Canavarlar zamanında iradenin iyimserliği -

Başlıktaki ifadeler kullanıla kullanıla klişeye dönüştü, kabul. Ancak elinizi vicdanınıza koyun: Şu son on yılda Gramsci olmasaydı ne yapardık gerçekten bilemiyorum. Onca felaketin, insanı derin bir karamsarlığa, eskilerin tabiriyle bedbinliğe sürükleyen onca olumsuzluğun arasında şöyle göğsümüzü gere gere “iradenin iyimserliği” diyemediğimizi varsayın örneğin. Ya da dünyanın çivisi çıkmışken, eskiye dair ne varsa gözlerimizin önünde hâk ile yeksân olur ve kaygı verici bir belirsizlik her yere hâkim olurken, “şimdi canavarlar zamanı” diye yazamadığımızı hayal edin bir. İnsan düşünmek bile istemiyor…

Tamam, biliyorum, Gramsci “canavarlar zamanı” filan demiyordu. O, eski ölür ama yeni de doğamazken söz konusu olan fetret devrinin “marazi semptomlara” gebe olduğunu yazıyordu. Ancak yine de artık bir galat-ı meşhur halini almış şu “canavarlar zamanı” ifadesini öyle kolay harcamasak daha iyi diye de düşünmeden kendimi alamıyorum.

Kapitalizm zaten daima bir canavar değil miydi? Mark Fisher, kapitalizmi, “temasa geçtiği her şeyi metabolize eden ve içine emen canavarımsı, sınırsızca plastik bir varlık” olarak Joe Carpenter’ın Şey  (The Thing – 1982) filmindeki o şekilsiz canavara benzetirken haksız mıdır? Zaten Marx da “tepeden tırnağa, her gözeneğinden kan ve pislik akıtarak gelmektedir” dediği sermayeyi tasvir ederken sürekli olarak vampirlere, kurt adamlara ve başka canavarlara atıfta bulunmaz mı?

Bu “canavarlığı” sadece iktisadi ve sosyal krizlerin ortasında hatırlamak, onun yarattığı dehşeti olağanüstü konjonktürlerle özdeşleştirmek, aslında kapitalist modernliğin bizatihi canavarca bir tabiata sahip olduğu hususunu unutturur. Çünkü, David McNally’nin belirttiği üzere, “modernitenin canavarlıkları, bunlar ne kadar yıkıcı ve dramatik olsalar da finans piyasalarının şok edici krizleriyle başlayıp bitmez. Tersine, kapitalist groteskin sinsiliği, bizatihi onun görünmezliğiyle, bir başka deyişle bu canavarlığın modern dünyada maddi deneyimin yapısından başlayarak gündelik hayatın asli dokusunu kolonize edip normal ve doğal hale gelmesiyle alakalıdır. Başka bir ifadeyle, kapitalist canavarlıkta en çarpıcı şey, onun akla gelmez sıradanlığı, onun gündelik varoluşun banal ve olağan ritimleriyle eksiksiz bütünleşmesidir.”

Aslında yaşadığımız dünya, Alain Badiou’nun dediği gibi, “tam da, dahiyane bir önceleme, bir tür gerçek bilim-kurguyla, Marx’ın kapitalizmin us dışı ve doğrusu canavarca gücüllüklerinin tam bir serpilip yayılması olarak haber verdiği dünyadır.”

Felaket kapitalizmi

Gramsci 1930 yılında “canavarlar zamanı” (aslında “marazi semptomlar”) diye yazarken kapitalizmin bu cinai ve canavarca potansiyellerine genel geçer bir atıfta bulunmuyordu elbette. Büyük kapitalist buhranın ortasında liberal demokrasiler çözülür, faşizm şaha kalkar ve Komintern de intiharını hazırlarcasına ultra sol ve sekter “üçüncü dönem” politikasında ısrar ederken geçerli olan özel bir duruma, bir fetret devrine atıfta bulunuyordu.

Çok farklı koşullarda da olsa benzer bir fetret devrine girdiğimizi kim inkâr edebilir? Kapitalist krizin ekolojik krizle bütünleşerek bir medeniyet krizine dönüştüğü, sermayenin kendi yeniden üretiminin ihtiyaçları ile proletaryanın yeniden üretiminin ihtiyaçları arasındaki çelişkinin bütün canlı yaşamı tehdit eder hale geldiği bir döneme “canavarlar zamanı” demek, hitabet sanatına has bir mübalağa diye geçiştirilebilir mi?  

