Birlikte Yaşama Kültürünün Geliştirilmesi Gerektiği Çok Açık -

Evrim Hikmet Öğüt ile, Mülteciler, Geçicilik ve Kalıcılık meseleleri üzerine konuştuk..

Karşı Radyo: Merhaba, Evrim Hikmet Öğüt ile beraberiz. Merhaba Evrim.

Evrim Hikmet Öğüt: Merhaba.

Karşı Radyo: Evrim, Suriye İç Savaşı’ndan sonra mültecilik Türkiye’de herkesin konuştuğu ciddi bir sorun haline geldi. Öncesinde aslında sürekli bir göç vardı. İran-Irak Savaşı’nda başlayan ardından Körfez Savaşı zamanında devam eden… Biraz Türkiye’deki mülteciliğin gelişimini anlatır mısın bize? Şu an çok gündemde ama öncesinden biraz bahseder misin?

Evrim Hikmet Öğüt: Tabii, Suriye’deki savaş ile birlikte 2011’den itibaren Suriye’den çok sayıda mülteci gelmeye başladı Türkiye’ye ama öncesinde hem bazı Afrika ülkelerinden hem Afganistan’dan hem de Irak’tan düzenli bir akış vardı Türkiye’ye doğru. Ben daha ziyade Iraklı göçmenlerle çalıştığım için İstanbul’da biraz oradan belki biraz bahsedebilirim. 2003’teki Amerikan işgalinden sonra hız kazanan bir akıştı bu. 2006’nın sonunda Birleşmiş Milletler’in (BM) bir tavsiye kararıyla birlikte Irak’tan gelen mültecilerin mültecilik başvurularının çoğu BM tarafından kabul edilmeye başlandı. Dolayısıyla bu akış daha da arttı. Böylece İstanbul Irak’tan gelen mülteciler için özellikle bir geçiş merkezi haline geldi. Biliyorsunuz Türkiye’nin göç politikası kapsamında aslında Avrupa ülkelerinden gelmeyen göçmenlerin burada mülteci olma statüleri yok. Daha sonra birtakım yeni düzenlemeler yapıldı ama hala ancak geçici koruma statüsü verilebiliyor. Dolayısıyla Irak’tan gelen göçmenler için de Türkiye ancak geçici süre barınabilecekleri bir durak durumunda. 2006’dan itibaren gelenlerin arasında ilk başta aslında 2003’ten sonra Kürtler de epey bir yoğunluk teşkil ediyordu. Fakat daha sonra kuzey Irak’taki güvenli bölgeye geri dönmeye başladılar. Fakat gelenler arasında her zaman düzenli olarak Hıristiyanlar da vardı. Özellikle geçtiğimiz yaz IŞİD’in Musul’a girişiyle birlikte Hıristiyanların göçü epeyce arttı. Bu geçici koruma ülkelerinden bir tanesi Türkiye, diğeri Suriye, bir diğeri de Ürdün’dü aslında Iraklılar için. Fakat tabii Suriye’de 2011’den beri gidebildikleri bir transit ülke değil. Dolayısıyla Irak’tan Türkiye’ye göçün o sebeple arttığını söylemek mümkün. Halihazırda Suriye’den gelen göçle birlikte BM’ye başvuruların çok yükselmesi ve artmasıyla bu süre çok uzuyor. En azından birkaç yıl Türkiye’de beklemek zorunda kalan Iraklı mültecilerden de bahsedebiliriz.

Karşı Radyo: Suriye Savaşı’ndan sonra transit göç bölgesi olarak görülen yer artık kalıcı bir yer haline geldi. Türkiye’ye savaş itibariyle gelen insanlar burada kalıcı olacak gibi gözüküyor. Buradaki durumları nasıl genel olarak? Tam olarak mülteci statüleri nedir? Arada bir yerdeler gibi. Dediğin gibi bir geçiş ülkesi ama geçemiyor da kimse. Nedir durumları şu an?

