “Rusçu Klik” var. “Rusçu Klik”, “Birleşik Kafkasya Tezi”ni savunan odaklar ile danışıklı bir siyasi yapı oluşturuyor; Çerkes kimliğine yaklaşımı daha tutarlı ve makul görünmesine rağmen anayurda dönüş hareketini etkisizleştirmek ve toplumu eylemsel pratikten yoksun atıl bir kitle haline getirmek gibi işlevlere sahip.

Kuzey Kafkasya’nın özgürlük dinamiklerini, dezenformasyon ve ideolojik manipülasyon yöntemleri ile pasifize etmeye çalışan “Rusçu Klik”, Rus düşmanlığının hortlamasına son derece müsait olan Çerkes diasporasında ise kitleleri kışkırtan bir siyaset izleyerek “Birleşik Kafkasya Tezi”nin güç kazanmasına yol açıyor. Bu sayede hem diasporanın Türkleşmesi süreci hızlanıyor hem de diaspora Rusya Federasyonu’na karşı provoke ediliyor. Kuzey Kafkasya’daki barışçıl siyasi zemin de bu şekilde riske atılmış oluyor.

Ayrıca, “Rusçu Klik” muhalif bir anayurda dönüş hareketini engelleyerek diasporayı adeta hiçleştiriyor. Rusya’ya rağmen bir dönüş elbette çok zor ancak Rus yanlısı bir dönüş hareketinin de başarılı olması mümkün değil. Yirmi yılı aşan tecrübe bunu açıkça gösteriyor. Çerkesya’ya dönüş idealinin “Muvazaa” dışında oluşturulacak yeni örgütlere ihtiyacı var.

“Muvazaa” hem Türk faşizmini hem de Rus faşizmini fazlasıyla memnun eden bir yapı. Kuzey Kafkasya cumhuriyetlerinin birleşmesi ve bağımsızlığı adına Türkçülüğü ve İslamcılığı, Kuzey Kafkasya’ya dönüş adına da Rusçuluğu geliştiren bu siyasi yapı, Çerkes diasporasında kimlik siyaseti yapılmasının önündeki en büyük engeli oluşturuyor.

“Muvazaa” talepkâr bir siyasi yapı değil ve bu şizofrenik yapı ile diaspora kendini tüketiyor.* Kimlik tavizkâr bir varolma biçimi ile karakterize oluyor ve çoğu kez kimliğin temel varoluş haklarından bile ödünler verilebiliyor. Çerkesliği Çerkesler değil, dış dinamikler belirliyor. Çerkeslik, Çerkeslerin belirlediği bir kavram olmaktan çıkarılmış.

Danışıklı hiziplerin rant kavgasını bir ulusal mücadele gibi yansıtan bu yapının aşılması hem demokratik politizasyon sürecinin hem de etno-politik mobilizasyon sürecinin oluşmasını sağlayacak.  Aksi durumda, toplumun sosyo-politik algılarının normale dönmesi mümkün görünmüyor.

Diasporik Çerkes kimliği kapsamında incelenmesi gereken ikinci sorun alanının ise kimlik üzerinde kurulmuş olan Türkçü bir hegemonya olarak saptanması mümkün. Şizofrenik bir sosyo-politik zemin üzerinde Türk faşizmi tarafından oluşturulmuş bu hegemonya, Çerkes bireylerin zihinsel dünyasını kuşatan psiko-politik bir esaret olarak da tanımlanabilir.**

Türklüğün merkezde olduğu bir dünya algısı ile Çerkeslik siyaseti yapmaya çabalayan, 12 Eylül rejiminin yetiştirdiği beyni yıkanmış bir toplum ancak siyasal zihniyetini değiştirdiği takdirde “Çerkes Dünyası”nın aktörlerinden biri olabilir.

Korku bariyerini aşmış, düşünürken korkmayan, ekseni Türklük ve Türkiye olmayan, kimliğini ve etnik aidiyetlerini demokrasi temelinde tanımlayabilen, özgür düşünceye sahip ilerici bir toplum sosyo-politik algılarını sınırlayan Türkçü hegemonyayı da rahatlıkla kırabilir.