 “%99 İçin Feminizm” adlı manifestonun diliyle konuşursak kâr elde etmek (profit-making) ile insanın teşekkülü (people-making) arasındaki çelişkinin iyice keskinleştiği bir dönemeçteyiz. Pandemi, telafisi giderek güçleşen bu zıtlığın bir alametinden ibaret. Bu anlamda, “canavarlar zamanı”, içerisinde bulunduğumuz “felaket kapitalizminin” dört dörtlük bir tasviri aslında.  

Kastettiğim, Naomi Klein’ın kullandığı “felaket kapitalizmi” tabiri değil. Klein’da bu tabir, felaketin hâkim sınıf tarafından güç ilişkilerini radikal bir biçimde kendi lehine dönüştürmek için bir fırsat olarak kullanmasını ifade ediyordu. Bu anlamda “felaket kapitalizmi”, kriz sonrası bir normalleşmeyi, güç ilişkilerinin farklı olduğu bir “yeni normal” durumunu varsayıyordu. Ancak günümüzün “canavarlar çağında” krizin sona erdiği bir normalleşme gündemde değil; kriz de felaket de sürekli. Bir felaket sonrası yok. Kapitalist sömürü ve ekolojik yıkım çok boyutlu krizlerin birbiri üzerine bindiği bir süreklileşmiş felaket durumunu, krizin bir yönetme biçimi haline gelişini ifade ediyor. Kai Heron bu yeni durumu, Naomi Klein’ın “felaket kapitalizminden” ayrıştırmak için “kapitalist felaketçilik” (capitalist catastrophism) tabirini öneriyor.

İşte bu daha geniş anlamıyla “felaket kapitalizmi” devri, kapitalizmin bir üretim tarzı kadar bir imha tarzı haline gelişini, onun, E.P. Thompson’ın ifadesiyle, “imhacılığa” (eksterminizme) dönüşümünü ima eder. Ortalığı kaplayan bunca canavar, kapitalist eksterminizmin açtığı kapıdan giriyor.

Komünist Manifesto’da Marx ve refiki Engels, “Üretim, değişim ve mülkiyet ilişkileriyle modern burjuva toplumu, o dev üretim ve değişim araçlarını ortaya çıkarmış olan bu toplum, büyüler yaparak çağırdığı cehennem zebanilerine artık söz geçiremeyen büyücüden farksız bir duruma düşmüş bulunmaktadır” diye yazıyordu. Felaket kapitalizminin, onun bir “canavarlar zamanı” olarak imhacılığının bundan daha isabetli bir tasviri olamaz.

Geleceğin Sonu          

“Felaket kapitalizmi” devrinde, iyimserlikten çok kötümserliğe ama devrimci sıfatlı bir kötümserliğe ihtiyacımız var. Gramsci buna, “sosyalist kötümserlik” ya da Romain Rolland’ın sözüne atıfla “aklın kötümserliği” diyordu. İtalyan devrimciye göre bu kötümserlik, “insanın aklının alabileceği en derin yoksulluk ve baskı uçurumuna itilmiş” ve “bedensel ve manevi olarak kölelik koşullarına düşürülmüş” olan proletaryanın “kendiliğinden biçimde bir devrimci eyleme girişmesini ve bunu sonuca götürmesini” beklemenin “katışıksız” bir yanılgı olacağı anlamına geliyordu.

Ekim devrimini, her türlü determinist ve evrimci tarih görüşünü yanlışladığı için “Kapital’e karşı devrim” diye selamlayan Gramsci için “aklın kötümserliğine”, “iradenin iyimserliği” eşlik etmeliydi. Ancak bu sonuncusunun “dar kafalı bir iyimserliğin en yıpranmış temalarıyla” en ufak bir ilişkisi yoktu. “İradenin iyimserliği” kapitalist barbarlığın yarattığı felaketler toplamına “örgütlü” (Gramsci için elbette “partili”), stratejik bir müdahale anlamına geliyordu; her şeyin bir biçimde iyiye gideceğine dair genel geçer bir iradecilik anlamına değil.