Evrim Hikmet Öğüt: Aslında nereden geldiklerine göre durum değişebiliyor. Afrika ülkelerinden gelen göçmenlerin BM’ye başvuru yaptıklarında kabul alma oranları daha düşük örneğin Irak’tan gelenlere oranla. Dolayısıyla onların bir kısmı deniz yoluyla Avrupa’ya geçmeye çalışırken illegal bir biçimde, bir kısmı da İstanbul’da sıkışıp kalıyor özellikle. Türkiye’nin çeşitli şehirlerinde ama daha çok İstanbul’da yoğunlaşıyor. Çünkü enformel iş olanakları daha fazla. Artık burada Afrikalı göçmenlerin oluşturduğu bir ağları var. Burada bir sıkışmışlık söz konusu oluyor. Irak’tan gelen göçmenler için durum biraz daha farklı. Onlar daha yüksek oranda kabul alıyorlar. Dolayısıyla Türkiye’de kalmayı çok tercih etmiyorlar. Özellikle Hıristiyanlar için konuşuyorum. Çünkü Türkiye’de bir dini azınlık olmaları nedeniyle de burada kalmayı çok tercih etmiyorlar. Bu arada aslında bütün bu göçmenlerin BM’ye başvurduktan sonra uydu kentlerde kalmaları öngörülüyor. İstanbul, Ankara, İzmir değil de sayıları 40’a yaklaşan Yalova gibi, Bilecik gibi bazı uydu kentler var oralarda kalmaları gerekiyor. Fakat dediğim gibi enformel iş olanakları Hıristiyanlar için buradaki kilisenin desteği vs. sebebiyle İstanbul her zaman tercih ediliyor bir biçimde. Iraklılar için geçicilik hala söz konusu. Onlar birkaç sene için de olsa burada kalıp gitmeye çalışıyorlar ve o süre içinde tabii çalışma izinleri yok, oturma izinleri yok. Geçici olduklarını varsaydıkları için Türkçe öğrenmeyi çok tercih etmiyorlar. O sebeple de aslında lokal hayatla da ilişkileri biraz daha kısıtlı kalabiliyor. Laleli, daha ziyade Dolapdere, Kurtuluş İstanbul’da. Buradaki diğer göçmen gruplarla ilişkilendiklerini söylemek mümkün. Ve benim çalıştığım Hıristiyan grup için yine kilise aracılığıyla buradaki diğer Hıristiyan gruplarla bir miktar eklemlenmeleri, ilişkilenmeleri söz konusu olabiliyor. Suriyeliler içinse durum daha farklı. Suriyeliler için büyük ihtimalle yakın zaman bir yasal düzenleme gerekecek. Çünkü bu geçici koruma kapsamındaydılar. Ama herhalde onların çok büyük bir kısmının kalıcı olması söz konusu Avrupa ile yapılan son görüşmelerden sonra. Çok büyük ihtimalle onlar için yeni bir düzenleme yapılacak ve burada kalmaları sağlanacak. Ama onların da tamamının kalmak istediğini söylemek mümkün değil pek. Zannediyorum deniz yoluyla geçişler de bir süre daha devam edecek.

Karşı Radyo: Aslında Türkiye’de solun konuya bakış açısı da biraz bu minvaldeydi yani. Transit göç alanı olduğu için konuyla çok ilgilenmiyor sol da. Ama durum “ciddi”leşince sol da bir şeyler yapma gereği hissediyor. Ama şu ana kadar oluşturulmuş net somut adımlar çok az. Bu konuyla nasıl ilgilenilir, nasıl mücadele edilir?

Evrim Hikmet Öğüt: Doğru söylüyorsun. Bugüne kadar küçük gruplar ve geçici gruplar diye düşünüldükleri için aslında mültecilerle ve onların sorunlarıyla çok da yakından ilgilenilmiyordu. Daha ziyade kiliseler, birtakım dernekler vs. bağlantı kuruyordu. Ama artık Suriye’den gelen mülteci sayısı 2 milyonun üzerinde ve kalıcı olacakların sayısı da çok yüksek. Dolayısıyla birlikte yaşama kültürünün geliştirilmesi gerektiği çok açık. Siyaset yapacaksak da birlikte yapacağız. Öncelikli olarak mülteci sorununa ve mültecilere yönelik olumsuz bakışı kırmaya yönelik de bir dil geliştirmemiz çok önemli. Bu yolda belki artık Türkiye solu içinden de bazı grupların mültecilerle birlikte çalışmaya başladıklarını görüyoruz. Özellikle dayanışma kampanyaları var. Örneğin, Bir Umut Derneği’nin çalışmasını biliyorum. Zaten mahallelerde yürüttükleri kentsel dönüşüm çalışmalarında oraya yerleşen Suriyeli mültecileri de dahil edecek şekilde kampanyalar düzenlemeye çalışıyorlar. Orada bir ortak yaşam kültürü oluşturmaya çalışıyorlar. Bu gibi çalışmaların çok daha artması gerek. Öncelikle de Türkiye solunda buna ilişkin bir dilin oluşturulması da hakikaten ciddi bir şekilde düşünülmesi gerekiyor.

Karşı Radyo: Son olarak senin çalışma konunla ilgili bir şey sorayım. Sen daha ziyade mültecilerin müzikle ilişkileri üzerine çalışıyorsun. Müzik mültecilerin ne kadar hayatlarında? Hayatlarını değiştiriyor mu? İlgilenebiliyorlar mı? Kültürel açıdan ne durumdalar?

