biten bir direniş üzerine: yatağan – ahmet gire -

 

Yatağan Direnişi sonlandı. Uzunca bir süre santral önünde çadırlarında direnen işçiler, santrali işgal eden o işçiler direnişlerine son verdiler. Bazı işçiler direnişe son vermelerinin nedeni olarak yeterince destek göremediklerini öne sürdü, bazıları ise sendikalarının uzlaşmacı bir tavır takınmış olmasını vurguladı, bazıları da neden olarak siyasal iktidarın işçiler içindeki ve ilçedeki taraftarlarının çokluğunu ve ülke çapındaki siyasal gücünün rekabet edilemeyecek yoğunlukta olduğunu söyledi. Hepsinin haklılık payı var ancak bir direnişin neden sonlandığını görmek için ilk bakılacak nokta direnişi yapanların vazgeçme nedenleri olmalıdır. Soru şudur: Direnişi yapanlar neden direnişlerini sonlandırma kararı aldılar?

Bu kararın birçok nedeni var elbette. Bu nedenlerden biri işçilerin geleceklerinin ne olacağının belirsizliğidir. İşçiler resmi devir gerçekleştikten sonra kendi güçlerinden ve geleceklerinden şüphe duymaya başladılar. Devir gerçekleşti ve işçiler şimdi ne kamu işçisiydiler ne de santrali devralan firma tarafından istihdam ediliyorlardı. Bu belirsizlik işçilerin içine şu kuşkuyu düşürdü: Bir ay maaş alamasalar nasıl geçineceklerdi?[1] Süreç içinde sendika da dahil olmak üzere hiç kimse bu soruya net bir cevap veremedi.

İşçiler arasında kimileri keşke Kazova gibi olsaydık dediler. O vakit ürettiklerini satabileceklerdi, böylece hem direnirken hem de kendi hayatlarını sürdürebileceklerdi. Ne var ki işçilerin ürettiği meta elektrikti ve bu elektriği işçiler olarak satabilmelerinin herhangi bir yolu yoktu. Bir anda, işgal edilen ve işçiler tarafından sorunsuzca çalıştırılan santralin ürettiği şey işçilerin önündeki en büyük engel haline geliverdi. Elektriğin tek bir alıcısı vardı o da işçilerin tarafında olmayacaktı.

Bu zaman zarfında şirket işçilere herhangi bir müdahalede bulunmadı. Ne santralde devir için bir çatışma yaşandı ne de işçiler Ankara’daki gibi karga tulumba göz altına alındılar. Şirket işgal boyunca sessizliğini korudu, kimi zaman ise işçilere yeşilliğini kaybetmiş zeytin dallarından uzattı. Her geçen gün işçiler arasında alttan alta şu soru daha sık düşünülür hale geldi: Şirket ne kadar süre kârından feragât edebilirdi ve işçiler ne kadar süre için maaşlarından vazgeçebilirlerdi? İşçiler için bu sorunun yanıtı muğlaktı ve yanıt, muğlaklığını korudukça aleyhlerine bir atmosfer yaratıyordu. Direniş bir zaman meselesiyse ilk kim pes ederdi? Şirket süreci doğru okumuştu ve santralin devir sürecini ülkede ve ilçede herhangi bir gürültü-patırtıya neden olmadan tamamlama yolunu seçmişti. Bir çatışma durumunda işçilerin direnişi ülke çapında görünür olabilirdi, sermayenin ve siyasal iktidarın hafızalarında TEKEL direnişi örneği canlılığını korumaktaydı.[2]