Diasporik Çerkes kimliği üzerindeki Türkçü hegemonyayı oluşturan “baskı” faktörü cüretkâr bir direniş ile, “rıza” faktörü ise özgüven ile aşılabilir. Çerkes diasporası kimliğine yönelik bir öz-farkındalığa sahip olabilmeli ve Rus kolonyalizminin zulmü karşısında “Denize düşen yılana sarılır” misali Türkofil bir halk haline geldiğini anlayabilmeli.

Kimlik üzerindeki Türkçü hegemonyanın kendiliğinden gelişmiş bir olgu olmadığını ve tarihsel süreçte dış dinamiklerin belirleyiciliği ile oluşmuş psiko-politik bir baskı biçimi olduğunu anlayabildiği ölçüde Çerkes halkı, özgürleşmeye yönelik ciddi bir irade de ortaya koyabilir.

Diasporik Çerkes kimliği kapsamındaki üçüncü sorun alanı ise bizzat sosyo-kültürel yapının kendisi. Kültürün eşitlikçi ilkel komünal dönemde oluşmuş hümanist, demokratik ve özgürlükçü değerlerine tezat biçimde varlığını sürdüren birçok kültürel kurum, aynı zamanda, kültürel kimliğin varlığını sürdürebilmesi için gereken bir mücadele oluşmasını da engelliyor.*

Esasen, sosyo-kültürel yapıyı bugünkü durumuna Çerkes halkının tarih boyunca geçirdiği üç değişim evresi getirdi. Söz konusu üç evrenin ilki, Rus kolonyalizminin işgal siyasetine maruz kalınan ve Osmanlı-Türk yayılmacılığının Kuzey Kafkasya’daki varlığından medet umulan feodalizm yılları. Eşitlikli ilkel komünal sistemde oluşan hümanist, demokratik ve özgürlükçü değerlerin yozlaştığı bu dönem, bir “Kültürel Deformasyon” süreci anlamına geliyor. “Büyük Çerkes Sürgünü”nün ardından ise Osmanlı ülkesinde ve devamında Türkiye’de gerek dinsel gerekse dilsel anlamda bir “Kültürel Asimilasyon” süreci yaşandı. Sovyetler Birliği’nin dağılması ile ivme kazanan kapitalist küreselleşme ise Anadolu’daki Çerkes kültürünün egemen Türk kimliği üzerinden yozlaşmasını, bir “Kültürel Dejenerasyon” sürecini getirdi. Yani, tarih boyunca yaşanan değişim süreçlerinin bir sonucu olarak sosyo-kültürel yapı bugünkü durumuna geldi.

Çerkes diasporasının bugünkü sosyo-kültürel yapısı, bir anlamda, “Post-Modern Durum” biçiminde de tanımlanmakta olan bir dönemde halen modernleşme sancıları çeken bir kültüre işaret ediyor. Kültürün çağın gerekleri karşısında yetersiz kalan yapısı, onu adeta Çerkes bireylerin omuzlarında taşıdığı bir yük haline getiriyor. Çağdaş yaşamın koşullarına adapte edilememiş bu sosyo-kültürel yapının özgürleşmeyi sağlaması bir yana, özgürlük önündeki en önemli engellerden biri olduğu da aşikâr.

Sosyo-kültürel kurumların günümüz koşullarına uyarlanması konusunda toplumda var olan çekinceleri ise Erich Fromm’un şu sözü ile açıklamak mümkün: “Çağdaşlaşmanın önündeki en büyük engel, özgürlük korkusudur”. Diasporik bir halk olarak bulunduğu Türkiye’de “özerklik”, anayurdu Kuzey Kafkasya’da ise “bağımsızlık” talep etmekten imtina eden ve bu noktada derinleşmiş korku hisleri duyan bir toplumun, sosyo-kültürel yapısındaki çağdışı kalmış anti-demokratik unsurları elemesi de bir hayli zor ve temel olarak korku bariyerinin aşılması ile ilgili.

Gelinen süreçte, sosyo-kültürel kurumları bireyleri rahatsız eden birer mecburiyet olarak değil, kimliği geliştirmesi gereken birer unsur olarak algılamak ve bu temelde, çağdaş yaşamın koşullarına uygun olarak yeniden yapılandırmak gerekiyor.

