bugünün öğrenci hareketi üzerine nasıl düşünmeliyiz? – eylem akçay -

 

İnsanlar kendi tarihlerini kendileri yaparlar, ama bunu keyfi, kendilerinin seçtiği koşullar içerisinde değil, doğrudan kendilerine verili ve geçmişten miras kalan koşullar içerisinde yaparlar. Bütün ölmüş nesillerin geleneği büyük bir ağırlıkla yaşayanların beyinleri üzerine çöker.

Karl Marx, Louis Bonaparte’in 18 Brumaire’i

Başlangıç dergisinde yayınlanan Alican Boynak ve Osman Çokaman’ın “haziran”, gençlik hareketi ve “kaçan fırsatlar” başlıklı yazısı, öğrenci hareketinin ihtiyacı olan tartışmaya dair samimi bir çağrı niteliği taşıyor. Bazı açılardan benzerlerinden ayrılarak, toplumsal örgütlülük formlarına ve alanlara vurgu yapıyor. Burada tartışmayı geliştirmek için yazının bir eleştirisini yapmaya çalışacağız. Diğer bir referans metin, Taylan Ulaş ve Mahir Bağış’ın bu yazıya cevap olarak yazılmış Bugünün Öğrenci Hareketine ve Birlik Meselesine Dair başlıklı yazıları olacak.

dünden bugüne

Kısmen 80lerin sonunda ve ağırlıkla 90lar boyunca, öğrenci muhalefetinin özeleştirisi dil meselesine yoğunlaşmıştı. Dönemin görece başarılı öğrenci muhalefeti örnekleri, geniş öğrenci kitlesine ulaşabilen, kendi içine kapanmayan ve öğrenci kitlesi içinde öncü-kitle, bilen-bilmeyen ayrımları yaratmaktan kaçınan bir dil kullanmaya özel bir çaba harcamışlardı. Hareketin zayıfladığı anlarda talepler ve örgütlenme araçları değişse de, dile dair bu tartışma ve “başarı sağlayan” sonuçları belirli oranda korundu: Bugün öğrenci mücadelesine girişen pozisyonlar dil konusu hala önemsiyorlar, kelime ve kavram seçimlerini “güne” uydurmaya çalışıyorlar.

Fakat bu “revizyon” bazı şeyleri gözden kaçırarak, hatta bu gözden kaçırmaya bağlı olarak mümkün olmuştu aslında. 95-97’nin Koordinasyon’u, her ne kadar 90’ların kadroları tarafından yönlendirilse de dönemin “apolitik” öğrencilerinin enerjisinden besleniyordu. Tıpkı Gezi’de olduğu gibi, esprili, enerjik ve “sıradan” kitle toplumsal muhalefet içinde kendini ifade imkanına sahip olmuş, kadrolarla yan yana durabilmişti. Bunumümkün kılan sebeplerden biri de öğrenci hareketinin, kadrolar tarafından aslında politik mücadeleye göre kategorik olarak ikincil düzeyde görülmesiydi. Akademik / demokratik mücadele, politik mücadeleden daha az önemli görülüyor değildi elbette; darbe sonrası oldukça ciddi etkileri olan ve kadroların tüm emeklerini sakınmadan harcadıkları, uğruna ağır kayıpların verildiği bir alandı. Ama “yangında ilk kurtarılacak” şey de değildi. Bu sayede üniversite alanı sadece “sıradan”, “apolitik” öğrenciler için değil, kadrolar için de politik dilin ağırlığına ihtiyaç duymayan geniş bir özgürlük alanı haline gelmişti. Gezi direnişinin bu döneme birçok açıdan benzediğini söyleyebiliriz, yeri gelmişken.

Bu süreç, politik alanın özellikle zayıflama anlarında dönülecek bir anayurt ve anadil olarak korunmasını da sağladı. Koordinasyon döneminde ve sonrasında örgütlü kadrolar iki dilliydi; alanda ve politik örgütte ayrı diller kullanıp sürekli bu dilleri birbirine tercüme etmekle uğraşıyorlardı. Örneğin sosyalizm demeden sosyalizmi anlatmaya, öncülük yapmadan öncü olmaya çalışıyorlardı.

“Bugünün öğrenci hareketi”, kadrolar düzeyinde, farkında olmasa da enerjisini büyük oranda 90ların güçlü öğrenci hareketiyle hesaplaşmaya ayırıyor. Bu adaletsiz bir durum olarak görülebilir, ama her kuşak önceki kuşakların yükünü ister istemez üstlenir. Öğrenci hareketinin ihtiyaç duyduğu tartışmayı geliştirmek için bu yükün ve enerji alıcı hesaplaşmanın izini sürmek kaçınılmaz.

