Canilik Değil, Erkek Şiddeti! - and

 

Kadına yönelik şiddet; bir kadına yönelmiş görünse bile, aslında tüm kadınları susturmayı, bedenlerini ve hatta zihinlerini kontrol altına almayı hedefler. Örneğin, bir sokakta taciz hikâyesi dinlerseniz, o sokaktan artık kolay kolay geçemezsiniz. Özgecan’ı öldüren dolmuşçu olunca, bütün kadınların aklına dolmuşta yaşadıklarından başlayarak “teğet geçtikleri tehlikeler” üşüşür. Anneleri şiddete uğramış kadınlar, uğramamış olanlara göre kendileri de iki kat fazla şiddet görürler. Babaları şiddet uygulayan oğlan çocukları şiddete daha eğilimli olurlar. Şiddet etrafınızı ne kadar çevirmişse o döngünün içinden çıkmak da o kadar zor olur.

Şiddet, toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin hem nedenlerinden, hem de sonuçlarından birisidir. Toplumsal cinsiyet eşitsizliğini sürdürmek için bu eşitsizlikten çıkarı olanların kullandığı bir araçtır, aynı zamanda bu eşitsizliğin bizzat kurucu öğelerinden biridir. Kadınların emeklerinin, bedenlerinin, kimliklerinin baskı ve denetim altında tutulmasında zorun, yani şiddetin sistematik bir rolü var, özellikle de kadınların bu baskı ve denetim karşısında özgürlük taleplerinin arttığı durumlarda.  Belki hayatında “toplumsal cinsiyet” lafını bile duymamış olan bir erkek, karısını “konuşmuyordu”, “yemek tuzluydu”, “camdan baktı” gibi gerekçelerle (!) bıçakladığında, aslında onu dize getirmeye, itaat etmesini sağlamaya, bedenini ve zihnini kontrol etmeye çalışıyordur. Evlilikte “dayağın cennetten çıkma” olduğunu bilirseniz, bir gün bir komşunuz dayak yerse, sizin de yeme olasılığınız artmış demektir. O yüzden şiddet, Ayşe’ye ya da Fatma’ya yönelik değildir, “kadın”a yöneliktir.

Yani, birincisi; şiddet bir cins olarak kadınlara yönelikse, Özgecan öldürüldüğünde, bütün kadınlara tecavüzcü erkeklere direnmememiz, geç saatte dolmuşa binmememiz, okula gitmememiz, bir erkekle yalnız kalmamamız gerektiği mesajı verilmiş olur. Bir kadın öldürüldüğünde, bütün kadınlara ayar verilir.

İkincisi, bugün kadınlara yönelik tacizin, cinsel saldırının, tecavüzün, şiddetin ve kadın cinayetlerinin adeta sıradanlaştığı, kadınların kırıma uğradığı bir toplumda yaşıyoruz. Belli ki, kadınlara yönelik “ayarın” dozunu artırmak gerekmiş ki bu ayar her kadının hergün, her saniye kendini tehdit altında hissetmesine yol açacak “kadın kırımı” (feminicide) düzeyine erişmiş durumda. Kadınlar kamusal alanda daha görünür oldukça, daha eğitimli, daha savunmalı hale geldikçe, erkeklerin öfkesinin daha fazla nesnesi oluyor. Ancak kadına yönelik şiddetin en ağırı olsa bile, tek biçimi feminisid değil. Kadınlar her gün, cinsel, fiziksel, psikolojik, ekonomik şiddetin çeşitli boyutlarını, gündelik hayatın tüm alanlarına sirayet etmiş bir biçimde  yaşıyorlar. Örneğin, “kadının fıtratı farklı”, “eşitliğe inanmıyorum” gibi beyanlar; kadınları cins olarak ikincilleştiriyor ve açık bir psikolojik şiddet barındırıyor. Üstelik, doğrudan şiddet kullanımını da artırıyor, çünkü meşrulaştırıyor.