Etnik yok oluş tehlikesi karşısında, Çerkes kimliğinin üç sorun alanına ilerici-demokratik bir temelde iradi müdahalede bulunulmalı. Aynı şekilde, ulusal dinamizmi sağlayacak bir etno-politik mobilizasyon sürecine de ihtiyaç var. Toplumun demokratizasyonunu getiren ilerici bir politizasyon süreci ile birlikte ulusal dinamizmi sağlayacak bir etno-politik mobilizasyon süreci de öngörülmeli. Kimlik, sanal âlemin belirsizliğine ve yarattığı kaosa mahkûm edilmemeli.

Diasporik Çerkes kimliğinin siyasi bir entite ve etno-politik bir kimlik haline gelmesi için bu iki sürecin tutarlı bir şekilde yürütülmesi diasporadaki Çerkes entelijansiyasının sorumlulukları arasında. Toplumun bu iki süreç dahilinde demokratik dönüşümünü sağlayacak temel araç ise Çerkes kimliğini merkeze alan bir siyasi parti. “Kültür Dernekçiliği”nden “Siyasal Örgütlülüğe” geçiş günümüz Türkiye koşullarında bir ulusal mücadele yaratmak için olmazsa olmaz öneme sahip.

Etno-politik kimlik inşası için her şeyden önce etno-kültürel varlığın, kendi etnik ve kültürel özelliklerini de koruyarak ideo-politik bir varlık haline gelmesi, ideo-politik bir yapıya evrimleşmesi gerekiyor. Etno-politik kimliğin cephe gerisinde geniş bir ideo-politik alan yaratılmalı. Kimlik elbette etnik kökene dayanmalı ama ideolojik bir karaktere de sahip olmalı. İdeolojik anlamda bütünselliği olmayan, ortak bir fikir dünyası yaratamayan bir toplumun, rüzgârın estiği yönlere göre oradan oraya savrulması da kaçınılmaz.

Çerkes diasporasında ideolojik anlamda bir bütünselliğe ihtiyaç var. Eylemsel pratiğin ortak bir fikir dünyası ile desteklenmesi gerekiyor. Dolayısıyla, öncelikli olarak, ideolojik-politik bir düşünce sistemi ile kitlelerin teorik ve eğitsel sorunlarını aşması hedeflenmeli.

Diasporik Çerkes kimliğini etno-kültürel bir varlık durumundan etno-politik bir kimlik haline getirecek ideo-politik alan; ulus, yurt ve demokrasi bilinçleri ile tutarlı bir tarih bilinci temelinde oluşturulmalı.

Bugüne dek kimliğin kültürel boyutuna fazla ağırlık verilmesi ulus düşüncesinin depolitize olması anlamına gelmiş. Diasporik Çerkes kimliği, bir ulusal kimlik olarak açıkça ortaya konulmalı ve kültürel boyuttan daha çok -ama kültürü de kapsayacak biçimde- politik bir yapı olarak tanımlanmalı.

Yurt bilinci ise Çerkesya’nın sahiplenilmesini getirmeli, “Anayurt Türkiye, Atayurt Kafkasya”(!) gibi bir ikileme düşülmemeli. Ancak, Çerkesya sahiplenilirken hariçten gazel de okunmamalı. Çerkesya’nın özgül koşullarına, yaşam tarzına ve yönetim biçimine saygı gösterilmeli, dışarıdan herhangi bir işbirlikçi ideolojinin import edilmesine çalışılmamalı. Çerkesya’nın özgürleşmesine katkı sunmak, sorun yaşadığı alanlarda lobi faaliyetleri yürütmek ama bir vatan olarak koşulsuzca benimsemek yurt bilinci kapsamında kimliğin yapısını oluşturan temel öğelerden biri olmalı.

İnsan haklarını temel alan bir demokrasi anlayışı, azınlık hakları ve “Ulusların Kendi Kaderlerini Tayin Hakkı” da diasporadaki ortalama Çerkes’in ortalama bilinci haline getirilmeli. İdeo-politik alanı oluşturacak tutarlı bir tarih bilincine de ihtiyaç var. Tarihsel mücadele sürecinde kimliği var eden ve kimliğin bugüne dek ulaşabilmesini sağlayan tüm olgu ve süreçler önyargısız biçimde değerlendirilmeli.

