“bize her yer angara”: sandık ve sokak – foti benlisoy -

 

Karl Marx 1850 yılında Komünist Lig üyelerine şöyle hitap ediyordu: “Seçilme ihtimalleri olmadığında dahi işçiler, bağımsızlıklarını muhafaza edebilmek, güçlerini tartabilmek ve kamuoyunun önünde kendi devrimci tutum ve parti görüşlerini açıklayabilmek için kendi adaylarını öne sürmelidirler. Bu tür durumlarda demokratların, böyle yaparlarsa demokratik güçleri bölecekleri ve gericilerin kazanmasına olanak yaratacakları türünden argümanlarına kulak asmamaları gerekir. Bu tür önermelerin nihai amacı, proletaryayı yanıltmaktır. Proleter partisinin böylesi bir bağımsız tutumla elde edeceği kazanç, kimi gericilerin temsili organlarında elde edeceği şu ya da bu ilerlemeden kesinlikle daha önemlidir.”

Yüz elli küsür yıl sonra dahi anlamlı bir karşılığı olan sözler. Hele hele söz konusu olan Türkiye sosyalist hareketi olduğunda. Zira seçimlere dair sosyalist hareketimizin genel tutumunun “ifratla tefrit arasında” gidip geldiğini söylemek herhalde haksızlık olmaz. 1960’lı yıllarda bir yanda TİP’in çubuğu neredeyse tamamen seçimlere ve kurumsal temsile bükmesi,  diğer yandaysa TİP’e karşı sol muhalefetin “Filipin demokrasisi” şartlarında seçimlere katılmayı neredeyse bir ihanet sayması, ifratla tefrit arasındaki salınımın ilk örneğiydi belki de. Uçlar arasında bu gidiş geliş bugün de bütün hızıyla devam ediyor demek haksızlık olmaz. Kimimizin seçimlere dair ufku “seçilebilir yerlerde” bir iki aday çıkartmaya (kurumsal temsile) sıkışmışken kimimiz de seçimlere katılmanın sistemin meşruiyetini yeniden ürettiğini keşfediyoruz.

Oysa (amiyane tabirle) sandık ile sokak arasında, yani toplumsal mücadelelerle seçimler arasında bir mütekabiliyet ilişkisi olduğunu iddia etmek kadar birbirini bütünüyle dışlayan ya da ikame eden bir ilişki olduğunu varsaymak da kolaycılık olur. Yani toplumsal mücadelelerin sandıkta doğrusal bir karşılığı olmadığı gibi seçim siyaseti illa sokaktaki mücadeleyi kurumsal cendereye sıkıştıran ve onu soğuran bir işlev de görmüyor. Farklı mücadele araç ve yöntemlerini soyut bir biçimde birbirinin karşısına çıkartmanın, pratikte karşılığı bulunmayan ikili karşıtlıklar üretmenin içerisinde bulunduğumuz vahim durumu daha da vahim kılmaktan başka bir anlamı yok aslında. Seçimlere katılım, seçimler iyi ya da kötüdür şeklinde soyut ve mutlakçı bir anlayışın ürünü değil; güç ilişkilerine ve kitlelerin siyasallaşma düzey ve biçimlerine dair somut bir tutumdur.

Sadede gelelim: Ankara’da son iki gündür yaşananlar, Gezi direnişinin açığa çıkardığı radikalizmin pekâlâ seçimler vasıtasıyla, daha doğrusu seçimlerde alınmış (aslında alınamamış) sonuçların kışkırtmasıyla da harekete geçebileceğini gösteriyor. Ancak bu hareketlenmenin hangi güç ilişkileri bağlamında gerçekleştiğini de unutmamalı. Daha iki ay evvel sol, CHP’nin Ankara’daki aday tercihini haklı olarak kıya sıya eleştiriyor, hatta solun hatırı sayılır örgütlenmeleri, Ankara için bir de “birleşik sol aday” gösteriyordu. Bu adayı sanırım hiçbirimiz, onu aday gösteren siyasal örgütlenmeler dahi hatırlamıyor bugün. Zaten seçim sonuçları, söz konusu örgütlenmelerin bırakın tabanını, önemli oranda kadrolarının dahi kendi adaylarına oy vermediğini gösteriyor. Kelimenin gerçek anlamında vahim bir tabloyla karşı karşıyayız. Belli ki CHP’nin Mansur Yavaş tercihine karşı bir refleks verilmiş; ancak bu refleks somut bir politik tutuma, arkasında durulan bir stratejik tercihe dönüşememiş, dolayısıyla da Kaya Güvenç kampanyası, yürütücülerine bile ikna edici gelmeyerek havada kalmış.

Neticede bugün Mansur Yavaş ve CHP önderliği sadece sandıkta değil, sokakta da dün hiç olmadığı kadar belirleyici. Açık olmakta yarar var: CHP’nin (hem de Gezi direnişinin hemen ertesinde) sağ adaylara, merkez sağ bir profile yönelmesini haklı olarak eleştiren solun önemli bir bölümü, bu yönelime takoz koyacak somut bir politik tutum geliştirememiş, geliştirmekten imtina etmiştir. Siyasal bir tutum olmaktan çok bir halet-i ruhiye olan “bas geçe” fiiliyatta teslim olunmuştur. Açıkçası “bas geç” geniş kesimlere ikna edici ve işlevsel bir taktiksel seçenek gibi göründü. Öyle ya, baş düşman AKP ise onu sandıkta alt edecek en yakın seçeneğe fazla tatava yapmadan basıp geçmek pekâlâ makul görünüyordu. Sosyalist solun büyük bölümü bu stratejisiz taktiğin kendi saflarında dahi yol açacağı dağılma ve kafa karışıklığını hafife aldı. Bu kitleselleşen yanılsama karşısında, (hadi adını koyalım) “kolay yoldan mücadelesiz yırtma” seçeneği karşısında uyarıcı bir rol oynama cesaretini göstermedi. Gösteremediği için bugün Mansur Yavaş’lı CHP, sokaktaki kitleler için uğruna mücadele edilecek bir seçenek olarak temayüz ediyor. “Bas geç” ruh haline risk almayarak teslim olan sosyalistlerin CHP’nin önümüzdeki dönemde daha da belirginleşmesi muhtemel sağ yönelimine itiraz etmesi çok daha zor olacak.