Fakat yine de feminisid kavrammı üzerinde biraz duralım. Kavram son yıllarda Latin Amerikalı feministler tarafından kadına yönelik şiddetin, özellikle de kadın cinayetlerinin cinsiyete dayalı cinayetler olarak kabul edilmesi ve yaptırımların da bu doğrultuda geliştirilmesi gerektiği talebiyle birlikte önerildi. İnanılmaz ölçüde artan kadın cinayetlerinin toplumdaki genel suç artışıyla birlikte düşünülüp, münferit cinayetler olarak görülmesine karşı bizzat kadınlara yönelmiş bir erkek şiddeti olarak kavramsallaştırılabilmesinin aracı olarak öneriliyor kavram. Feminisid kavramı bugün Latin Amerika’da bazı ülkelerin yasal metinlerine kadın cinayetlerini tanımlamak üzere girmiş durumda. Cinayetlerin faillerine yönelik daha etkili soruşturma yöneltilmesi ve cezaların da bu özel kategori altında artırılması öngörülse de uygulamada çok önemli bir ilerleme henüz kaydedilmiş değil. Diğer yandan yasal metinlerin bu şekilde düzenlenmesi, kadınlara yönelik şiddetin cinsiyetçi doğasının belirtilmesi kadınların şikayetçi olmalarında ve yaşadıkları şiddeti görünür kılmada ciddi bir artış sağlamış durumda.

Elbette kadınların kadın oldukları için şiddete maruz kaldıklarını ve bu şiddetin giderek artarak bir kırıma evrildiğini adını koyarak kabul etmek önemli. Bu aynı zamanda önlemeye yönelik önlemlerin geliştirilmesinde de önemli bir adım. Ama yine de kavramın şiddetin sistematik karekterini ortaya koymakla birlikte şiddetin faillerini, yani erkek özneleri ve şiddetin sistematik karekterini patriyarkal düzenden almasını gizleyen bir tarafı var, özellikle de ana akım metinlerde kavramın bu şekilde yüzeysel bir kullanımı da gelişmekte. Feminisid kavramı kadınlara yönelen şiddetin sistematikliğine, artışına vurgu yapıyor ve bunu kadın düşmanı politikalara bağlıyor. Neoliberal muhafazakarlık altında gittikçe aratan kadın düşmanlığına vurgu yapması açısından tüketici olmasa da dönemin ruhunu ifade etmesi açısından elverişli bir kavram.

Bugün Türkiye’de de AKP iktidarı altında kadın cinayetlerinin gittikçe artması ve sıradanlaşması karşısında kadın kırımı kavramını gittikçe daha fazla kullanır olduk. Bir yandan bu artışı, bir yandan sistematik hale gelmiş olmasını, bir yandan da bizzat AKP’nin açıktan kadın düşmanı politikalarını bütünsel bir şekilde ifade eden bir kavram. Ancak hemen eklemek gerekir; bu sorun AKP ile başlamadı, AKP ile de bitmeyecek. Hatta AKP; aile yapısındaki dönüşümün; kadınların daha fazla söz ve hak talep etmesinin şiddeti artırdığı tespitiyle, şiddetin çözümünü de kadınları daha fazla aile içine gömmek, “geleneksel” aile yapısını muhafaza etmekte buluyor. İşte sonra, “sokağa çıkmayın; okula gitmeyin, mini etek giymeyin” başlıyor. Yani, istediğimiz gibi kadınlar olun, biz de sizi dövmeyelim, öldürmeyelim. Özgecan’dan sonra şiddetin önlenmesi için önerdikleri “pembe otobüs” mesela: Erkeklerle yalnız kalmayın diyor. AKP o yüzden “kadın” vurgusu yapmaktan özellikle kaçınıyor, o yüzden kadınları 27 yaşına kadar evlendirmeye, 30 yaşına kadar da çocuk sahibi yapmaya çalışıyor. Elbette bu suni “çözüm” de, farklılaşan toplumsal dinamiğe göre evrilmeyen bir muhafazakarlık, dönüp dolaşıp şiddeti artırıyor. Ama toplumsal değişim devam ettiği, kadınlar daha fazla özgürlük talep ettiği sürece, kadına yönelik şiddet de “olağan akış içinde” son bulmayacak.