Gramsci için “iradenin iyimserliği”, mevcut namüsait gerçekliğe, Rus devriminin deneyimleri ışığında belirlenmiş spesifik bir örgütsel ve stratejik müdahale biçimiydi. Gramsci’nin 1917 senesinde yazdığı “Kapital’e Karşı Devrim” başlıklı makalesindeki ifadeyle “olayların durgunlaşmaması, gelecek itkisinin birdenbire durmaması” için böyle bir müdahale zaruriydi.  Gramsci’nin çıkardığı örgütsel ve stratejik sonuçların bir yüzyıl sonraki geçerliliği elbette tartışılabilir. Ancak onun uyarısının spesifik içeriğinden çok “ruhu”, günümüzde çok daha belirleyici hale gelmiştir. Çünkü toplumsal mücadelelerde günümüzde yaşanan her kabarış, her periyodik radikalleşme dalgası sürekli olarak “olayların durgunlaşması, gelecek itkisinin durması” tehdidiyle karşı karşıya kalmaktadır.

Çalınan devrimler

“Olayların durgunlaşması, gelecek itkisinin durması”, günümüzde cereyan eden büyük toplumsal ve siyasal alt üst oluşların karşı karşıya kaldığı en büyük tehlike. Dünyanın dört bir yanında, neredeyse birkaç yıllık aralarla radikal toplumsal mücadeleler, devasa gösteriler, ayaklanmalar ve hatta “siyasi devrimler” cereyan etse de bunlar, güçler dengesinde ezilenler lehine anlamlı değişikler yaratamadan sönümleniyor, muktedirlerin kontrolüne geçiyor.

Oldukça akışkan zincirleme radikalleşme dalgalarıyla karşı karşıyayız. Mücadele ve direnişler kesintili bir karakter arzediyor, belirli bir yükseliş süreklileşmiyor, geliştiği hızla geri çekiliyor, sonra birden yeni bir “patlamayla” karşı karşıya kalıyoruz. Gelişen direnişler bazen bizzat mevcut örgütlenme formları dışında ve hatta onlara karşı gelişiyor. Sokaktaki radikalleşme illa ki sola doğru da yönelmiyor, otoriter popülist akımların, aşırı sağın, tesiri ve yönlendiriciliği altına girebiliyor. Hâkim sınıfların şu ya da bu kanadı tarafından böylece soğuruluyor, çarpıtılıyor, son yılların moda tabiriyle “çalınması” riski artıyor.

Büyük toplumsal kabarışlar fiili ikili iktidar nüveleri yaratma aşamasına gelseler de doğrudan doğruya mevcut iktidar ve sömürü ilişkilerini hedefleyecek karşı kurumsallıklar oluşturma kapasitesine bir türlü kavuşamıyorlar. “Kapitalist gerçekçilik” çağında ayaklanmalar dahi daha demokratik ya da daha eşitlikçi bir kapitalizm hayali etrafında dönüyor. Son otuz yılın yenilgilerinin siyasal ufkumuzda yol açtığı daralma (deradikalizasyon) hâlâ telafi edilebilmiş değil. Mevcut siyasal ve sosyal düzenin ötesine geçecek bütünsel bir alternatifin şekillenememesi, hareketlerin siyasal ve sosyal güçler dengesinde çoğu zaman anlamlı değişiklikler yaratamadan geri çekilmeleri sonucunu yaratıyor. Kitlesel bir radikalleşme dalgasının bir an için afallattığı iktidar, hızla gücünü toparlayabiliyor. Bu da Gramsci’nin ifadesiyle “gelecek itkisinin durmasına” neden oluyor.

Distopyadan Ütopyaya

Aslında bu durumun en iyi ifadesini, yakın dönemde çekilmiş isyan temalı bir dizi filmde bulmak mümkün. Son yıllarda baskıcı bir rejime karşı cereyan eden bir ayaklanmaya ya da adıyla sanıyla bir devrime şöyle geçerken dahi olsa atıf yapan filmlerde, özellikle de bilim kurgu türünde olanlarında, muazzam bir artış söz konusu. Sinema endüstrisinin popüler isyan anlatıları, yaygın distopik bilinçle siyasal hayal kırıklığı ve kolektif güçsüzlük arasındaki gerilimli alanda hayli verimli bir “damar” yakalamış sayılabilir. Beyaz perdedeki isyan hikâyeleri, tam da bu gerilimi/çelişkiyi bir an için olsun tahayyül dünyamızda aşma olanağı veriyor. Ancak bu olanağı çok da abartmamak gerek. Bütün bu isyan anlatılarında distopik totaliter iktidar karşısında açık ve bütünlüklü bir siyasal alternatifin yokluğu barizdir. Ayaklanma temasının çoğu zaman distopik felaketten kapitalist normalliğe dönüşten başka bir siyasal iması yok gibidir. Böylece bu filmler devrimci bir siyasanın olsa olsa illüzyonunu sunarlar.