Çerkes halkının modern anlamda devlet yapılarına kavuşmasını sağlayan bir özgürleşme süreci olarak Ekim Devrimi de diasporik kitleler tarafından lâyık olduğu şekilde kavranabilmeli. Bu çok önemli, zira bugün Rusya Federasyonu’nu oluşturan eşit statüde federe birimler olarak Adığey, Kabardey-Balkar ve Karaçay-Çerkes cumhuriyetleri hukuksal temeli Ekim Devrimi olan devletler. Anti-Sovyetik ve anti-komünist tutumların bertaraf edilmesi etno-politik kimliğin inşa sürecinde önemli bir zorunluluk. Benzer şekilde, Ermeni Soykırımı konusunda Çerkes diasporasının bir özeleştiri yapması gerekiyor. Çerkes halkı tarihsel süreçte Türkçü odaklar tarafından kullanıldığını bilince çıkarabildiği ölçüde özgürleşebilir ve dünya halklarıyla kardeşleşebilir. Halkın, öz-iradesini kazanabilmesi için bu özeleştiri büyük önem taşıyor.

Anadolu’daki Çerkesler açısından, etno-kültürel varlıktan etno-politik kimliğe dönüşme süreci ideo-politik bir alanın yaratılması ile mümkün olabilir. Etno-kültürel varlık ile siyasi yapının arasında inşa edilecek ideo-politik alan, kimliğin cephe gerisinde yer alması gereken ortak bir fikir dünyası olarak da tanımlanabilir. İdeo-politik alan bir kimlik siyaseti yapılabilmesi açısından son derece önemli ve Anadolu’daki Çerkes kitlelerinin düşünsel anlamdaki asgari müştereklerini ifade ediyor. İdeo-politik alanın ulusal kurtuluşçu, yurtsever, demokratik, emekten yana ilerici ve tarihiyle barışık olması ölçüsünde siyasi yapının da omurgalı bir duruşa sahip olması ve Çerkes halkı adına bir kimlik siyaseti yapılabilmesi mümkün olabilir.

Çerkes diasporasında izlenecek temel strateji diasporada kimliğin korunması ve geliştirilmesi olmalı. Çerkesya’ya dönüş ideali ise Rus faşizmine muhalif bir biçimde yeniden tanımlanmalı. Kuzey Kafkasya cumhuriyetlerinin birleşmesi ve bağımsızlık adına Pan-Türkizm’in ve Vahabizm’in tuzağına düşülmemeli; “Birleşik Kafkasya Tezi”nden teorik ve ideolojik anlamda kopuş sağlanmalı. Çerkes diasporasının siyasi yapısındaki paradoks aşılmalı, mevcut şizofrenik siyasi yapı iradi bir müdahale ile ortadan kaldırılmalı. Talepkâr bir sosyo-politik zeminin oluşturulması için bu bir önkoşul.*

Çerkes bireylerin psiko-politik gelişimlerini belirleyen Türkçü hegemonya ise Çerkes toplumunun sosyo-politik algılarını sınırlayan ve bu yapısı ile özgürleşmeyi de engelleyen bir olgu. Ne var ki, Çerkes kimliğinin Rus milliyetçiliği kadar Türk milliyetçiliği ile de mücadele eden bir kimlik olması gerekiyor.

Bu süreçlerle eşzamanlı olarak, sosyo-kültürel yapının normalleşmesi için de iradi bir müdahaleye ihtiyaç var. Mevcut durumda, büyüklerine saygı duymak adına devlete itaat etmeyi öğrenmiş asalet budalası bir zavallının Türkleşmesi de kaçınılmaz oluyor. Dolayısıyla, çağdaş yaşamla çelişen ve bir ulusal mücadele oluşmasını da engelleyen mevcut sosyo-kültürel kurumların yeniden yapılandırılması bir zorunluluk olarak karşımıza çıkıyor. Çerkes kimliği adına üretilen özgürlükçü politikaların bizzat Çerkes kültürü ile çelişmesi ve sosyo-kültürel yapının rahatsız edici bir unsur olarak kimliği her geçen gün biraz daha etkisizleştirmesi gibi ciddi bir sorun söz konusu.