Bir direnişi anlamak için iki taraf arasında cereyan eden bir savaşı anlamak gerekir ki direnişi sonlandıran tarafın nedenleri daha net anlaşılabilsin. Bir tarafta işçiler ve işçileri destekleyen sınırlı sayıda insan diğer tarafta siyasal iktidar ve özelleştirmeden rant sağlayacak olan –şimdilerde sağlamış olan- şirket bulunmaktaydı. Savaş bu iki grup arasında gerçekleşti ve açıktır ki kaybedeni işçiler oldu. Ancak bu kaybın nedeni sürekli olarak psikolojik bir duruma ve bir ihanete bağlanmaya çalışılıyor. Neden olarak şirket ile devlet arasında devir sözleşmesi imzalandıktan sonra işçilerin moralinin bozulduğu, ümitsizliğe düştüğü ve sendikanın işçilere ve mücadeleye ihanet ettiği öne sürülüyor ancak bu bakış açısı bir direnişi anlamak için çok yüzeysel kalıyor. İşçilerinin moralinin bozulduğu yanıtı mücadelenin sınıfsallığının üstünü kapatıyor ve Yatağan direnişi ile diğer direnişler arasında kurulabilecek ilişkilerin önüne geçiyor. Bu psikolojik yanıtın ardından her direniş ancak kendi psikolojisiyle anlaşılabilir hale geliyor. Türkiye’deki siyasal mücadelenin tarihinde Yatağan direnişi gibi direnişler psikolojik açıklamalardan dolayı yer alamıyor. Yapılan analizin yenilgiyi psikolojikleştirmesiyle mücadele tarihsel bağlarından kopuyor ve böylece tarih yazımı imkânsızlaşıyor. Eğer mücadele sınıf ve çatışma kavramlarıyla anlaşılacaksa, yani Yatağan Termik Santrali’nde yaşanan direniş –belki de işçilere rağmen- bir sınıf mücadelesi olarak kavranılacaksa ilk olarak Yatağan işçilerini işçi sınıfının bir parçası olarak görmek gerekir. Bu bakış açısı da doğalında şu soruyu doğuracaktır: Sermaye, işçi sınıfının direnişini kırmak için Yatağan özelinde ve dünya genelinde ne gibi stratejiler kullanmıştır? Bu tarafların olduğu bir savaştır, savaşta da tarafların stratejileri ve taktikleri vardır.

Yatağan direnişinin özelleştirmeyle sonuçlanmasının birkaç nedeni bulunmaktadır. Bunlardan ilki işçi sınıfının çalıştığı sürece sadece hayatını yeniden üretebilecek kadar ücret alıyor olmasıdır. Sermayenin işçilerin maaşlarını sürekli aşağı çekme hevesi sadece kâr maksimizasyonuyla alakalı değildir. Bunun bir diğer nedeni de işçilerin direnme kapasitelerinin minimuma indirilmesidir. İşçiler için bir ay maaş alamamanın çok ağır bedellerinin olması direnişin sonlanmasının ilk nedenidir. Hele ki elektrik üretiyorsanız ve ürettiğinizi sadece şirketlere ya da devlete satabiliyorsanız direnişinizin ivedilikle başarıya ulaşması gerekir.

İkinci neden ise yukarıda da belirtildiği gibi şirketin sessiz kalmasıdır. Şirketin bu sessizliği işçiler tarafından şirketin kârından kendilerinin maaşlarından vazgeçebilecekleri süreden daha fazla vazgeçebileceği şeklinde yorumlandı. Bu çıkarımın haklı olup olmadığının bilgisi de işçilerin elinde yoktu. Ancak şirket işçilerin ne kadar maaş aldıklarını biliyordu ve ekonomik olarak ne kadar süre direnebileceklerini de kestirebiliyordu. Direnen işçilerin hatırı sayılır bir kısmı da taşeron olarak çalışan işçilerdi (düşük ücretli işçilerdi). Mücadelenin ekonomik boyutu işçiler için ne kadar muğlaksa şirket için ise ekonomik arenadaki savaş bir o kadar netti. Savaşan iki taraf arasındaki bulunan bu bilgi eşitsizliği işçilerin direnişini kıran bir etki doğurdu.

Üçüncü neden olarak da 4C uygulaması gösterilebilir. İşçilerin geleceklerine dair belirsizliklerine devletin 4C kadrosu ile yanıt vermesi direnişi kıran bir etken oldu. İşçiler her ne kadar 4C’nin, hâlihazırdaki koşullarına nazaran çok kötü şartlar sunduğunu bilseler de bu çözümü kabul etmek zorunda kaldılar. Gerçekte direniş kırmak için icat edilmiş olan 4C kadroları işçilere bir nimet gibi sunuldu. 4C kadroları siyasal iktidarın özelleştirme karşıtı mücadelede kullandığı en önemli ekonomi-politik silahlardan biri olageldi ve Yatağan’da da bu silah sermayenin ve siyasal iktidarın pozisyonunu güçlendirdi.

Dördüncü neden de sermayenin neoliberal döneme özgü borçlandırma stratejisininden işçilerin muaf olmadığı gerçeğidir. Santralde çalışan işçilerin ayın üçünde avans alamamış olmamaları ve maaşlarını alıp alamayacaklarının belirsizliği borçlandırılmış işçilerin gelecek kaygılarını daha da gün yüzüne çıkarmaktadır. Neoliberalizmin en kullanışlı silahlarından birisi olan borçlandırarak yönetme stratejisi Yatağan direnişinde bulunan işçilerin de ayak bağlarından birisi olmuştur.

