cemaat üzerine kısa bir hatırlatma – eylem aynur polat & onur doğulu -

 

Cemaat kurumlarına karşı gerçekleştirilen 14 Aralık operasyonunun ardından sosyalist sol içerisinde yaşanan tartışmalar ile ilgili kısa bir not düşmek gerekir.

Marx’ın meşhur ifadesine atıfla, devrimci siyaset, etrafında olanları anlamanın/yorumlamanın ötesinde onu değiştirme ve ezilenlerin, yoksulların lehine müdahale etme iddiasıdır.

Şu durumda söylemesi görece zor olan şeyi en baştan söyleyelim. Fettullah Gülen Cemaati, bürokrasi, siyaset ve sermaye içerisinde hiyerarşik bir şekilde örgütlenmiş, azımsanmayacak miktarda finansal gücü olan ve Türkiye siyaseti üzerinde uzunca bir zamandır etkisi bulunan bir çıkar çetesidir. Bu çıkar çetesinin en küçük hücresine kadar dağıtılması tüm operasyonel kabiliyetini yitirmesi bizi olsa olsa mutlu eder.

En görkemli günlerine AKP iktidarında ulaşan Cemaatin AKP ile savaşı kuşkusuz ne 14 Aralık (2014) ne de 17 Aralık (2013) tarihinde başladı. Hafızamızı biraz zorlarsak AKP – Cemaat çatışmasının öncüllerini Oslo görüşmelerinin sızdırılmasında, Hakan Fidan’ın ifadeye çağrılmasında ve hatta Mavi Marmara operasyonu sonrası yaşanan krizde rahatlıkla görebiliriz.

Şimdi bu çerçeveden 4 gün önce yaşanan Zaman Gazetesi ve Samanyolu TV operasyonlarını salt “basın özgürlüğü” çerçevesinden değerlendirmek ve bunun üzerinden tartışmak “Devrimci Siyaset” açısından doğru olmayacaktır.

Kuşkusuz Türkiye halkları, ezilenleri ve yoksulları için AKP ve onun baskıcı neo-liberal politikaları en önemli tehlikedir ve bu tehlike savuşturulana kadar yani AKP mevcut siyasi gücünü, toplumsal desteğini yitirene ve tüm baskıcı, dayatmacı uygulamaları püskürtülene kadar mücadelemizin ana ekseni budur.

Böyle bir durumda AKP’nin 30 Mart yerel seçimleri ve 10 Ağustos Cumhurbaşkanlığı seçimleri sonucu kazanmış olduğu moral motivasyon ile kendisine tehdit gördüğü herkese saldırıyor olması karşısında düz bir mantıkla Cemaate karşı gerçekleştirilen operasyonda “evrensel ilkeler” çerçevesinde Cemaatin yanında (kağıt ve laf üzerinde dahi olsa) durulmalı mı? Soruyu başka bir şekilde soracak olursak, AKP’nin cemaate karşı yapmış olduğu operasyon karşısında (ilkesel bile olsa) cemaatin yanında durmazsak AKP’nin elini güçlendirmiş mi oluyoruz ya da AKP karşıtı “cephe”yi daraltmış mı oluyoruz?

Bu soruya net yanıtımız “hayır!”dır.

Salt AKP’ye karşı olmaları vesilesiyle dün nasıl ırkçı ulusalcılarla, milliyetçilerle ve onların MHP gibi örgütleriyle yan yana gelmeyi düşünmediysek bugün de Cemaatçiler ile duygusal, ilkesel vs. bile olsa yan yana gelmeyi zinhar aklımızın ucundan geçirmeyiz.

Bu yine yukarıda belirttiğimiz gibi basit bir “ilkesel” duruş değildir.

Irkçı, mezhepçi, cemaatçi, milliyetçi siyasi organizasyonlar, AKP ve onun baskıcı neo-liberal politikalarına (İş cinayetleri, güvencesizleştirme ve taşeronlaştırma, ataerkil ve kadın düşmanı politikalar, ranta dayalı kent politikaları, mezhepçi dış politika, eğitimde mezhepsel baskılar, müzakere sürecinde tehdide dayalı dayatmacı politikalar, homofobi ve transfobi temelli ayrımcılık, yolsuzluk, polis şiddeti) karşı, bu politikaların gerçek mağduru kitleler ile kurulabilecek bir direniş hattını genişleten değil daraltan unsurlardır.

Bu çevrelerle olası cephe, seçim ittifakı, sessiz işbirliği veya ilkesel destek, dayanışma bir yandan AKP’ye oy vermiş milyonlarca yoksulu AKP hegemonyası altında konsolide etmeye devam ettiği gibi, AKP karşıtı cephede yer alan kitleler içerisinde de bu fikirlerin yaygınlaşması ve derinleşmesine yol açmaktadır.

Defalarca belirttiğimiz gibi AKP’nin bizi sürüklediği gündemlerden hızla sıyrılıp AKP ve onun baskıcı neo-liberal politikalarına karşı somut bir direniş hattı örgütlemekten başka çaremiz yok.

AKP saldırganlığının belki daha önce görülmemiş düzeyde arttığı bir dönemden geçiyor olabiliriz, ama bu AKP’nin en güçlü günlerini yaşadığı anlamına gelmez.

 

Bulunduğu kategori : Dâhiliye

Yazar hakkında