Bu duruma belki de en iyi örnek V For Vendetta grafik romanının sinemaya uyarlamasıdır. Film ilk bakışta maskeli süper kahraman anlatılarının muhafazakâr siyasal içerimlerini tersyüz eder. Kötülerin (Lex Luthor, Joker) dünya düzenini değiştirmeye soyunduğu, maskeli süper kahraman iyilerinse (Süperman, Batman) mevcut statükoyu koruduğu bu anlatıların tersine “V”, yıkıcı, düzen karşıtı bir kahramandır. Ancak grafik romanda kelimenin gerçek anlamında radikal bir anarşist siyasal projeyi ifade ederken filmde İngiltere’de tesis edilmiş faşist rejimin alternatifi, olsa olsa “özgürlük” ya da “demokrasi” gibi muğlak genellemelerin ötesine geçmez. Mevcut distopik koşullar ütopik enerjilerin açığa çıkmasına neden olmaz, ütopik bir değişimi kışkırtmaz. Filmin siyasal ufku, yirminci yüzyılın ilk yarısının totalitarizmini andıran distopyadan kapitalist normalliğe geri dönüşle sınırlıdır.

Başka bir örneğe bakalım: Bir BBC ve HBO ortak yapımı olan altı bölümlük Years and Years dizisinde bu kez Birleşik Krallık’ın adım adım toplama kamplarıyla dolu faşizan bir diktatörlük haline gelişini, Lyon ailesinin gözünden izleriz. Dizide 2019 yılından 2034’e, on beş yıllık bir süre içerisinde, Trump’ın ikinci kez seçilmesinden başlayarak nükleer bir “mini” savaş, iklim krizi ve ekonomik çöküş dahil bir dizi felaket, zincirleme bir biçimde gerçekleşir. Bu ardışık ve gerçekleşebilir felaketlerin sonucu olan distopik geleceğinin en rahatsız edici yanı, onun son derece gerçekçi oluşudur. Years and Years’in 2034 yılındaki dünyası, günümüz dünyasında hâkim olan eğilimlerin mantıksal sonucu gibi durur. Ancak burada da ardışık felaketler ütopik enerjileri kışkırtan bir müşevvik rolü üstlenmez. Distopik yakın geleceğin mümkün yegâne alternatifi, aslında tam da o felaketler dizisinin sorumlusu olan kapitalist normalliğe bir kez daha dönüştür.

Anlamlı bir “başka” siyasal seçeneğin (ve geleceğin) yokluğuyla karakterize olan bu filmlerde kitleler devrimci bir özneden çok ayaklanmaya öncülük eden Katniss Everdeen gibi bir kahramanın sıradışılık ve yüceliğini hayranlıkla tasdik eden pasif izleyicilerden ibarettir.  V for Vendetta’da da Years and Years’da da kitleler kendilerine “gerçeklerin” kahramanlarımızca televizyon ya da sosyal medyada ifşa edilmesi üzerine isyan ederler. Devrimci siyasal eylemin ancak bir parodisi olarak değerlendirilebilecek bu siyasal nahiflik, kurtuluşçu herhangi bir iddianın yokluğuyla alakalıdır. Distopya ütopyaya çıkabilecek bir patika sunmuyorsa elde kalan normallikle felaket arasındaki bildik fasit dairedir. Felaketten, distopik gelecekten kurtuluşun günümüzün normalliğine dönüşten başka anlam taşımadığı bu anlatılarda neoliberal kapitalizm ile yirminci yüzyıl totalitarizmi haricinde başka anlamlı seçenek yok gibidir.

“Olayların durgunlaşması, gelecek itkisinin durması” ihtimali, bizde de Gezi sonrasında söz konusu oldu. Gramsci’nin “iradenin iyimserliği” diye özetlediği bir stratejik hipotez ve o hipotezi taşıyacak organizasyonel mecra ya da mecraların söz konusu olmaması, seçimciliğe teslim olunarak ana akım muhalefetin bir uydusu konumuna sürüklenmek sonucunu doğurdu. Böylece “gelecek durdu”, elde “normalleşme” denen muğlak bir restorasyon ihtimalinden başka bir şey kalmadı.

