boots on the ground: abd, suriye, rojava ve türkiye – foti benlisoy -

 

“Boots on the ground”, kara kuvvetlerinin savaşmasını anlatan bir deyim. Son dönemde ABD öncülüğündeki IŞİD karşıtı koalisyonun bir açmazına dikkat çekmek için uluslararası basında sıklıkla kullanılıyor. Açmaz şu: Irak’ta ve özellikle de Suriye’de IŞİD mevzilerini havadan bombalamak, IŞİD’i geriletmek ve yenmek açısından tek başına yeterli olmayacak. Ancak ABD’nin ve koalisyonun parçası olan diğer Batılı güçlerin (bu yazının konusu olmayan nedenlerle) böyle bir işe soyunmaya iştahı pek yok. Dolayısıyla bombalanan IŞİD’i karada sıkıştırıp geriletecek bir askeri gücün bulunması zaruri. Irak’ta Maliki’nin düşürülmesiyle revize edilmiş Bağdat hükümeti ve Güney Kürdistan bölgesel yönetimi (yine bu yazının konusu olmayan ciddi zaaflarına rağmen) “zemindeki postalları” şimdilik kaydıyla da olsa sağlayacak gibi görünüyor. Sorun ya da açmaz, Suriye’de daha akut bir mahiyete sahip. Ülkedeki çok katmanlı çatışma ortamı, IŞİD karşısında hangi gücün nasıl durabileceği ve bunun sonuçlarının neler olabileceği hususunda ciddi soru işaretleri yaratıyor.

“Ilımlı muhalifler” ilk aday elbette. 5.000 kadar muhalifin Suudi Arabistan’da eğitilip silahlandırılması yönündeki plan zaten çoktan ilan edilmişti. Ancak bu senaryo hemen hemen kimseyi tatmin eder görünmüyor. “Ilımlı muhalifleri” eğitip silahlandırarak dikkate alınır bir savaş gücü haline getirmenin uzun zaman alacağı ve bu süre zarfında da IŞİD karşıtı bombardımanın yaratacağı avantajlardan askeri olarak istifade etmenin mümkün olamayacağı söyleniyor. Dahası, “ılımlı muhalif” tabirinin kimi kapsadığı hususunda da şüphe ve tartışmalar olduğu malum. Suriye’de silahlı muhalefet içerisinde “ılımlı” ya da “seküler” denebilecek güçler büyük ölçüde zaafa uğramış durumda. IŞİD ile çatışan başka İslami referanslı milis gruplarınınsa ABD açısından ne kadar güvenilir olduğu ciddi bir soru işareti. Muhalefete verilecek silahların eninde sonunda IŞİD veya benzerlerine ulaşacağı kaygısı sıklıkla ifade ediliyor. Koalisyonun saldırılarında IŞİD’le çatışan El Kaide merkezine bağlı Nusra’nın da hedef alınması karmaşayı daha da artırıyor. İşin içinde pragmatizmin payını da atlamamak gerek. Dün milis güçlerinin bir bölümü Körfez’den gelen finansal ve lojistik kaynaklara erişim için nasıl sakal uzatıyor ve İslami bir görüntü alıyorduysa bugün de belli güçlerin sakallarını alelacele traş edip “mutedil” bir profil sergilemeye çalışacakları aşikâr. Ancak bu soru işaretlerine rağmen ABD, “sahadaki” gelişmeleri etkileyebilmek için IŞİD karşısında belli orana durabilecek “ılımlı” bir muhalif silahlı gücün teçhiz edilmesine de muhtaç.