Bu çalışmada öngörülen “Çerkes Etno-Politik Kimliği” tarihsel mücadele sürecinin ürünü toplumsal bir formasyon ve bir sosyal inşa olarak düşünülürse ve bu etno-politik kimlik eşmerkezli katmanlardan oluşan bir yapı olarak ele alınırsa, talepkâr bir siyasi kimliğin yaratılması için yapılması gerekenler şu şekilde özetlenebilir: İlk olarak, eşmerkezli katmanların merkezindeki etno-kültürel varlığı karakterize eden sosyo-kültürel kurumlar yeniden yapılandırılarak çağdaş yaşamın koşullarına uyarlanmalı. İkincisi, bu etno-kültürel varlığın etrafında yer alması gereken ideo-politik alan Çerkes diasporasının düşünsel anlamdaki asgari müştereklerini, Çerkes halkına ait ortak bir fikir dünyasını temsil etmeli, her tür gericilikten ve sapkın siyasal zihniyetten arındırılmalı. Üçüncüsü, ideo-politik alanın etrafındaki siyasi yapı mevcut şizofrenik yapısından kurtarılmalı; diasporanın temel stratejisi ise ulusal-demokratik hakların elde edilmesi olmalı; asli çelişkiyi Türk faşizmi ile arasındaki antagonistik bir çelişki olarak ortaya koyan bir sosyo-politik zemin yaratılmalı. Dördüncüsü ve tüm bunların önkoşulu olarak da, kimliği kuşatan, politik algıları sınırlayan ve artık adeta kimliğin bir parçası haline gelmiş olan, en dış katmandaki Türkçü hegemonya direniş ve özgüven temelinde kırılmalı.

Kimliğin bu tarz dizaynı toplumun demokratizasyonunu sağlayacak ilerici bir siyasallaşma ile mümkün. Söz konusu siyasallaşma süreci ile birlikte oluşacak bir etno-politik mobilizasyon süreci de elbette daha sistemli ve etkili olacak, atıl kitlelerin harekete geçmesini, diasporada gerçek bir ulusal mücadelenin oluşmasını sağlayacak.

Burada analizi yapılan diasporik Çerkes kimliğinin sorun alanlarına tarihsel bir perspektif ve eleştirel bir yaklaşımla cesurca müdahale edilmeli. Bu konudaki esas sorumluluk ise Çerkes entelijansiyasına düşüyor. Ancak, diasporadaki mevcut entelijansiya küçük burjuva bir karaktere sahip ve kimliğin özgürleşmesini sağlayabilecek nitelik ve donanımda değil. Sorunları arasında kıvranan Çerkes toplumu ise izleyici konumunda ve adeta peygamber bekliyor. Bir önder kadroya olan ihtiyaç tüm yakıcılığı ile kendini hissettiriyor.

Bugüne dek Çerkes diasporasında kendiliğindenci bir varoluş tarzı hakim olmuş. Herhangi bir önder kadronun bulunmayışı bir etno-politik mobilizasyon sürecinin oluşmasını da engellemiş. Kültür dernekleri ile bazı yayın organları etrafında odaklanan sınırlı sayıdaki yazar tarafından Çerkes kimliği ile ilgili bir külliyat yaratılmış ama bu da burada sözü edilen ideo-politik alanın oluşması için bilinçli bir şekilde kullanılmamış. Önderlikten yoksunluk depolitizasyonu getirmiş ve ortaya lümpen bir kitle çıkmış.

“Muvazaa”nın kıskacında kıvranan Çerkes toplumunun bu kendiliğindenci varoluş tarzını aşması için politizasyonu ve etno-politik mobilizasyonu sağlayacak bir önder kadroya ihtiyaç var. Ancak, mevcut entelijansiya bunu sağlayabilecek nitelik ve yetkinliğe sahip değil, entelektüel birikimi son derece yetersiz ve gerekli akademik donanımdan da yoksun.

Çerkes aydını kariyerizm hastalığı ile malûl. Çerkes halkını araçsallaştırarak Çerkes kimliği üzerinden kariyer ve menfaat elde etmeyi amaçlıyor. Bunu yaparken de halkına tepeden bakıyor. Burnu Kafdağı’nda ve elitist, oluşturduğu küçük hiziplerin seçkin ve ayrıcalıklı birer zümre gibi görünmesi ona büyük haz veriyor. Aynı zamanda konformist, bukalemun gibi renkten renge girebiliyor, farklı siyasi odaklar karşısında Çerkes kimliğinin temel varoluş haklarından bile tavizler verebiliyor; omurgasız duruşu ve pasifist tavırları ile toplumda bir direniş geleneği oluşmasını da engelliyor.

