Borcumuz: Toplumsal Muhalefet ve Barış -

 

Biz sıradan fanilerin elbet sırrına bütünüyle erebileceği mesele değil ama Efkan Ala’ya görevden el çektirilmesi, 15 Temmuz darbe girişiminin iktidar mahfillerinde yarattığı sarsıntının derinleşerek devam ettiğinin işareti gibi. Erdoğan/AKP’yi “milli mutabakata” mecbur eden de zaten iktidar bloğundaki bu sarsıntıların müsebbibi olduğu kırılganlaşma, bu kırılganlaşmanın devlet kurumları içerisinde yarattığı zafiyet.
Ancak adli yıl açılışı etrafında süren tartışma, milli mutabakatın sınırının devletin kurumsal mimarisinin yeniden şekillendirilmesine dair ihtilaflar olduğunu, olmaya da devam edeceğini gösteriyor. Bu saflaşma, öyle basit bir tören tartışması sanılmasın. 14. Louis devrinde soylular ve devlet görevlilerinin iştirak ettiği çeşitli kurul ve meclislerin, yeni inşa edilen Versailles sarayında mı yoksa mesela Paris’te mi toplanması gerektiği tartışması misali, siyasal gücün hangi mekânda/kurumda yoğunlaşacağına ve nasıl dağılacağına dair bir saflaşma bu.
Öte yandan, milli mutabakatı tahkim edense (artık ayan beyan ortada olduğu üzere) “teröre karşı savaş” söylem ve pratikleri etrafında şekillendirilen toplumsal iklimdir. Basitçe söylemek gerekirse, “teröre karşı savaş” milli mutabakatın harcıdır. Milli mutabakatı toplum nezdinde sineye çekilir, kabul edilir ya da istenir kılan bu toplumsal iklimde çatlaklar oluşturulmadığı müddetçe siyaset, yukarıda özetlenen bağlamda, siyasal personel ve sermaye fraksiyonları arasında “devlet içi” ve “elitler arası” bir kapsama sıkışacaktır.
“Rejim” tartışması Gezi sonrasında “sokağa inmişken” bugün devlet katına dönmüş, devlet içi farklı kanatlar arasında esas itibariyle kurumlar içerisinde ve kurumların mimarisine dair yürütülen bir hesaplaşma mahiyeti kazanmıştır.  Tam da bu nedenle, yani mevcut siyasal güç dengeleri itibariyle, mücadeleyi devletin ne şekil alacağı tartışmasına yoğunlaştırarak milli mutabakata “içeriden” müdahale olanakları cılızdır. Esas olan “dışarıdan” müdahaledir. Bunun da iki (biri acil-kısa vadeli, diğeri uzun soluklu denebilecek) mecrası vardır. Uzun vadeli olan, içerisine sıkışıp kaldığımız otoriter cendereyi mümkün kılan sınıfsal-toplumsal güç dengelerinin emekçiler lehine değiştirilmesidir. Emekçilerin sınıf olarak eyleyebilme kudretini tadil ederek mevcut siyasal kutuplaşmayı sınıf temelli bir başka kutuplaşmayla tasfiye etmek diye özetlenebilecek bu meşakkatli ve uzun erimli mecra, bu yazının konusu değil. Diğeri, acil-kısa erimli diye tarif edilen mecraysa mili mutabakatın zamkı olan savaş politikalarının karşısına bir barış hareketi dikebilmek meselesidir.

Meselenin aciliyeti şudur: Sol barış siyasetini (yani “bağımsız”, kitlesel bir barış hareketi için çabayı) siyaseten tali bir mesele saymaya devam ettiği takdirde milli mutabakatın yarattığı otoriter ve şoven ikilim berdevam olacak, siyaset toplumsal muhalefetin müdahale etme imkânının bulunmadığı devlet içi saflaşmalara sıkışacaktır. İçeride ve dışarıda barışı, yeri geldiğinde en nahif argümanlarla savunmaktan çekinmeyen, solculardan ibaret olmayan, çoğulcu bir barış hareketinin yaratılmasında çok geç kalınmış olduğu açıktır. Barış yönünde toplumsal bir basıncın açığa çıkarılması çabasının önüne, a) güçler dengesini kale almadan “barış” talebini küçümseyen solun maksimalizmi (“emperyalizmle mücadele olmadan barış olmaz”, “gericilikle mücadele etmeden barış olmaz” vb.), b) potansiyel “hareketi” bir sol parti/siyasal yapılar koalisyonu sayma alışkanlığı, c) solun barışı esas itibariyle kendisinin değil, “çatışan tarafların” bir meselesi sayarak “yukarıya” havale etmesi ve d) barış inisiyatiflerinin (çoğu zaman solun bu konudaki ataleti nedeniyle) Kürt hareketinin bir uzantısı olarak görülmesi, bir engel olarak çıkabilmiştir.
Neticede durum vahimdir. Ancak gidilecek başka yol da yoktur. Toplumsal muhalefetin devlet içi saflaşmaların Bizansvari koridorlarında mesafe alması mümkün değildir. Şu son bir senede solun ve toplumsal muhalefetin baskı ve sindirme politikalarıyla nasıl paralize edildiği malum. Ancak bu duruma karşın, gerekirse en baştan yeniden başlamayı göze almak gerekiyor: Bir yandan esas olarak sınıfsal-sosyal güç dengelerini değiştirmeyi hedefleyen, sınıf tarafgirliğini merkeze alan uzun erimli bir stratejik doğrultunun sabırla, diğer yandansa toplumsal muhalefet güçlerine nefes aldırıp alan açacak bir çatışmasızlık haline dönüşü hedefleyen bir barış hareketinin acilen inşası.

Dolayısıyla “minimalist” taleplerle yola çıkmaktan yüksünmeyen, şovenist dalgaya karşı küçük de olsa bariyerler koyan, çoğulcu, toplum nezdinde tanınır kendi bağımsız simge ve sloganlara sahip, savaşla çeşitli toplumsal sorunlar arasındaki bağı sade bir dille aktaran, Kürt hareketinin yanlışlarını da eleştirmekten çekinmeyen bir barış hareketinin memleketin batısında neredeyse sıfıra yakın bir yerden inşası zarurettir. Vedat Türkali’ye ve tüm kaybettiklerimize borcumuzdur…

Bulunduğu kategori : Sol

Yazar hakkında

İlgili Yazılar