Hamiş

“Barbarlık ya da komünizm” seçenekleri arasındaki mücadele ufku, güncelliğini yitirmiş görünüyor; barbarlık zaten gerçekleşmiştir. Adorno’nun vurguladığı üzere, barbarlığı “gelecekte beklemek, en kötünün muhtemelen daha gelmediği düşüncesinde acınası bir teselli aramaktır.” Kurtuluş, ancak genelleşmiş yıkım anlamına gelen felaket kapitalizminin yarattığı harabeler arasında söz konusu olabilecektir. Anarşist Buenaventura Durruti, 1936 yılında Aragon’un Franco güçlerinden kurtarılmasının hemen akabinde verdiği kapsamlı mülakatta, zafer kazansalar da bunun ancak bir harabeler yığını arasında gerçekleşeceği yorumuna şöyle cevap verir:  “Yıkıntılardan en ufak bir korkumuz yok. Dünyayı bizler miras alacağız. Bunda en ufak bir şüphe yok. Burjuvazi tarih sahnesini terketmeden önce kendi dünyasını yakıp yıkabilir.”

Felaket ile normallik arasındaki fasit daireye çomak sokabilmeliyiz. Felaket kapitalizminde “olağanüstü” felaketler, egemen güçler tarafından yoksulluk ve eşitsizlik gibi “olağan felaketlerin” yenilenmesi ve pekiştirilmesi için bir fırsat olarak da kullanılır. Böylece olağanüstü felaketi yaratan ve koşullayan “olağan” felaketler pekiştirildikçe daha çok “olağanüstü” felakete kapı aralanır. Günümüzün felaketi, dünün normalliği üzerine inşa olunmuştur. O nedenle felakete karşı mücadele, o eski normalin hedef ve aktörleriyle yürütülemez. Aksi, geleceğin bir “olay” olarak cereyan eden “ani” felaketle bir “süreç” ya da “koşullar” olarak deneyimlenen “ağır çekim” felaket arasına sıkıştırılarak dondurulması anlamına gelecektir.

 “İradenin iyimserliği”, aslında canavardan canavar beğenmek anlamına gelen o normalliğin ötesine işaret etmek, felaketle birlikte felaketi yaratmış normalliği de ortadan kaldıracak bir başka olağanüstü hali mümkün kılacak araçlar üzerine düşünmek anlamına geliyor.  Bu anlamıyla iradenin iyimserliğinden feragat etmek, bugünden niteliksel anlamda farklı bir gelecek olasılığından da feragat etmek anlamına geliyor.   

Koşullar elbette zorludur, güçlerimiz dağınıktır. Aklın kötümserliği, yani “sosyalist kötümserlik” bunun kabulüyle başlamamızı gerektirir. Profesör Abraham Van Helsing de böyle başlıyor ve Kont Dracula’yı ortadan kaldırmak için biraraya gelen genç arkadaşlarına, “ Nosferatu, arı gibi, bir kez soktuğu için ölmez. Yalnızca daha da güçlenir ve güçlendiği için kötülük yapacak daha çok gücü olur” diye konuşuyordu. Vampir avcısı bu hususta haklıdır: Sermaye gibi vampir de sınırsız büyümeye, egemenlik alanını sürekli genişletmeye yönelir. Ancak ona karşı mücadelede kararlı olanların güçlü yanları da küçümsenmemelidir. “Ama biz de güçsüz değiliz” diye konuşur yaşlı profesör, “yanımızda birliğin gücü var –vampir cinsinden esirgenmiş bir güce, bilimin kaynaklarına sahibiz, hareket etme ve düşünme özgürlüğüne sahibiz, günün ve gecenin saatleri eşit olarak bizim. Aslında, güçlerimiz büyüdükçe dizginsizleşiyor ve biz de onları kullanmakta özgürüz. Bir amaca adanmış özverimiz ve ulaşılacak, bencil olmayan bir son var. Bunlar önemli şeyler.” 

Deneyimli vampir avcısının sözleri kulağımızda, Antonio Gramsci’nin de kurucuları arasında olduğu meşhur L’Ordine Nuovo (Yeni Düzen) dergisinin 1 Mayıs 1919’da yayımlanan ilk sayısının kapağında bir kutucuk içerisinde yer alan şu ifade de gözümüzün kenarında kalsın: “Kendinizi eğitin çünkü tüm aklınıza ihtiyacımız olacak. Kendinizi uyandırın çünkü tüm coşkunuza ihtiyacımız olacak. Kendinizi örgütleyin çünkü bütün gücünüze ihtiyacımız olacak.”

Bulunduğu kategori : Aklın Belası

Yazar hakkında