Anadolu’daki Çerkes etno-kültürel varlığının kaderini böylesi bir aydın tipi belirlemiş. Arsen Avagyan’ın Çerkes halkı ile ilgili “Ayrılıkçı eğilimleri yoktur ve hızlı asimilasyona yatkındırlar”* biçimindeki saptaması da ancak Çerkes entelijansiyasının karakteristik özellikleri ile açıklanabilir.

Çerkes kimliğinin hakları adına Türk bayrakları ile yapılan birkaç miting ve siyasi parti kurma amacı ile gerçekleştirilen birkaç toplantı sonrasında Çerkes entelijansiyasının birbirine düşmesi aslında bir tür zavallılığa işaret ediyor. Toplumun iliklerine kadar işleyen korku hissi Çerkes yazarlarda da belirgin ve oto-sansür olarak karşımıza çıkıyor. Ne var ki, hiçbir odak ile çatışmaya girmeden etno-politik bir kimlik inşa etmek de mümkün değil. Etno-politik kimliğin inşası ancak bir ulusal mücadele ile sağlanabilir ve ulusal mücadeleyi de arkasında güçlü bir ideo-politik alanın bulunduğu bir önder kadro omuzlayabilir.

Diasporada Çerkes kimliğinin özgürleşmesini küçük burjuva aydınlardan oluşan mevcut entelijansiya değil, Antonio Gramsci’nin kavramsallaştırdığı biçimde “Organik Aydınlar”dan oluşan bir önder kadro sağlayabilir. Halkı temsil etme yetkinliğine ve iradesine sahip bu tür bir önder kadro ile kendiliğindenciliği aşmak, ilerici-demokratik bir çizgide siyasallaşmak, etno-politik mobilizasyonu ve kimliğin cephe gerisinde olması gereken ideo-politik alanı yaratmak Çerkes diasporası için asla bir ütopya değil. “Kültür Dernekçiliği”nden “Siyasal Örgütlülüğe” geçiş ise kimliğin tüm sorun alanlarına yönelik müdahalenin temel metodolojisi olarak algılanmalı.

İç dinamizmin geliştirilerek talepkâr bir siyasi kimliğin yaratılması, Çerkes etno-kültürel varlığının etkin bir siyasi entite ve etno-politik bir kimlik haline gelerek Türkiye’deki siyasi denklemlerde yer alması, Çerkes halkının Türk devlet sistemi karşısında öz-iradesini kazanmış politik bir özne olarak özgürleşmesi bugünkü koşullarda partileşmeyi gerektiriyor.

Bu doğrultuda, kimliğin mevcut konumuna nihilistik atıflarla değil ama eleştirel bir yaklaşım ve tarihsel bir perspektifle cesurca müdahale edebilen yetkin kadrolara ihtiyaç duyuluyor. Çerkes diasporasının partileşmesi ancak “Organik Aydınlar”dan oluşan bu tür bir önder kadro ile sağlanabilir. Çerkes halkının Türklüğe meyyal atıl bir kitle durumundan kurtarılarak “Siyasal Örgütlülüğe” geçmesi ve kapsamlı bir ulusal mücadele temelinde kimlik sorunlarını çözmesi, “Organik Aydınlar”ın öncülüğünde gerçekleşecek politizasyon ve etno-politik mobilizasyon süreçleri ile mümkün olabilir.

Küçük burjuva karakteri taşımayan, ideolojik yoğunlaşma ve teorik derinleşme düzeyi yüksek bir “Organik Aydınlar” kadrosu, halkın “Kültür Dernekçiliği”nden “Siyasal Örgütlülüğe” geçmesini ve kimliğin tüm sorun alanlarına yönelik ilerici-demokratik müdahalenin gerçekleşmesini sağlayabilir; böylece, Anadolu’daki Çerkes etno-kültürel varlığı da etno-politik bir kimlik haline gelebilir.

Eğer, Çerkes halkı adına bu çalışmada öngörülen demokratik siyasallaşma süreci partileşme ile sağlanamıyorsa, halk arasında partileşme yönünde demokratik bir irade oluşmuyorsa, Halkların Demokratik Partisi kapsamında bir siyasal mücadele de yürütülebilir. Başta Kürt halkı olmak üzere Anadolu’nun tüm ezilen halkları ve toplumsal kesimleri ile siyasi ittifaklar kurulursa, Çerkes halkının içe kapanık ve depolitize edilmiş konumu da aşılabilir. Zira Çerkes ulusal sorununun çözümü güçlü bir demokratik siyasal mücadele sürecini gerektiriyor.