Bu uzun girizah için özür dileyerek, Başlangıç’taki yazıyı ve ona cevabı, bu hesaplaşma çerçevesinde ele alacağız.

özne ve kadro: hata nerede?

90ların öğrenci hareketi, önündeki sorunu darbe tarafından apolitikleştirilmiş kitleye ulaşma, kendiliğinden gelişen muhalefeti kendi-için bir pozisyona taşıma, bulunduğu mekanda veya o mekandan çıkartarak politikleştirme sorunu olarak tarif ediyordu. Dolayısıyla, sorunu bir özne sorunu olarak tarif ediyordu: kadrolar nasıl hareket etmeli, nasıl konuşmalı, hangi talepleri önermeli?

“Bugünün öğrenci hareketi”nin kadro adayları için de durum aynıdır: sorun bir özne sorunu olarak görülüyor; yapılan hatalar sayılıyor, yer yer “dar grupçuluk”, yer yer “okula gömülmek” eleştiriliyor, kitlelere ulaşmak için neler yapılması gerektiği tartışılıyor. Elbette kadro adaylarının hataları olabilir ve dikkate alınmalıdır. Ancak “hataları” olgulardan bağımsız ele aldığımızda “hatasız” ya da “doğru” kadro davranışını halihazırda biliyor olduğumuzu ima ederiz. Kadrolar ve hataları konusunda yapılacak verimli bir araştırma, ancak bu “hataları” da açıklayan bir olgusal analizi gerektirir.

Bu tür bir analize dayanmadan yaptığımız eleştirilerde kadronun hatasını hatalı bir şekilde tarif ediyoruz ve bu tarif iradeye gereğinden fazla yer açıyor. Bu hatalı tarifin de bir açıklamaya ihtiyacı var.

Bugüne kadarki kadro davranışının örgütsel bağlılığı klasik bir kimlik ilişkisi olarak taşıması, afişlerde kullanılan renklerden bildirilerde kullanılacak dil ve kelimelere kadar bu kimliğin (bir kimliğin) ifade edilmesinin aşırı önemsenmesi elbette bir sorundur. Dar grupçuluk, küçük olsun benim olsunculuk da sorundur. Fakat asıl sorun, bu davranışlara zemin hazırlayan koşulların araştırılamamasıdır. Bunu yapamadığımız zaman, çözüm önerilerimiz de, yılların birlik tartışmasını geri çağırmaktan ve kadro adaylarının bu sefer fırsatı kaçırmamak için makul şekilde davranmasını ummaktan ibaret kalıyor. İradenin bu kadar ön planda olduğu bir anlayışla kalkışılan birlik çabaları ise, kadro gruplarının temsiliyle sınırlanan platform veya eylem birlikleriyle yetiniyor -elbette bunların “katılıma ardına kadar açık vs.” oldukları güçlüce vurgulanıyor.

Başka bir hata da “program” ya da talepler başlığında ele alabileceğimiz konularda yapılıyor. Program/talep farklılıkları, sadece fikir ayrılıkları olarak algılanıyor. Bunun sonucunda da ya demokratiklik gereği hepsinin en vazgeçilmez sayılan ögelerinin eklektik bir toplamı olan metinlere imzalar atılıyor ya da referansı net olmayan bazı “vazgeçilmez” ilkelerin -çoğunlukla da anti’lerin- filtresinden geçirilerek bazı “fikirler” tümüyle dışlanıyor. Halka böylece tamamlanıyor: kadronun fikri, zikri, kimliği ve talepleri, esneklik ve değişim tasarrufu tamamen kendisine (örgütüne) ait bir birlik/bütünlük olarak algılanıyor.

Bu hatanın bir sonucu da “düşman”ı, kimliğimizi ifşa ederken gereğinden fazla küçümsemek, yenilgi durumunda da gereğinden fazla büyütmek oluyor. Burası, yapılan hatanın da açıkça göründüğü bir yer: mademki programdan örgüte tüm ihtiyaçlarımız tamam, neden başarılı olamıyoruz?