Üçüncüsü, şiddet bir pasif alıcı olarak kadının “başına gelmiyor”. Şiddet bir kişi tarafından uygulanıyor. O kişi de, dünyanın neresindeki istatistiklere bakmak isterseniz bakın, çok büyük bir çoğunlukla erkektir. Daha da ötesi, o kişi; yine çok büyük bir çoğunlukla, en yakınımızdaki kişi; babamız, abimiz, sevgilimiz, kocamızdır. Kadına yönelik şiddet, diğer şiddet türlerinden farklı olarak; ağırlıkla ev içinde yaşanır. Yani kendimizi en güvende hissetmemiz gereken yer, hapishanemiz olur. Şiddet kadın cinsini kontrol altına almaya yönelikse, kadınların ezilmesinden farklı derece ve düzeylerde, ama nesnel olarak çıkarı olan erkek cinsinin bireyi, kadına yönelik şiddet uygulasa da uygulamasa da; şiddete seyirci kalıyorsa, şiddeti savunuyor demektir. Bu söz, ezberden söylenmiyor. Şiddet toplumsal cinsiyet eşitsizliği düzeninin devamı için bir araçtır. Bu düzenin devamından çıkarı olanlar, onu yeniden üretiyor, sürdürüyor, sürdürülmesine sessiz kalıyorsa, masum değildir. Bilin ki, toplumsal cinsiyet eşitsizliği sistemi, kadının erkekten duyduğu “korku” ve bu korkunun gerçekleşmesinin bir ihtimal olarak da olsa orda bir yerde duruyor olmasından, yani o korkunun nesnel zeminini oluşturan potansiyel şiddetten kaynaklanıyor.

Şimdi, toparlayacak olursak;

Şiddet, bir bütün olarak kadın cinsine yöneliktir. Nedeni, toplumsal cinsiyet eşitsizliği düzenini sürdürmektir. Şiddetin faili erkektir ve genellikle de en yakınımızdaki erkektir. Şiddetin sonuç doğurması için gerçekleşmesi gerekmez. Şiddet tehdidi de aynı işlevi görür.

Peki, bu çerçeve ne işimize yarayacak?

Birincisi, demek ki, üç tane faili astığımız zaman şiddet bitmeyecek. Hatta idam cezasının geri gelmesinden en çok zarar görenler bu hukuk sistemi içinde muhtemelen tecavüzcü erkekler olmayacak.

Ama “caydırıcı ceza” tanımının hukuka bir şekilde girmesi gerekiyor. O kadar çok erkek, “kadınlara tecavüz etmenin cezasının bu olduğunu bilmiyordum” şeklinde savunma yapıyor ki, şaşırırsınız.

Aynı zamanda kadın cinayetleri, taciz, şiddet gibi suçlar, madem bir cinse yöneliyor, o zaman “kadına yönelik suçlar” başlığı altında değerlendirilmeli ve “kadın kırımı” tanımı ceza yasasına mutlaka girmeli.

Kadınlara yönelik ayrımcılığı pekiştiren tüm “çözüm önerilerine” de karşı olmalıyız. Madem şiddet ayrımcılığın nedeni ve sonucu, ayrımcılığı pekiştirmek şiddeti azaltmaz, tersine artırır.

Ama kadınların korunmasını esas alan yasal ve kurumsal yapı da mutlaka dönüşmeli. Aile Bakanı Ayşenur İslam’la birlikte, Bakanlığın da ortadan kalkmasını istemeliyiz. Kadın cinayetleri ve kadına yönelik şiddeti önlemeyi geleneksel aileye dönüşle değil, kadının bir birey olarak haklarının savunulmasıyla çözüleceği perspektifi ile, bir Kadın Bakanlığı kurulmalı.

Tüm bu talepleri güçlü bir şekilde tam da bu dönemde yükseltmeliyiz, diğer taraftan erkek şiddeti karşısında kadın dayanışmasını güçlendirmeliyiz. Hepimizin erkek şiddeti tehdidi altında yaşadığımız, erkeklerin korku salmaya devam ettikleri bir ortamda, korkuya teslim olup özgürlüklerimizden vazgeçmemiz ve daha fazlasını kazanmamızın yolu politik olarak kadın dayanışmasını yükseltmekten, kadınlar olarak örgütlenmekten geçiyor. Kadın dayanışmasının bu örgütlü biçimi bugün özellikle Kürt kadın hareketinin kullandığı biçimiyle öz savunma geliştirmek demek. Gece yarısı üst kattan gelen çığlığı duyduğumuzda apartmandaki tüm kadınlar olarak kapıya dayanmamız demek, kendimizi savunmak, birbirimizi korumak demek. Erkek şiddetini bir dayanışma içinde özneleriyle teşhir etmek, yaşam alanlarımızdan çekilmemek, bu alanları artırmak demek. Öfkemizi, isyanımızı erkeklere yöneltirken birlikte güçlenmenin yolları üzerine daha fazla düşünmeliyiz kadınlar olarak.

Bulunduğu kategori : Mor ve Gökkuşağı

Yazar hakkında

İlgili Yazılar