Abhazya ve Güney Osetya’daki bağımsızlık süreçlerinin yanı sıra Türkiye halklarının gelişen demokratik devrimci mücadelesi de genelde tüm Kuzey Kafkasya halkları, özelde Çerkesler açısından dış dinamiklerin lehte gelişeceği bir sürece işaret ediyor. Tarihsel mücadele sürecinde omurgası kırılan ve lime lime edilen bir halk olarak Çerkesler, her şeye rağmen varlığını koruyabilmiş olmanın farkındalığı ile yeni bir sürece giriyor. Umutlar diri tutulmalı.

Vakit, mücadele vaktidir…

 

 

* “Çerkes” kavramı Kuzey Kafkasya’nın otokton halklarından “Adığe”leri kapsayacak şekilde kullanılmıştır.

** 2002 yılında Kafkas Derneği tarafından Ankara’da düzenlenen bir gençlik toplantısında, Çerkes halkının bir an önce siyasallaşması gerektiğini ve bu amaçla bir siyasi parti kurulması gerektiğini belirtmiştim. Çerkes gericilerinin bam teline basmış olmalıyım ki, süreç dahilinde, “Kızıl Çocuk” lakabı ile toplumdan tecrit edilmek ve yalnızlaştırılmak istendim. O dönemde maruz kaldığım, “Ne yani, biz de Kürtler gibi mi olalım?”(!) şeklindeki olumsuz tepkiler beni epey yıpratmıştı. Ancak, son yıllarda geç de olsa partileşme amacı ile “Ortak Akıl” toplantılarının düzenlenmiş olmasını “Aklın yolu birdir” sözü ile açıklıyorum.

*Çerkes diasporasındaki siyasi yapının detaylı bir analizi için bknz. “Çerkes Diasporasında Siyasi Yapının Paradoksu”, Yeldar Barış Kalkan, Sorun Polemik – Marksist İnceleme Araştırma Eleştiri Dergisi, Sayı 42, Eylül 2010

**Çerkes gericiliğinin tarihsel süreç boyunca Çerkes kimliğinde yarattığı tahribatlar ile ilgili olarak, “Çerkes Halkı ve Sorunları” adlı kitabımın “Tarih Boyunca Çerkes Gericiliği” bölümü incelenebilir. Çerkes Halkı ve Sorunları – Çerkes Tarih Kültür Coğrafya ve Siyasetine Sınıfsal Yaklaşım, Yeldar Barış Kalkan, Gün Yayıncılık, İstanbul-Aralık 2006

*Çerkes diasporasındaki bu “talep etmeme” halini etno-psikolojik bir özellik olarak tanımlamak son derece yanlış bir yaklaşım tarzı, halkın küçümsenmesi ve basite alınması anlamına geliyor. Gerçekte bu, “Muvazaa”nın getirdiği sosyo-politik atmosfer ile ilgili; siyasal ve ideolojik bir soruna işaret ediyor.

** Sözü edilen hegemonya ile ilgili daha detaylı bir analiz için bknz. “Diasporik Çerkes Kimliği Üzerindeki Türkçü Hegemonya”, Yeldar Barış Kalkan, Teori ve Politika – Üç Aylık Ortak Kitap Dizisi, Sayı 59-60, Kasım 2012

*Çerkes diasporasındaki sosyo-kültürel yapının detaylı bir analizi için bknz. “Çerkes Sosyo-Kültürel Yapısı ve Ulusal Mücadele”, Yeldar Barış Kalkan, Sorun Polemik – Marksist İnceleme Araştırma Eleştiri Dergisi, Sayı 40, Mart 2010

* Mevcut durumda, “Muvazaa” bünyesindeki örgütlerin etkinliklerine katılmakta olan Çerkes bireyler, en azından zihinsel anlamda, bu örgütlerin ideolojik-politik karakterine yönelik “şerh” düşebilmeli, bu örgütlerden zihinsel bağımsızlıklarını koruyabilmeliler.

* Arsen Avagyan, Osmanlı İmparatorluğu ve Kemalist Türkiye’nin Devlet-İktidar Sisteminde Çerkesler, Belge Yayınları, Çeviren: Ludmilla Denisenko, İstanbul-Ocak 2004, s.276

Bulunduğu kategori : Dâhiliye

Yazar hakkında