Aşmamız gereken temel hata, şu veya bu kadro grubunun fırsatı kaçırmasına yol açan davranışlar değil, bizzat bizim hataları tarif ederken içine düştüğümüz hatadır. Eleştiriyi yapan akıl, kadro gruplarının kimlikleşmesini eleştirirken eleştiri nesnesini bir kimlik olarak kuruyor ve tüm hatayı bu kimliğin hatası olarak tarif ediyor. Kimlikleşmenin eleştirisini yapmak yerine doğru bir kimliğe (bizimkine?) çağırırken buluyoruz kendimizi. Ve birliğe, elbette.

Bu temel hatanın sebebi nedir peki? Elbette tarihsel-toplumsal bazı açıklamalar yapılabilir; insanlar içinde bulundukları koşullara bağlı olarak tarihi yaparlar. Fakat bu ünlü aforizmanın ilk yarısına vurgu yaparak yine de insanların tarihi yaptıklarını söyleyeceğiz. Hangi düşünsel/söylemsel zemin üzerinde hareket ederek bu tarihi bu şekilde yapıyoruz? Daha iyi bir soruyla, bizi eleştirdiğimiz kadro grubununkiyle aynı noktaya yerleştiren anlayış, tüm kadro grupları/ kadro adaylarını aynı hataya sevkeden hata nedir?

Bu hatayı anlamak için, 90larda başlayan ve bugünün öğrenci hareketi üzerine bir yük olarak binen “kadro-öncü-kitle-örgüt”, “yerel-ulusal” ve “demokratik mücadele – politik mücadele” tartışmasının tamamlanması gerekiyor. Genellikle katılıma, yataylığa, demokratikliğe ve anti-hiyerarşikliğe yaptığımız yüzeysel vurgularla ertelediğimiz, örgütsel yaşantının özel alanına ve bilinçaltına gömdüğümüz bu tartışmanın alenen yapılmasının vakti geldi.

verili özne yoktur, özne kurulur

Bu tartışmanın bugüne kadar tamamlanamamasının sebebi, toplumsal hareketin bir doğa olayı gibi algılanmasıdır. Kadro grupları gel-git olayı gibi yükselen ve düşen hareketlerle bunlara cevap üreten devlet arasında sadece aracılık işleviyle işlevlendiriyorlar kendilerini. Yükselen harekete doğru politikayı önermek ve onu doğru bir şekilde ve cesurca devletle karşı karşıya getirmek, bu faaliyetler arasındaki tüm boşluğu da ajitasyon-propagandayla doldurmak yegane siyasi faaliyet haline geliyor. Kadro gruplarının kimlikleşmesine zemin hazırlayan temel söylemsel alan, bu şekilde kuruluyor: kitleye önereceğimiz program kadro grubumuzun kendisini ifadesi oluyor bir anlamda; kimin söylediği ile neyin söylendiği birebir aynı anlama geliyor. 90lar boyunca korunan ve bugüne gelen “ajitasyon propaganda özgürlüğü” bu söylemsel düzenin en tutarlı politik talebi halinde beliriyor: kendimi ifade etmeliyim, kitleye sözümü tebliğ etmeli ve çağrıda bulunmalıyım.

Ajitasyon propaganda özgürlüğünü eleştiren daha gerçekçi gruplar da var. Fakat onların da temel problemi genellikle bu gerçekçilik oluyor: kitleyi kadrodan ayrı bir yerde hazır duran bir özne olarak tanıyorlar. İki yaklaşımda da genellikle tarihi yapacak olan özne, önceden tarif edilmiş, tanınan bir insan topluluğu olarak tarihin kendisine yüklediği görevi bekliyor. İki yaklaşımda da kadro ile kitlenin bu ayrımı bir an görünüp kayboluyor: kadro grupları bazen kendini tarihi yapan özne zannediyor, bazen de özneyi yönlendirecek motor güç olarak görüyor.

Oysa özne yoktur. Özne ancak kurulabilir. Kadronun yegane “görevi”, bu kuruluşa kendisinin nasıl bir katkısının olacağını araştırmak olabilir.

Toplumsal bir “özne”, toplumsal eşitsizlik eksenlerinin bir tarafında yer alan bir toplumsal grup ve bir ilişkiler ağı olarak kurulur. Bu kuruluştan önce özne ancak skolastik bir varlığa sahip olabilir. Temel hatamız, skolastik öznemizi toplumsal gerçeklik olarak hayal edip, tüm müdahalelerimizi bu söylemsel gerçeklik alanında yapıyor olmamızda yatıyor. Kadro grupları olarak hem kendimizi alabildiğine güçlü hem de alabildiğine zayıf hissetmemizin sebebi budur. Bizim bu söylemsel alanda kimlik olarak var oluşumuz bu söylemsel alanın gerçek olduğunu kendinden menkul bir şekilde ispatlıyor.

