hdp-ödp: bir tartışma üzerine – cihan çabuk -

maxresdefault

Yeni Özgür Politika (YÖP) dergisinde Kürt hareketinin “mühim” bir şahsiyeti tarafından kaleme alınan bir yazı bazı kesimlerde müstehzi bir tebessüm ile karşılandı. Geçmiş DY çevrelerinin önemlice bir kısmında da öfke duygularını harekete geçirdi. Kuşkusuz bu duygu salınımının zaman zaman kontrolsuz ve kaç zamandır pek aşina olmaya başladığımız seviyesizlik halleri içinde vuku bulmasında Oda TV gibi maksadı ve işlevi malum bazı odaklar eliyle haberin verilişindeki manipülatif histeri de oldukça etkili oldu. Daha önce defalarca burada yazdığımız gibi Kürt hareketi ve onun ürettiği mobilisazyon, birikim ile Türkiye solu arasındaki makası devamlı surette açmak gayretkeşliğinin Türkiye toplumsal mücadelesine olumlu hiçbir katkısı olamayacağı bizce aşikârdır. Bu tip gayretler aslında mücadelele içinde ötekileştirici, milliyetçi bir dilin üremesine de vesile olmaktadır. YÖP’deki yazı da bu anlamda yapılabilecek tartışmaya bir katkı sunmak bir yana, bahsettiğimiz bu olumsuz durumun konsolide olmasına katkı sunan bir dili ve içeriği barındırmaktadır.

Zira yazı doğru şeyleri yanlış bağlamlar içine oturtarak asıl tartışılabilecek olanları tartışılmaz kılmaktadır. Bir kimliği derinleştirirken, bütün olumsuzlukların flulaşmasına katkı sunmaktadır. Hatta CHP’lileşme, ya da “bir sosyolojik gerçeklik olarak muktedir siyasetin bir başka kanadına yedeklenme” olarak tarif edilebilecek bir eleştiri, tam da bu yanlış bağlam içinde akamete uğramaktadır. Bir siyasal hareketin tarihi sadece bugün Kürt hareketinin tariflediği ihtiyaç üzerinden tanımlanırsa bu ciddi problemler içerir. O zaman karşınızdakine de tarihi istendiği şekilde ihtiyaca cevap veren bir zeminde kurmak hakkını verirsiniz. Ki bu pek doğru bir yaklaşım değildir.

Evet, Türkiye solunun Kürt hareketine, Kürt mücadelesine bakışının üstten ve kibirli oluşu, sürekli “bir şeyler öğreten” bir tarza sahip oluşu, “hayali bir geçmişte yaşama hali” son derece can sıkıcıdır. Ancak bunu bir siyasi harekete fatura etmek de hem hatalıdır hem de kolaycılıktır. Son yerel seçimlerde HDP’nin aldığı oy ortada iken, büyük kentlerdeki kampanyanın cılızlığı, zayıflığı veriyken, aday belirleme süreçlerinden Kürt hareketinin geleneksel oylarını milim oynatamaması gerçeği orta yerde duruyorken, yine faturayı ÖDP’ye kesmek en hafifinden hakkaniyetli değildir.

Şüphesiz başta Ankara’da yaşanan siyasi skandal, “basgeççilik” ve neredeyse ifrada varan CHP muhipliğinin sosyolojik/siyasal kesişim kümesi ÖDP ve DY topluluğunun diğer parçaları için fabrika ayarlarına dönme ihtiyacını zaruri kılsa da, kestirme bir fatura kesmek politik olarak doğru değildir. Başlangıç’ta daha önce de defalarca yazdığımız gibi Kürt hareketi hepimizin çok şey öğrenmesi gereken bir birikimi büyük bedeller ödeyerek yaratmıştır. Başka coğrafyalarda onunla kıyaslanamayacak kadar gerici hareketlere hararetle sahip çıkan, özdeşlikler kuran Türkiye sol mahvilleri, yanıbaşlarındaki bir yangına ve direnişe büyük oranda ilgisiz kalmıştır, onu adeta dışsallaştırmıştır.

Ama bu Türkiye solunun tarihsel birikimini, yarattıkarı ve direniş çizgisini itibarsızlaştırmanın aracı olmamalıdır. THKP-C ve DY’nin bakiyesini kolaycılığa kaçarak direnmek-direnmemek üzerinden tanımlayamayız. Zira, THKP-C, AYÖD’dür, Fatsa’dır, ÖTK’dır, Anfi Komiteleridir ve tabii ki Kürdistan direnişidir. Bu bakiyeyi bir “radikal demokrasi” bahsine sıkıştırmadan, miras kavgasına girmeden tartışmak bir değerdir. Bu değeri mi tercih edeceğiz, yoksa 300 genci daha da “bilmem ne”ci yapacak bir siyasal körlüğü mü derinleştireceğiz? Ya da Türkiye solunun bir bölümünü bu şekilde itibarsızlaştırarak anokranik bir tartışmayı canlandırma çabasına mı gireceğiz? Kim kimin mirasını daha iyi yaşatıyor? Ne kadar saçma bir tartışma! Ne kadar ucube bir mirasyedilik hali! Hele bu tartışmayı avuçlarını ovuşturarak bekleyen “olağan kesimlerin” mevcudiyeti dâhilinde. Oda TV’nin başlığı zaten gösteriyor herşeyi. Hayat, kimin kimi ne kadar yaşattığını; kimin hangi değerlerini canlı tuttuğunu; kimin direniş çizgisini 12 Eylül sonrasında gerçek kıldığını; devletin zulmune karşı savaşmayı nasıl yürüttüğünü; bu ülkenin zindanlarında, dağlarında dün bugün sürekliği içinde savaşmaya devam ettiğini açık seçik ortaya koyuyor. Buna işaret etmek gereksiz, hatta son derece zorlama. Zaten herşey ortada. Miras çekişmelerine girmek herşeyden önce hakkında konuştuğumuz insanlara haksızlık oluyor. Bu tartışma bu anlamda son derece lüzumsuz. Bir o kadar da ihtiyaç fazlası.

Birileri yukarıda değindiğim makasın açılmasını istiyor olabilir. Kürt hareketi ile Türkiye solu arasına mesafeler koyma gayreti içinde olabilir. Bazıları da buna gönüllü katalizörlük de edebilir. Ama bunun kimseye yararı yok. Hem de hiç yok.

Bir kez daha Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın ölüm yıldönümünde Mahir Çayan’ın, Hıdır Aslan’ın, Erdal Eren’in, Mahsun Korkmaz’ın, Haki Karer’in, Sakine Cansız’ın bütün devrimcilerin anılarının önünde saygıyla eğiliyoruz. Denizlerin idam sehpasında haykırdığı bizim üstlenememiz gereken önemli bir mirastır: “Yaşasın Türk ve Kürt halklarının kardeşiliği.”

Bulunduğu kategori : Sol

Yazar hakkında

İlgili Yazılar