Brexit ve iki referandumun hikâyesi -

 

Britanya’da Perşembe günü  gerçekleşen referendum, ülkenin AB’yle karmaşık ve çoğu zaman da “gönülsüz” ilişkisinde yeni ve keskin bir dönemeçle sonuçlandı. Margaret Thatcher daha 1975 yılında Britanya Avrupa Ekonomik Topluluğu’nda kalıp kalmamayı oylayacakken “referandumun diktatörler ve demagogların bir aracı” olduğunu ifade etmişti. Son Brexit referandumunun AB’den ayrılma lehine sonuçlanmasının ardından muhtemelen bu söze, siyasal kariyerine malolan referandum kararını aldığına bin pişman Cameron başta olmak üzere Britanya siyasi elitleri ve sermayesinin büyük kısmı da katılacaktır.

Geçtiğimiz yıl bu zamanlarda AB’nin başka bir ucundaki bir referandumun sonuçları yine aynı hararetle tartışılmaktaydı. Yunanistan’da Troyka’nın sonu gelmez kemer sıkma paketine karşı gerçekleştirilen referandumda halkın büyük çoğunluğu egemen medya, siyasetçi ve sermaye ittifakının yarattığı korku iklimine ve felaket tellallığına rağmen “hayır” demeyi bilmişti. İşçiler ve gençler ülkelerinin AB’nin dayattığı kemer sıkma politikalarından farklı bir rotaya girmesini bütün felaket senaryolarına rağmen desteklemişlerdi. Sonrasında sandıkta kazanılan bu zafer başbakan Alexis Tsipras’ın meşhur “u” dönüşüyle AB’nin Bizansvari liderler zirvelerinde geçersiz kılınmış, ülke yeniden bitimsiz borç ve kemer sıkma döngüsüne teslim edilmişti.

Elbette geçtiğimiz yıl Yunanistan’da yaşanan ile Britanya’daki son referandum arasında muazzam farklar bulunmakta. Öncelikle iki ülkenin AB ve dünya kapitalizmi içerisindeki konumlanışı birbirinden bütünüyle farklı. Britanya gerek küresel gerekse de AB ekonomisi içerisinde oldukça önemli bir role sahipken ve aynı zamanda uluslararası siyasal sistemde askeri kaynakları ve elbette nükleer gücüyle sözü geçen, kale alınması gereken bir güç konumundayken Yunanistan, AB’nin adeta bir paryası konumuna itilmiş müflis bir devlet. Öte yandan Yunanistan’ın egemen siyasi ve ekonomik aktörleri kendi geleceklerini topyekûn bir biçimde Brüksel’e bağlamışken Britanya’daki egemenlerin daha küçük de olsa hatırı sayılır bir bölümü geride kalan 40 yıl boyunca AB’ye ilişkin mesafeli ve kuşkucu bir tutuma sahipti.

Bu durum referandum sürecinin yarattığı siyasallaşmada bile açıkça görülmekte. Yunanistan’da referandum süreci solun çeşitli renklerinin tam anlamıyla hegemonyasında yaşanan bir süreçken Britanya’da tanık olduğumuz süreçteyse her iki seçeneğin de siyasal sözcülüğünü sağın üstlenmiş olması.  Brexit referandumu başından itibaren asıl olarak Muhafazakâr Parti’nin bir iç tartışmasından neşet ederek gelişti ve tartışmanın iki tarafını da sağın söylem ve figürleri hegemonize etti. Başbakan Cameron referandum kararını göçmen karşıtı bir zemin üzerinden yükselerek AB Parlamento seçimlerinde büyük yükseliş elde den Birleşik Krallık Bağımsızlık Partisi’nin (UKIP) Muhafazakâr Parti’nin AB’den ayrılmayı savunan kanadı üzerinde yarattığı basınç neticesinde vermek zorunda kalmıştı. Referandum sürecinde de siyasal havayı büyük ölçüde belirleyen ülke sağı içerisindeki bu yarılmaydı.

Britanya’nın AB’de kalmasını savunan kampın (Remain) liderliğini bizzat Cameron üstlenirken  “Brexit” kampına hâkim rengini veren Boris Johnson gibi Muhafazakâr Parti’nin AB’ye mesafeli kanadıyla giderek yükselişe geçen UKIP’in lideri Nigel Farage idi. İşçi Partisi resmi olarak kalma kampında yer alsa da kampanyaya kendi damgasını vuramadı. Bir yandan partinin Blair’ci liberal kanadı kendisini Cameron’un ya da Liberal Demokratlar’ın söyleminden ayırt edecek bir varlık gösteremezken partinin AB’ye mesafeli sol kanat lideri Jeremy Corbyn ise ağırlıkla sağ kanadın temsilcilerinin bulunduğu parlamento grubunun baskısı altında “gönülsüz” bir kampanya yürüttü. Böylelikle partinin liderliğiyle tabanı arasındaki mevcut açı daha da genişlemiş oldu ve özellikle UKIP, İşçi Partisi’nin geleneksel tabanına sızmayı başardı. Britanya’da başta SWP olmak üzere radikal solun önemli aktörleriyse sol bir ayrılma kampanyası, bir “Lexit” örgütlenmeye soyunsa da referandum sürecinde bu büyük ölçüde marjinal bir akım olmaktan çıkamadı.