Geçerken söyleyelim, AKP’nin ve Erdoğan’ın gücü, kendinden öncekiler gibi bu kendinden menkul söylemsel alanın gerçekliğini reddetmek ve görünmez kılmak yerine, varlığını kabul ederek (ve itibarsızlaştırıp kriminalize ederek) toplumsal alandan dışlamakta yatıyor. Yumurtanın bu kadar güçlü bir simgesel anlama sahip olması da, insanların uyduruk davalarla hapse atılması da, Berkin Elvan’ın annesinin yuhalanması da böyle mümkün oluyor. Polis şiddetinin tarihte olmadığı kadar güçlü bir politik araç olarak kullanılabilmesi de böyle mümkün oluyor ayrıca.

Bu noktada, öznenin zaten tarihsel olarak var olduğu itirazı gelebilir: halkımız, işçiler, öğrenci hareketi, Gezi… Ancak bu durumda da kadronun neden bu özneye tabi olmadığı sorulabilir: tarihi yapan özne henüz yeteneklerinin (ve kendisi için iyi olanın) farkında olmayan, onu yönlendirecek bir bilgeye ihtiyaç duyan bir masal prensi midir? Öncülük bilge-kralla karıştırılabilecek, tarihteki kibirli bir pozisyon değildir. Belki de sadece ilk taşı atana “öncü” demeliyiz: her zaman doğru hedefe ve isabet ettirerek de atmayabilir üstelik. Yine de bu itiraz haklılık payı içerir: temel eşitsizlik eksenleri üzerinde halihazırda özneleşme, toplumsal örgütlülük mevcuttur. Bu özne konumları sabit olmak zorunda da değildirler; dönüşürler, değişirler, ortadan kaybolurlar, bir an görünüp gözden yiterler, kemikleşip kimlikleşerek özneliklerini yitirebilir ya da alanda tahakküm kurmayı deneyebilirler. Sözgelimi LGBTİ hareketi ve feminist hareket, birer kimlik hareketi değildir; cinsiyete dayalı adaletsizlik ekseninde ortaya çıkmış öznelerdir ve ister istemez kadro adaylarını etkilemekte ve kendi talep ve programlarına tabi kılmaktadırlar. Elbette sadece bununla sınırlı değil: bir tarihsel/toplumsal özne ortaya çıkmışsa, onu tam toplumsala ve kendi alanı dışındaki alanlara bağlandığı ve alanındaki diğer özne konumlarını kendine tabi kıldığı noktadan kolaylıkla tanıyabilirsiniz.

Şu halde ilk yapmamız gereken, toplumsal hareketin kendiliğindenci bir özü olduğu yanılsamasından kurtulmaktır. Toplumsal hareket yükselirken üstüne binebileceğimiz ve bizi ancak kıyıya ya da kırıldığı noktaya kadar taşıyabilecek bir dalga değildir. Bir hareket ve bir özne istiyorsak, toplumsal eşitsizlik eksenlerinin izini sürmeye devam etmeliyiz.

“demokratik” veya “politik mücadele” yerine “mücadele alanları”

Bu yanılsamadan kurtulmanın bir başka mantıksal sonucu da, demokratik / ekonomik / akademik (yani toplumsal, hatta sosyolojik) mücadeleyle politik mücadele arasındaki ayrıma yatırım yapmamaktır. “Çoğunlukla kendiliğinden, en fazla ajitasyonun katalizörlüğüyle yükselen toplumsal hareket ve onun öncüsü” yaklaşımı, iradenin yakıştırılmadığı toplumsal hareketi politik bir hareket olarak ele alamaz. Bu sayede, kendine toplumsaldan ayrı bir politik alan yaratabilir. Bu alan büyüklerin alanıdır, AKPnin ve devletin alanıdır; kadro grubumuz da tam bu alanda varolur, onlarla mücadele eder ve herkesi mücadeleye çağırır. Tekrar edersek, bugün bu politika biraz da AKPnin kendinden menkul söylemsel alanımızı tanıması gibi hamleleriyle geçersiz kılınmıştır. Burada temel sorunlardan biri de, bu ayrıma yapılan yatırımın politik alanın toplumsal alandan dışlanmasını kabul etmekle sonuçlanmasıdır. “Ekmek davası” yoktur, toplumsal eşitsizlik vardır sadece. Toplumsal mücadeleyi politik bir mücadele olarak okuma yeteneğini yeniden kazanmamız gerekiyor, ve bu sefer bunun bir sıçrama meselesi olmadığını da kabul etmemiz gerekiyor.