Bu mücadelenin kaybedilmesinde elbette sendikanın ve işçilerin hataları bulunmaktadır. Sermayenin silahları ne olursa olsun işçilerin kaybetme durumları bir zorunluluk değil olumsal bir durumdur. Ancak bu yenilmişliğin nedenlerini psikolojik ya da ahlaki kavramlarda aramak hem gelecek mücadelelere bir katkı sağlamaz hem de yenilgiye dair doğru bir analiz imkânı doğurmaz. Bu yenilginin nedenleri politik mücadele içinde anlaşılmalıdır.

Bu politik mücadelede işçilerin eksiklikleri muhakkak bulunmaktadır. İktidarın kamu işçisine dair işçi sınıfının şımarık çocuğu algısını yaymadaki başarısı, Yatağan halkının dahi işçilerin mücadelelerine tepkisiz kalmasına neden oldu. İşçiler ve sendikanın kamu malı vurguları bu algıyı kırmaya yetmedi. İşçiler direnişin toplumsallaşmasında yeterli başarıyı gösteremediler. TÜRK-İŞ gibi büyük konfederasyonların özelleştirme karşıtı konum almasını sağlayacak baskıyı örgütleyemediler. Kendi aralarındaki birliğin yapısı da yeterince sağlamlaştırılamadı. Direnişin sonlanmasının hemen ertesinde sendikanın suçlanmasının bir nedeni de budur. Mücadelede inisiyatifi bir grup profesyonelin almasının beklenmesi anlayışı, direnişin yenilgiyle sonuçlanmasının da sorumluluğunun aynı profesyonellerce üstlenilmesinin gerekliliği düşüncesini doğurdu.

Sürecin sonunda şirket işçilere belirli vaatlerde bulundu. Bu vaatler arasında taşeron işçilerin kadroya alınması, sendikal hakların korunması, lojman kiralarının düşürülmesi, kıdem ve ihbar tazminatlarının ödenmesi gibi maddeler bulunuyor. Bu vaatlerin yegâne garantisi ancak ve ancak işçilerin örgütlülüğüdür. Bu vaatler herhangi bir hukuki düzlemde tanımlanmış bir sözleşme değillerdir (şirketin işçi örgütlenmesi olmadığı takdirde bozmaya gücünün yetmeyeceği vaatler değildirler). İşçiler için mücadele zorunlu olarak devam edecek ancak şu andaki amaçlarına erişemedikleri aşikârdır. Şubat’a kadar devletle yapılmış toplu sözleşme koşulları geçerli olacak, Şubat’tan sonra ise taşeronların da esas kadroya alınacağı yeni bir toplu sözleşme yapılacaktır. Bu sürecin mümkün olmasının da tek garantörü işçilerin güçlendirmek zorunda oldukları örgütlülüğüdür.

Bir direnişi değerlendirebilmek için direnişin cereyan ettiği alanın kavramlarından yola çıkmak gerekir. Yatağan direnişi ekonomik-politik bir direniştir. Bu direnişi anlamak için kullanılacak kavramlar ahlaki ve psikolojik kavramlardan çok sermaye ve işçi sınıfı arasında cereyan eden politik mücadelede kullanılan stratejiler ve taktikler olmalıdır. Bir direnişte elbette duygular önemlidir, Yatağan direnişi öyle bir coşkuya ulaşabilirdi ki işçiler kendi geleceklerini dahi göz ardı edebilirlerdi ve sermayenin silahlarını boşa düşürebilirlerdi. Ancak gözden kaçırmamak gerekir ki bu mücadelenin doğuracağı böyle bir coşku ilk olarak geleceksizliğin kendisine yanıt olarak işe başlar. Direnişin coşkusu sermayenin taktiklerine yanıt oldukça büyür ve hayatın işçiler tarafından yeniden örgütlenebilmesinin kapasitesini var eder. Coşku kendinde bir şey olarak ortaya çıkmaz nasıl ki umutsuzluğun kendinde bir şey olarak ortaya çıkmadığı gibi. Thatcher’ın başka alternatif yok sözüne, ya da şimdilerde moda olan sürdürülebilirlik safsatalarına yanıt verebildikçe coşku zorunlu olarak büyüyecektir”.

 



[1] İşçiler yaptıklarının hukuki sonuçlarına dair daha kayıtsızdılar. Onları öncelikle ilgilendiren yaptıklarının kısa vadedeki ekonomik sonuçlarıydı.

[2] Muammer Güler’in Gezi direnişi sırasındaki telefon kayıtları TEKEL direnişinin iktidarın hafızasında nasıl yer ettiğinin ispatlarından biridir.

Bulunduğu kategori : Emek

Yazar hakkında