Bizimkilerle hemen hemen aynı zamanda gerçekleşen yerel seçimlerde katılımın %60’lar düzeyinde kaldığı Fransa olmadığımıza (etrafta sovyet falan da olmadığına) göre, toplumun neredeyse bir bütün olarak siyasallaştığı seçim süreçlerini ciddiye almaya elimiz mecbur (bizde katılımın %90’lara yakın olduğunu hatırlatalım). Sandığa yönelik taktiklerimiz bütünsel bir stratejinin parçası değil de günü kurtarma kaygısının ürünüyse sokağa, yani toplumsal mücadelelere ilişkin taktik yönelimimiz de kaçınılmaz olarak zarar görür. Ahalinin seçimleri bir çözüm olanağı olarak gördüğü koşullarda seçimden (şu ya da bu biçimde) kaçmak, esas itibariyle görünmez olmayı seçmek, doğrudan da olsa dolaylı da olsa, “çare Sarıgül” ( ya da Yavaş vd.) demek anlamına gelir. Bunun da (muhtemelen sandığımızın aksine) uzun erimli siyasal sonuçları vardır. Daha dolaysız bir dille ifade etmek gerekirse, “bas geç” eğilimine mani olmak için aktif bir çaba göstermeyen sol, AKP muarızı sistem güçlerinin arkasına (sokakta da) dizilmek riskiyle karşı karşıya kalmayı seçmiştir.

Aman yanlış anlaşılmasın: Ankara’daki olası şaibelere karşı gerçekleşen aşağıdan seferberlik ve inisiyatif gerçekten umut vericidir. Gezi direnişinin yankılarının seçimde alınan sonuçlara rağmen devam ettiğinin ve belki de sandığımızdan uzun erimli olduğunun bir göstergesidir. Yeter ki mevcut durumun önümüze çıkardığı risklere gözümüzü kapamayalım. Ankara’nın yerel seçimlerin Floridası olduğunu hatırlatanlar (belli bir ihtiyat payıyla) haklılar. ABD’de 2000 yılında gerçekleşip Bush denen ve ilerleyen yıllarda neredeyse tüm dünyanın ahını alan o faciayı iktidar kılan seçimlerde, Florida’da gerçekleşen sandık yolsuzluklarının payı büyüktü (aslında Florida, seçim sisteminin özgünlüğü dolayısıyla Ankara’dan çok daha kritik bir örnekti.) Bu durum, bir sonraki (yine Bush’un aday olduğu) seçimlere dönük bizimkine benzer (ve ülke çapındaki) büyük bir yurttaş seferberliğine neden oldu. Michael Moore, “Slacker Uprising” adlı filminde bu süreci aktarır. Ancak klişe deyişle bardağın boş tarafını unutmayalım. “Anybody but Bush” sloganıyla özetlenebilecek, Bush gitsin de ne olursa olsun tavrı, Seattle sonrası canlanan, savaş karşıtı hareketle ciddi bir yaygınlık kazanan toplumsal muhalefeti, önce Bush karşısında Kerry, sonra da Obama ile Demokrat Parti mekanizmasına mahkûm edip soğurdu. Hareket, tam manasıyla sandığa gömüldü. Benzer bir riskin bizim de önümüzde bulunduğunu hiç unutmamalıyız.

Uzatmayalım. Mevcut felaketten çıkışı, Gezi’den önce olduğu gibi sonra da, toplumsal mücadelelerden neşet eden antikapitalist temelde sistemli bir yeniden inşa faaliyetinde, bu faaliyet dolayısıyla sosyalist hareketin yeniden derlenmesinde aramak gerekiyor. Yani, eskilerin deyimiyle istinadgâhımız, elbette “sokak” olmalıdır. Seçimler bu yeniden inşanın bir momenti olabilir ancak. Iskalanmaması, atlanmaması gereken bir moment. Seçim süreci, sosyalistler açısından toplumsal direnişlerin ve sınıf mücadelesinin bir uzantısı olmalıdır. Başka bir deyişle seçim süreçleri, seçim sonrasında bu mücadeleler açısından daha donanımlı, daha hazırlıklı olunmasını sağlayacak şekilde sosyalist hareketin inşasına katkıda bulunmalıdır. Sosyalist çevre ve gruplar, seçimlerden kaçmak veya seçimlerde olmadık hayallere kapılmak yerine, mümkün mertebe bu süreçleri ezilenlerin ve onların mücadelelerinin belli bir program ve talepler çerçevesinde derlenmesi için vesile kılmaya çalışmalıdırlar. Hele hele siyasetin zamanının çok daha hızlı aktığı bu gibi zamanlarda.

Bunun “pratikte” nasıl gerçekleşebileceği, nasıl tezahür edebileceği ancak kolektif bir tartışmanın ürünü olabilir. Yeter ki o tartışmayı açmaktan kaçmayalım. Önümüz, malum, uzatmalı bir seçim süreci. Nereden ve nasıl başlayacağımız hususundaysa bu yazının heme başındaki alıntıya dönmekte büyük yarar var.

 

Bulunduğu kategori : Sol

Yazar hakkında

İlgili Yazılar