Bunun en kolay yolu, toplumsal mücadelenin yürütüldüğü her alanı bir mücadele alanı olarak, politik öznenin yegane yeri olarak tanımaktır. Mücadele alanı bir örgütlenmedir, “örgüt”tür, ilişkiler ağıdır ve politik bir öznedir. Politikanın toplumsaldan ayrı büyük alanını her bir mücadele alanına dağıtmak, iktidarın bu alanlardaki tezahür tarzlarını görerek toplumsal eşitsizlik eksenlerinin “karşı” pozisyonlarının kuruluşuna katkı sunmak gerekir. Kuracağımız her bir mücadele alanı aynı zamanda bir iktidar alanıdır; karşısında ve içinde iktidar vardır. Bu yüzden de politik bir alandır.

Mücadele alanlarının politik niteliğini görmek için toplumsal mücadelenin toplumsal programının izini sürmek gerekir. Program, kadronun kitleye veya harekete önerdiği bir rehber değildir, bizzat toplumsal hareketin “yazdığı”, “oynadığı” politik bir senaryodur. Kadronun temel araştırması ve politik işlevi, bu programı araştırarak farklı hareket ve programlarla zorunlu ilişkiler kurmaktır. Politikanın bir tarifi de ilişki kurmaktır: Yerel ve genel mücadeleler arasındaki tartışma, çözümünü burada bulabilir. Sorun skolastik olarak tespit ettiğimiz genel çıkarla (taleplerle, programla) yereldeki çıkarı uyuşturmak (ya da yereldeki özneye kendi laflarımızı söyletmek) değil, farklı yerlerdeki talepleri birbiriyle ilişkilendirerek (yerellikten değil) kısmilikten arındırılıp herkes-için (iyi) olana vurgu yapmaktır. Dolayısıyla kadronun pozisyonu zorunlu olarak mütevazidir; alana, alanlara ve alandaki özneye tabidir. Alana dair sorumluluk ifade eden tavrı ve farklı alanlar arasında ilişki kurma becerisi; alanın politik bir nitelik kazanmasına yani bir mücadele ve iktidar alanı olarak “kurulmasına”, toplumsal programın oluşmasına, herkes-için (iyi) olanın belirmesine ve giderek eşitsizlik eksenleri boyunca sağlıklı bir bölünme hattının ortaya çıkmasına olumlu bir katkıda bulunur. Bir kadro pozisyonu, bulunduğu ve kuruluşuna katkı sunduğu alan içinde her an bir kadro adayıdır. Yani bir kadronun varolabilmesi için onun öncelikle ideolojik bir pozisyona sahip olması değil, bir “alanda” varolması ve o alanın kuruluşuna katkıda bulunması gerekir.

Bu noktada özetlersek, bugünün kadro adaylarının temel araştırma konusu, bir topluluğun bir mücadele ve iktidar alanı (bir ilişkiler ağı) olarak kurulmasının imkanlarıdır. Bir alanın bu niteliğe sahip olması, o alanda toplumsal/yapısal eşitsizlik eksenleri boyunca bir araya gelecek bir özneliğin varolmasına bağlıdır. Eğer yoksa, iktidarın işlediği alanlar ve eşitsizlik eksenleri araştırılarak öznelik kurulur/üstlenilir. Eğer alanda mevcut özneler varsa bu özneler arasındaki ilişkiler araştırılır. Alana özgü koşullar, özne konumları ve eşitsizlik eksenleri izin verdiği ölçüde başka alanlarla keyfi temelde olmayan ilişkiler araştırılarak kısmilik, herkesi ilgilendirecek noktalara vurgu yapılarak aşılmaya çalışılır. Böylelikle bir alan “örgütlenir”. Ek olarak, bu alan-örgüt, kendi içinde eşitsizliklerden azade olamaz ve kendi içindeki eşitsizlik eksenleri de araştırılıp görünür kılınır; alan-örgüt içinde de farklı mücadeleler sürdürülür. Aksi halde, bu alan-örgüt’ün de bir kimlik olarak kapanmasının ya da bir fikirler platformuna dönüşmesinin ve sonuçta özne niteliğini yitirmesinin önüne geçmek güçleşir.