Yanılsamalara kapılmamak gerek, Britanya’da AB’den ayrılmaya ilişkin siyasal söylemin içeriği göçmen karşıtı ve Britanya’nın imparatorluk günlerine öykünmeci bir milliyetçi ve “ulusal egemenlikçi” sağ popülizm tarafından belirlendi. Tam da bu yüzden radikal solda da referanduma ilişkin alınacak tavırdan sonuçların nasıl yorumlanması gerektiğine dek bir kafa karışıklığı olması olağan sayılmalı. AB’den ayrılma kampının söyleminde göçmen karşıtlığının türlü biçimlerinin hatırı sayılır bir yere sahip olması, üstelik göçmenlerle dayanışmayı savunmuş İşçi Partisi milletvekili Jo Cox’un referandum sürecinde bir aşırı sağcı tarafından öldürülmüş olmasını tabloya eklediğimizde önemli bir endişe kaynağı. Öte yandan referandum sonuçlarını “İngiliz çomarların yerli ve milli” bir tepkisi derekesine indiren yüzeysel yorumlarla alınabilecek bir mesafe de yok. Sanki daha yakın zamanda AB ile Türkiye arasında mültecilere ilişkin bir “utanç anlaşması” imzalanmamışçasına AB’nin çoğulculuğuna ve göçmen politikasına ilişkin yanılsamalar yaratmak tek kelimeyle abes.

Brexit referandumunun sonuçları, tıpkı yukarıda zikredilen Yunanistan’daki referandumun sonuçları gibi açık biçimde sınıfsal bir yarılmaya işaret etmekte. AB’nin neoliberal temelli bütünleşme sürecinin “nimetlerinden” istifade edemeyen emekçiler ve alt sınıflar ayrılma yönünde oy kullandı. Ayrılma kararı, muktedirler cephesinden yapılan tüm tehditlere rağmen aynı zamanda egemen siyasetçilere, Avrokratlara, büyük medyaya ve elbette sermayeye karşı yönelik tepkinin güdülediği bir tepki. Bu yanıyla da en altta kalanların kendi hayatları üzerinde yeniden egemenlik kurma saikiyle atılmış bir adım. Elbette gençlerin, belki de kampanyaya egemen olan göçmen karşıtı söyleme de mesafeli durmalarının bir sonucu olarak çoğunlukla “kalma” yönünde oy kullanmış olduğunu eklemek gerek (ki bu Yunanistan’daki referandum sonucuyla açık bir fark).

Brexit ve Avrupa  

“Brexit” kararından sonra AB’nin kurumsal mimarisi hızla aşınmaya, iyice sorgulanmaya devam edecek. 1990’lı yıllarda neoliberal amentüyü AB’nin genetik kodları haline getiren ve 2004’deki doğuya doğru büyük genişlemeyle birlikte devasa bir güç haline gelen AB imparatorluğu için tehlike çanları daha o dönemde çalmaya başlamıştı. Maastricht Antlaşması ve İstikrar Paktı ile birlikte neoliberalizmin kurumsal düzeyde resmi iktisat politikası yönelimi olması ve Brüksel avrokrasisinin neredeyse sorgulanamaz bir güce kavuşması, AB’nin geniş kitleler nezdinde gündelik hayatlarını belirleyen ama hesap vermeyen bir yapı olarak algılanmasına sebep olmuştu. Fransa’da AB anayasasının (solun etkili olduğu bir kampanyayla) reddedildiği referandum o dönem içten içe gelişen bu tepkinin en önemli dışavurumuydu.