Rejim bir başka aday. Ordunun (aslında rejime bağlı ordu savaş içerisinde bir başka milis gücüne dönüşmüş durumda) IŞİD karşısında dikkate alınabilir tek güç olduğu argümanı giderek daha sık işitiliyor. Elbette ABD’nin daha dün “gitmesi gerek” dediği Esad rejimini bel bağlayabileceği “postal” olarak görmesi o kadar kolay değil. Ancak Suriye krizinde dengelerin nasıl bir hızla ve beklenmedik şekilde değiştiğini hatırlatmaya gerek olmamalı. Geçen sene bu zamanlar ABD kimyasal saldırı iddiaları dolayısıyla rejimi bombalamaktan bahsederken bugün Suriye’deki hava saldırılarına girişmeden önce Şam’a “bildirimde” bulunmak gereğini duyuyor. Esad rejimi de her vesileyle ABD ve Batı’ya “terörizmle mücadele” için kendisine muhtaç olduğunu hatırlatıyor. Suriye Dışişleri Bakanı Velid Muallim’interörle mücadele konusunda uluslararası toplumla işbirliğine hazır oldukları” şeklindeki açıklamaları da bu istikameti teyit eder nitelikte. Rejim esasında bombalamalara karşı çıkmıyor, bunların kendileriyle birlikte “koordine edilmesi” gereğini ifade ediyor. Şam yönetimi önümüzdeki dönemde muhaliflerin çok parçalılığı ve politik güvenilmezliği karşısında uluslararası toplumu, yani esas olarak Batı’yı sahada iş görebilecek ve dolayısıyla muhatap alınması gereken esas gücün kendisi olduğunu iknaya çalışacak. Bu o kadar kolay bir şey değil elbette. Ancak hiçbir ihtimalin kategorik olarak dışlanmaması gereken oldukça değişken bir süreçle karşı karşıya olduğumuzu da unutmamak gerek. Zaman içerisinde şu ya da bu şekilde rejim unsurlarını “oyuna” dahil etmeye dönük formülasyonlar şekillenebilir.

Rojava bir başka seçenek. YPG güçlerinin IŞİD karşısında etkili bir güç olduğu hususu Batı basını ve siyasal eliti arasında giderek daha fazla kabul görüyor. Ancak YPG’nin ABD tarafından silahlandırılıp desteklenmesi o kadar da kolay değil. YPG’nin ideolojik-politik olarak bağlı olduğu PKK, ABD tarafından (tıpkı IŞİD gibi) “terörist” bir grup olarak görülüyor. (Gerçi Kürt hareketiyle ABD arasında dolaylı şekilde de olsa belli bir iletişim elbette bulunmaktaydı.) Ancak “çözüm süreci” ve bilhassa son dönemde IŞİD karşısında YPG’nin gösterdiği direnç, Amerikan kamuoyu ve özellikle de karar alıcıları nezdinde dikkate değer bir imaj değişikliğine neden olmuş gibi görünüyor. Buna karşın ABD’nin bir NATO üyesi olan Türkiye hilafına PYD/Rojava kartına oynaması oldukça zor. Dahası, Rojava’da kimi radikal siyasal ve sosyal imaları da olan “kantonalizm” deneylerinin de ABD açısından hazmı kolay şeyler olmadığını da unutmamak gerek. Buna karşın ABD’nin Rojava/YPG’yi dikkate almaktan kaçınamayacağı da açık. (Bu satırlar yazılırken ABD Merkez Komutanlığı da Kobanê yakınlarındaki IŞİD mevziilerini vurdukları haberini teyit ediyordu.) Rojava’nın en güçlü siyasal oluşumu haline gelen PYD’nin baştan beri en ciddi zaafı, uluslararası düzeyde tanınırlılığının olmaması, “terörist” bir oluşumun uzantısı olma ithamıyla karşı karşıya kalabilmesiydi. Dolayısıyla PYD’nin de bir biçimde uluslararası toplum nezdinde muhatap alınır bir güç haline gelmeyi hedefliyor olması anlaşılır bir şey. Bu konuda iki yıl öncesine göre ciddi bir mesafe katedilmiş olduğu da açık.