Bütün bu uzun izahtan sonra artık kadro adaylarına yöneltilmiş bir soru olarak, “bugünün öğrenci hareketini” tartışabiliriz. Bu çağrı, tarihsel bir öznenin dirilişine dair yeni bir umut içindir. Öngörülen hareket, tarihsel bağlamda hakettiği yere sahip olmalıdır.

bugünün öğrenci hareketi

Bugünün öğrenci hareketinin temel mücadelesi, üniversite ve toplum arasındaki ilişkinin yeniden kurulması için olacaktır. Üniversitenin ve genç kadroların toplumun öğretmeni olarak görüldüğü tarz, bu noktada cevap oluşturamaz: Üniversite bir aydın ocağı değildir artık. Tıpkı bir maden ya da bir plaza gibi toplumsal örgütlenmenin, emeğin disipline edilme tarzının, üretim süreçlerinin bir parçasıdır. Bu olguyu göz ardı edip eski üniversiteyi diriltmeye çalışmak mücadele açısından faydalı olmayacaktır. Kaldı ki, üniversitenin bu yeni disiplininin yarattığı eşitsizlik eksenleri boyunca alanın özneleri de belirmeye başlamıştır. Vakıf üniversiteleri alanında VİDA ve VÜEDA bu anlamda önemli örneklerdir. Üniversitenin toplumla kurduğu ilişkinin bütün berraklığıyla sorgulandığı en önemli deneyimi kısa süre önce İTÜ işgaliyle yaşadık. Bu işgal, ne tarzıyla ne de talepleriyle, eski ve üzerimizde yük oluşturan terimlerle açıklanabilir. Başarısının sırrı da (ve hatta zamanında bitirilebilen nadir eylemlerden biri olmasının sırrı da) tam bu ilişkiyi sorgulamasında yatmaktadır. Bugünün öğrenci hareketi üzerine düşünürken, bazı yüklerden kurtulmamız ve yeni bakış açılarına kendimizi zorlamamız gerekiyor.

İlk olarak bu hareketin, kadroların emek vereceği bir “demokratik mücadele” basamağı ya da politik mücadelede yakınımızda duran bir moment olarak görülmeyip, başlıbaşına bir mücadele alanı, bir politik alan ve toplumsal hareketin asal bir parçası olarak tasarlanması gerekir. Eğer tasarlanamıyorsa, zaten bir “birlik” tartışmasına ihtiyaç yoktur; alanda kadro devşirmek ya da kadro grubu olarak varolmak mümkündür, eylem birlikleri de tercihe bağlıdır.

İkinci olarak, birleşecek olan şey, yani birleşmenin birimleri ideolojik pozisyonlar olamaz. Aksi halde elimizde sadece bazı fikir tartışmaları, platformlar, basın açıklamaları ve kimlik yarıştırmaları kalır -ki bunlardan yeterince var. Birimler, geniş üniversite alanı içindeki yerel alanlar olmalıdır. Hiçbir özneleşme çabasını dışarıda bırakmaya da gerek duyulmamalıdır.

Üçüncü olarak, bu alana sunulacak bir program halihazırda mevcut değildir; öncelikle alanın toplumsal hareketin asal bir parçası olarak “kurulması” gerekir. Tekrar edelim: Bir program kadro grubu tarafından önerilemez, özne tarafından yazılır.

Dördüncü olarak, taşıdığımız yükün bir kısmını geride bırakmalıyız. Öncelikle yeni şeyler düşünmemizi ve hataları görmemizi engelleyen terminolojiyle başlamalıyız. “Özerk Demokratik Üniversite” talebi bir program önerisi olarak bugünün ihtiyaçlarına karşılık gelmiyor. 80 sonrası koşullarda YÖK’e ve MGK’ye karşı politik bir program olarak ortaya çıkan bu talep, yüksek öğretimin yeni disiplin tarzı karşısında yalnızca “demokratik/akademik/ekonomik talep” olarak adlandırdığımız hüviyette bir yer alabilir. Öğrenci hareketinin “demokratik” niteliğini vurgulamak da benzer bir sebepten gereksiz ve ön tıkayıcıdır.

Beşinci ve zor olanıysa, bu hareketin yan yana gelecek kadro adaylarının alana dair bir sorumlulukla hareket etmeleri, alana tabi olmayı kabul etmeleridir.

Açık ve cüretkar bir tartışmanın tasarlanmasına ihtiyaç var. Her durumda bu tartışma öğrenci hareketinin önünü bir şekilde açacaktır.

Bulunduğu kategori : Sol

Yazar hakkında