“Bir Şehir Kızı”: Hatice Güngör ve Engels’ten Mektuplar -

 

Hak-İş’in 8 Mart Kadınlar Günü dolayısıyla düzenlediği etkinliğe katılan Erdoğan, Hatice Güngör adlı bir kadın taşeron işçinin okuduğu mektupla “duygulanmış”. Güngör mektubunda, “Sayın Cumhurbaşkanım sizi çok seviyor ve çok değer veriyoruz. Mektubumdaki duamı tekrar etmek istiyorum. Allah’ım Cumhurbaşkanımıza hayırlı, uzun ömür ver. Hizmetlerini tamamlamasını nasip et. Ülkemizin, insanlığın ve İslam âleminin ona ihtiyacı var. Şayet buna ömrü vefa etmeyecekse ve benim ömrüm var ise Rabbim lütfen benim ömrümü ona ver. Ömrüm size annenizin ak sütü gibi helal olsun” diyormuş. Özel istihdam bürolarının, kiralık işçiliğin, bölgesel asgari ücretin, kıdem tazminatının gaspının gündeme geldiği, Renault’da devletin hiçbir “kamuflaj” girişimine gere duymadan doğrudan işçilere saldırdığı günlerde böylesi kölece bir “biat” karşısında insanın feveran etmemesi cidden mümkün değil.

 

Güngör’ün mektubu aklıma bir başka mektubu, Engels’in dostu feminist-sosyalist yazar Margaret Harkness’a yazdığı, Nisan 1888 tarihli mektubu anımsattı. Harkness, bir tür araştırmacı gazetecilikle kurguyu biraraya getiren ve Londra’nın en yoksul bölgesi olan East End’deki işçi sınıfının hayatını ele alan romanlarıyla sosyalist çevrelerde tanınan bir isimdi. 1887 yılında işçi kadınların yaşam koşulları üzerine yazdığı “Bir Şehir Kızı” (A City Girl) romanı hakkında kaleme aldığı mektupta Engels, kendisine şu eleştiriyi yöneltir: “Şehir Kızı’nda işçi sınıfı, kendi kendine bir yardımı olmayan, hatta kendi durumunu iyileştirmek için herhangi bir girişimde bulunamayan pasif bir kitle olarak görülüyor. Onu miskin sefaletinden çıkartacak her girişim dışarıdan, yukarıdan geliyor. Bu 1800 ya da 1810’larda, Saint-Simon ve Robert Owen günlerinde doğru bir tasvir olabilirse de 1887’de, yaklaşık elli yıldır militan proletaryanın çoğu kavgasını yaşamış bir insana böyle görünemez. İşçi sınıfının kendini kuşatan baskıcı vasata isyankâr reaksiyonu, insani varlıklar olarak kendi konumlarını tamir etmeye dönük sarsıcı, yarı bilinçli ya da bilinçli girişimleri tarihe aittir ve bu nedenle de edebi gerçekçilik alanında da hak iddia etmelidir.”

Mektubun sonunda Engels, belki de hakşinaslık gereği, Harkness’in bu zaafının anlaşılır olduğunu, zira “medeni dünyada” işçi kitlelerinin East End’deki kadar pasif, direnişten uzak ve kaderine sersemlemişçesine boyun eğdiği başka bir yer bulunmadığını yazar. Engels bu son yorumunda ciddi bir yanılgı içerisindedir. Bu satırların yazılmasından daha birkaç ay geçmeden Bryant ve May kibrit fabrikasının çocuk ve genç kadın işçileri, bir arkadaşlarının işten atılması üzerine ve korkunç çalışma koşullarına karşı greve gider. Bir direniş bir başka direnişi takip eder ve 1889 yılında Londra limanında, yüz bin işçinin katıldığı ve zaferle taçlanan büyük bir grev patlak verir. Grevin başarıya ulaşması, East End’de mevcut “zanaat sendikacılığının” yerine yeni bir sınıf sendikacılığının (New Unions) yaygınlaşmasına neden olur. Geçici, vasıfsız ya da yarı vasıflı işçilerin örgütlenmesinin önün açan ve sosyalistlerin öncü rol oynadığı bu militan sendikacılık hareketi, Chartist hareketin yenilgisinden itibaren İngiliz işçi sınıfının üzerine atılmış ölü toprağını silkeler.

Güngör’ün Erdoğan’a mektubu da bizi, Engels’in mektubundakine benzer bir hatalı kestirime götürmesin. Son birkaç yıldır işçi direniş ve eylemlerinde yükselen bir eğilim var ve hemen her yerde taşeron ve güvencesiz çalıştırma pratiklerine, ücretlerin gerilemesine karşı herhangi bir siyasal söyleme yaslanmayan, neredeyse içgüdüsel itiraz ve protesto hareketlerine şahit oluyoruz. Çoğu zaman “kendiliğinden”, yasal sınırları zorlayan, “patlamalı” direnişler bunlar. “Metal Fırtına” bu kolektif itirazın en kitlesel, en görünür örneğiydi. Ancak bu direnişlerle, bu yaygınlaşan kolektif itirazla sol arasında ciddi örgütsel, ideolojik-politik bariyerler var. İşçi sınıfındaki derinden kaynamaya, mücadeleye dönük bu dip akıntısına uyarlı bir anlayışla siyasal ve örgütsel müdahalelerde bulunulmadığı takdirde de bu bariyerler oldukları yerde durmaya da devam edecek gibi.

Dolayısıyla Engels’in ifadesiyle emekçilerin “insani varlıklar olarak kendi konumlarını tamir etmeye dönük girişimlerinin” önünü açacak yol ve yordamlar, mecralar inşa etmek erteleyemeyeceğimiz bir vazife olmalı. AKP eliyle sermaye lehine bozulmuş sınıfsal güç dengeleri karşısında ezilenleri kendi kaderleri üzerinde belirleyici kılacak kolektif bir “muktedirleşme” sürecinin önünü açabilecek, “alttakilerin” kendi kendini örgütleme ve eyleme kapasitelerini artıracak bir yönelimde ısrar etmeliyiz. Çünkü toplumsal ve siyasal alandaki boğucu otoriterleşme, emekçilerin toplumsal, ekonomik ve politik olarak muktedirleşmeleriyle, siyasal ve sosyal müdahale kapasitelerinde bir sıçramayla aşılabilir ancak. Yeniden nefes alabilir hale gelmemizin başka bir yolu yok…

Bulunduğu kategori : Emek

Yazar hakkında

İlgili Yazılar