Elbette gerek AB egemenleri gerekse de geniş kitleler açısından durumu gerçek anlamda değiştiren 2008’deki krizin hızlı bir biçimde AB’de yarattığı olağanüstü koşullardı. Almanya’nın öncülük ettiği AB içerisindeki merkezi blok kemer sıkma politikasını krizden çıkışın temel stratejisi olarak belirlemesi ve Avrokrasinin bu siyasetleri kıta ölçeğinde acımasız bir biçimde dayatmasıyla birlikte AB’nin meşruiyetindeki aşınma giderek hızlanan ve hatta önü alınamaz bir biçim aldı. Kıta ölçeğinde eşitsizlikleri derinleştiren, temsili demokrasinin neredeyse anlamını yitirmesini sağlayacak biçimde neoliberal temelde bütünleşme ve kemer sıkma politikalarının alternatifsiz ve tartışılmaz bir strateji, adeta bir deli gömleği olarak dayatılmasıyla birlikte geniş kitlelerin AB’ye ilişkin algısı radikal biçimde değişmiş durumda. Kıta ölçeğinde bu politikalarla özdeşleşen merkez sağ ve merkez sol partiler birbiri ardına aşınmaya ve güç kaybetmeye başlarken o güne kadar siyasal yelpazenin nispeten marjında kalmış siyasal akımlar sahnenin merkezine yerleşmeye başladı. Bu Yunanistan ve İspanya gibi kimi daha sınırlı örnekte sosyal demokrasinin solunun yükselişine neden olurken asıl olarak çoğu örnekte söylemlerinin merkezine göçmen karşıtlığını yerleştirmiş popülist sağ ve aşırı milliyetçi akımların güçlenmesine neden olmakta.

Kıta ölçeğinde aşırı sağın türlü biçimlerinin yükselişinde hiç kuşkusuz en önemli faktör Avrupa’nın II. Dünya Savaşı’ndan beri karşılaştığı en büyük göçmen akımıyla karşı karşıya bulunması. İşsizlik başta olmak üzere krizin yarattığı ağır iktisadi koşullarla eklemlenen bu durum krizden alternatif bir sol seçenekle çıkma umudunun ortaya çıkmadığı koşullarda hızla göçmen karşıtı siyasal akımların yükselişine alan açıyor. AB’nin üzerine temellendiği liberal oydaşma hızla aşınır, sağ ve soldaki siyasal temsilcileri yıpranmaya devam ederken Avusturya’da aşırı sağ Özgürlük Partisi’nin adayı cumhurbaşkanlığı seçimini kılpayı kaybediyor, Fransa’da Ulusal Cephe ülkenin neredeyse birinci partisi durumuna geliyor. AB’nin siyasal ve iktisadi motoru Almanya’da bile Merkel, Almanya için Alternatif (AfD) adlı göçmen karşıtı sağ popülist yeni bir siyasal akımın nefesini ensesinde hissediyor. Bu tabloya Hollanda’yı, İskandinav ülkelerinde hızla yükselen aşırı sağı eklemek gerek. Üstelik son büyük genişleme dalgasında birliğe üye olmuş doğu Avrupa ülkelerinin çoğunda da durum hiç de iç açıcı değil. AB ile demokratik değerler arasında otomatik bir özdeşlik kuranlarına aksine, Polonya ve Macaristan gibi ülkeler hızla sağ popülist yönetimler altında otoriterleşen rejimler inşa etmekteler.

Siyaset üstü rasyonelliğe sahip liberal bir AB’ye ilişkin tüm umut ve hayallerinin aşındığı, yanlışlandığı, kıtanın hızla bir “kale Avrupası”na dönüştüğü, belki ancak 1930’lu yıllarla mukayese edilebilecek yeni bir dünya tarihsel durumun içerisindeyiz. Kriz koşullarında neoliberal deli gömleğini üzerinden çıkaramayan, giderek daha fazla esnekleşen çalışma koşullarının basıncı ve işsizlik tehdidinin tehdidi altında geleceksizliğe mahkûm edilen milyonların içlerinde biriktirdiği öfkeyi kimin örgütlemeye talip olacağı günümüzün en önemli siyasal sorusu. Milliyetçiliğin alabildiğine yükseldiği, yabancı ve göçmen düşmanlığının siyasetin asli söylemsel unsurlarından birisi haline gelmeye başladığı mevcut tabloda radikal sol siyaseten iflas eden liberal stratejiyle özdeşleşerek, onunla aynılaşarak yoluna devam edemez.  Avrupa’da radikal sol ya AB egemenlerine karşı dipten gelen öfkeyi kurucu bir biçimde siyasallaştırmaya cüret edecek ya da aşırı sağın bu tepkiyi göçmen karşıtı, yabancı düşmanı bir temelde yozlaştırmasını izlemekle yetinecek. 30’lu yıllar, liberalizmin milliyetçiliğin baskısı karşısında iflas ettiği benzer kriz koşullarında radikal solun yenilgisinin insanlığa maliyetinin ne ölçüde olabileceğini göstermişti. Bir daha asla!

Bulunduğu kategori : Hariciye

Yazar hakkında

İlgili Yazılar