Evrim Hikmet Öğüt: Ben etno müzikolog olduğum için doğrudan müzik pratikleri ile ilgileniyorum. Aslında doktora tezimi de İstanbul’daki Iraklı Hıristiyan göçmenlerin müzik pratikleri üzerine yürütmüştüm. Benim orada çok temel bir sorum vardı. En basit şekilde soracak olursak, müzik göçmenin işine yarar mı? Hayatta kalmasında, hayata devam etmesinde özellikle geçici göç sürecinde nasıl bir işlev üstleniyor? Ve kalıcı göçten nasıl ayrılıyor? üzerine çalışmıştım. Genel olarak şunu söyleyebilirim, müzik aslında her zaman düşündüğümüz gibi profesyonel koşullarda yapılan bir şey değil. Gündelik hayatın içinde her zaman var. Dolayısıyla müzik yapmaya vakit ayırabiliyorlar. Müzik gündelik hayatlarının hep içinde zaten… Mesela müzik enstrümanlarını her zaman taşımaları mümkün olmuyor. Öncelikli değil yani. İnsanlar evlerinden özellikle de savaş koşullarından kaçarken her zaman yanlarında müzik aletlerini, kasetlerini, cd’lerini falan getiremiyorlar. İstanbul aracılığıyla Irak’a gitmiş bir Hıristiyan Iraklı ile görüşmüştüm. “Müziğe dair herhangi bir şeyi yanınızda getirebildiniz mi?” diye sormuştum. Adam bana güldü, “Öyle şey mi olur? Ne getireceğim?” dedi. Benim naifliğime güldü yani. Gerçekten aletleri getirmek çok kolay değil ama bir biçimde müzik yapmak mümkün. Benim çalıştığım Hıristiyan grupta kilise müziğinin çok öne çıktığını görüyordum. Özellikle gençler arasında çok önemli. Hem zaten kilise çok önemli bir kurum haline geliyor. Zaten bir dini azınlık oldukları için kendi ülkelerinde de bir miktar dindar bir topluluk Keldani Iraklılarla (Katolik Iraklılar) çalıştım. Buraya geldiklerinde tek tutunacak dalları kilise ve Hıristiyan organizasyonlar oluyor. Dolayısıyla gençler için haftalık ayinlere katılmak çok önemli. Kilise korosunda söylemek çok büyük bir prestij kazandırıyor. Buraya gelip kilise korosunda söylemek veya işte orgla müzik icra etmek toplum içinde çok büyük bir saygınlık kazanmalarına sebep oluyor. Dolayısıyla buradaki ağlara da eklemlenmelerinin bir aracı oluyor. Kilise dışında da ilahilerin çok paylaşıldığını görüyoruz gündelik hayatta. Bu başka çalışmalarda da görülmüş. Özellikle tramvatik deneyimler yaşayan topluluklarda gündelik hayatın içinde ilahi gibi dini formların çok fazla sızdığı görülüyor. Gençlerin youtube, facebook paylaşımlarında bile görmek mümkün. Onun dışında da kendileri ifade ettikleri şarkılara baktığımızda çok büyük ölçüde geleneksel repertuara dönüş görülüyor. Her ne kadar popüler müzik dinleseler de kendi bölgelerindeki popüler müziği dinleseler de özellikle dini müzik ve genel olarak geleneksel müzik, ağıtlar mesela gençlerin söyleme pratikleri içine giriyor. Bir başka boyutu da belki müzik yaparak buradaki kültürel ve sosyal hayata eklemlenmeye çalışıyorlar. Belki mahallelerindeki diğer göçmen topluluklarla müzik yapmaya çalışıyorlar. Profesyonel müzisyenler, şu anda çok gelişmiş bir biçimde faaliyet sürdüren Arap ülkelerinden gelen turistlere hizmet veren bir sektör var, o sektörün içine girmeye çalışıyor. Beyoğlu’ndaki restoranlarda, lokantalarda akşamları Arap turistler için müzik yapıyorlar örneğin. Bu aynı zamanda ekonomik hayata da eklemlenme demek. Çünkü hem para kazanıyorlar hem başka gruplarla da ilişki kurmuş oluyorlar. Böyle çoklu bir etkisi var ama kesinlikle hayatlarında müzik var. Bu süreçte psikolojik anlamda da hayatta kalabilmeleri konusunda önemli ayaklardan birinin müzik olduğunu düşünüyorum.

Karşı Radyo: Evrim teşekkür ederiz.

Evrim Hikmet Öğüt: Ben teşekkür ederim sağ olun.

Bulunduğu kategori : Dâhiliye

Yazar hakkında

İlgili Yazılar