Kısacası ABD, IŞİD’e karşı etkin bir direnç gösteren Rojava/YPG’nin muhatap kabul edilme ve yardım talepleriyle giderek daha yoğun bir biçimde karşılaşacak. Kürt hareketi zaten bu hedefe dönük oldukça etkili bir uluslararası kampanya yürütüyor. ABD muhtemelen Türkiye’yi “ürkütmemek” adına bu talebe şimdilik “dolaylı” yanıtlar verecek, diğer yandan da IŞİD karşıtı mücadelede Rojava’nın bir miktar “burnunu sürtülmesini” de bekleyerek Rojava’nın “deradikalize” olması istikametinde talepler ileri sürecektir. Göreceğiz…

Türkiye’ye gelirsek. Erdoğan’ın “u dönüşü” ile Türkiye de bir “aday” halini alıverdi. IŞİD karşıtı koalisyonun talep ve dolaylı ithamları karşısında geri basan AKP hükümeti, belli ki sıkışmışlığını “ileriye doğru kaçarak” aşmayı deneyecek. Türkiye “tampon” ya da “güvenli bölge” talebini yeniden tedavüle sokarak bir taşla iki (aslında üç) kuş vurmaya soyunuyor. Bir yandan ABD’nin “boots on the ground” açmazına belli bir çözüm sunarak IŞİD karşıtı koalisyonda yer almama ya da IŞİD karşısında kararlı olmama gibi ithamlardan kendini sıyırmaya çalışıyor. Diğer yandansa “krizi fırsata çevirerek” Suriye konusundaki agresif siyasetinin iki başlığını yeniden gündeme getiriyor: a) Rejimin düşmesi ve Esad sonrasında Türkiye’nin “oyun kurucu” bir aktör olarak sahada olması ve b) Rojava deneyinin ezilmesi yahut kontrol edilebilir sınırlar dahiline çekilmesi. Türk ordusunun böyle bir “güvenli bölge” oluşturma işine soyunması, beraberinde (en başta içerde “çözüm sürecinin” berhava olması gibi) ciddi riskler getirecektir elbette. Ancak bölgeye dair “emperyal” hevesleri malum Erdoğan-Davutoğlu ikilisinin bu risklere karşın yukarıda anılan faydalar adına (şimdilik retorik bir araç olarak kullandıkları) böyle bir çılgınlığa teşebbüs etmesi de pekâlâ mümkün. Burada belirleyici olan, ABD’nin Suriye’deki iç savaşa bu düzeyde bir angajmanın parçası olma riskini göze alıp alamayacağı. Bu şimdilik uzak bir ihtimal gibi görünse de, tekrar edelim, Suriye’de beklenmedik gelişmelere hazırlıklı olmak gerek.

Yukarıdaki satırlar önümüzdeki döneme dair senaryolar üzerine çalakalem varsayım ve notlardan ibaret. Önemli olan, varsayımlara dair zihin egzersizlerinin ötesinde, sosyalist hareketin bu belirsizlik ortamında, bunca haklı kafa karışıklığı içerisinde hangi vurguları öne çıkarması gereği. Hızla özetlemeye çalışayım. Rojava ile dayanışmayı büyütmek elbette kritik önemde ve başlıca görevimiz. Bu dayanışmayı geliştirmenin daha etkili ve yaygın yollarını muhakkak bulmalıyız. Aynı şekilde bir ara süngüsü düşmüş görünen Türkiye’nin “tampon bölge” gibisinden senaryolar vasıtasıyla yeniden devreye girme girişimlerine karşı da uyanık olmak gerek. Konuyla ilgili tezkere yakın zamanda meclis önüne gelecek. Tezkereye karşı açık bir muhalefet yürütmek gerek. Son olarak, emperyalist müdahaleciliğin bölgedeki sorunları çözmek bir yana bir kez daha içinden çıkılmaz hale getireceğine ilişkin amasız, fakatsız bir tutum almak şart. Suriye’ye ilişkin envai çeşit senaryo üretmek mümkün ama kesin olan yegâne şey, ABD müdahalesinin bir kez daha uzun erimli olumsuz gelişmeleri tetikleyeceği. Bu hususu vurgulamazsak yarın emperyalist müdahaleciliğin sonuçları karşısında boynumuz biraz bükük kalabilir. Sosyalistlerin bu başlıkta, yani emperyalizme karşı net bir tavır alma konusunda tereddüde kapılmak, alttan almak gibi bir lüksü olamaz.

Bulunduğu kategori : Hariciye

Yazar hakkında

İlgili Yazılar