bir seçimin ardından: AB’nin krizi derinleşirken – stefo benlisoy -

 

Hafta sonu gerçekleşen AB parlamento seçimleri, kıtadaki siyasal ve sosyal güç dengelerine ilişkin bize neler söyleyebilir? Hiç kuşkusuz seçimler toplumsal-sınıfsal mücadelelerin çarpık da olsa bir yansımasıdır. Dahası, ilk gerçekleştiği 1979 yılından bugüne dek sürekli düşük katılıma sahne olan ve üye ülke kamuoylarının önemli bölümü tarafından dahi önemsenmeyen AB Parlamento seçimleri, bu tür tespitler için riskli bir zemin oluşturabilir. Öte yandan bu seçimlerin, ulusal seçimlere kıyasla hükümet tayini gibi daha yakıcı bir meselenin ortada olmayışı nedeniyle,  seçmenlerin “ehven-i şer” seçeneklerden ziyade ideolojik/siyasal tercihlerini, başka bir ifadeyle “gönüllerinden geçeni” daha doğrudan yansıtma özelliğine de sahip olduğu söylenebilir. Neticede son otuz yılda Avrupa ölçeğinde ulusal hükümetler birçok hayati yetkilerini Brüksel’e devretmiş olsalar da Avrupa toplumları hali hazırda ulus devlet sahnesini kendi hayatlarına ilişkin kararların alındığı ana siyasal zemin olarak benimsemeye devam etmekteler. Yine de AB parlamento seçimleri siyasal ve toplumsal yapısı krizle sarsılan kıtadaki siyasal güç dengelerine dair çıkarımlar yapılabilmek açısından önemli bir zemin sunuyor.

En başta söylenmesi gereken, seçimlerin kriz karşısında neoliberal kemer sıkma politikaları uygulayan, kıtanın güney ve doğusunda doğrudan Troyka (Avrupa Komisyonu, Avrupa Merkez Bankası ve IMF) tarafından belirlenmiş politikaları hayata geçiren iktidardaki merkez sol veya sağ partilerin (birçok durumda her ikisinin de) güç kaybıyla sonuçlandığı. Sermayenin istikrar paktı tarafından dikte edilen emeğin asırlık demokratik ve sosyal kazanımlarının tasfiyesi, kamu harcamalarında radikal kesintiler, özelleştirme, esnekleştirme, güvencesizleştirme ve işsizlik siyasetlerini dönüşümlü biçimde uygulayan merkez sağ ve sol partilere olan desteğin azalması elbette şaşırtıcı değil. Bu bağlamda sonuçlar, AB’nin mevcut kurumsal mimarisinin sahip olduğu demokrasi açığının kriz konjonktüründe katmerlenmesiyle kıta ölçeğinde giderek yaygınlaşan AB karşıtı hissiyatın ya da tedirginliğin bir dışavurumunu yansıtmakta. Bu durumun belki de yegâne istisnaları krizin sarsıntılarını AB içerisindeki ayrıcalıklı konumuna dayanarak daha az hisseden Almanya ve İtalya’daki henüz yıpranmamış Matteo Renzi başbakanlığındaki taze Demokratik Parti hükümeti.

Seçimlerin hiç kuşkusuz en önemli sonuçlarından biri, popülist versiyonundan kelimenin gerçek anlamıyla Neonazi türevlerine kadar aşırı sağın türlü biçimlerinin kıta ölçeğinde yükselişini açığa vurması oldu. Üstelik bu yükseliş Avrupa’nın periferisinde görülen, tali sayılabilecek bir eğilim falan da değil. Tam tersine, kıtanın kilit ülkelerini kapsayan, kalıcı bir dinamik özelliği sergiliyor. Kriz ve en önemli sonuçlarından yığınsal işsizliğin baskısıyla göçmen karşıtı ve ırkçı temaları dillendiren aşırı sağın giderek daha fazla dinleyiciye kavuşması bir sürpriz değil. Krizle birlikte giderek daha da fazla birbirine benzeşen merkez sağ ve merkez sol partiler ve AB’nin antidemokratik yapısı karşısında bir alternatif arayışında olan toplumsal kesimler artsa da bu arayış, radikal soldan ziyade aşırı sağın türlü biçimlerinde ifadesini buluyor.

Bu eğilimin en bariz ifadesi Fransa seçimlerinde yaşandı. Ulusal Cephe’nin (FN) son yerel seçimlerdeki başarılı sonuçlarını daha da pekiştirerek seçimlerden yüzde 25’le (iktidardaki Sosyalistler yüzde 14, muhalefetteki merkez sağ UMP yüzde 20) birinci olarak çıkması, partinin artık ülke siyasal haritasında egemen bir güç haline geldiğine, Le Pen ailesinin siyasal karizmasının zirveye ulaştığına işaret ediyor. Ulusal Cephe, Fransız toplumunun önemli bölümünde, kriz karşısında sosyal liberal Hollande hükümetinin yarattığı hayal kırıklığı ve Fransız siyaset sınıfının neoliberal siyasetlerine karşı gelişen tepkilerini AB, göçmen ve suç karşıtı bir siyasal dil çerçevesinde ifade ederek geniş yığınların desteğini edinmişe benziyor. Avrupa teknokrasisinin (Avrokrasi) yetki ve gücünü giderek artırmasına tepki gösterenler için Marine Le Pen’in egemenliği yeniden ulusa, Fransızlara devretme çağrısı geniş yankı bulabiliyor.

Ülke tarihinde ilk defa ulusal bir seçimde iktidar veya ana muhalefet partisi dışında bir partinin seçimi kazanmayı başardığı Britanya da bu eğilimin açığa çıktığı bir başka örneği oluşturuyor. Birleşik Krallık Bağımsızlık Partisi’nin (UKIP) seçimlerde yüzde 28’lik oranla birinci konuma yerleşmesi,  onun kalıcı bir güç haline geldiğini ve göçmen karşıtı tutumun da siyasetin vasatı haline geldiğinin bir işareti.  Muhafazakârlardan İşçi Partisi’ne göçmen karşıtlığı artık en önemli toplumsal mesele olarak tanımlanmakta, bu da yerel seçimler ve AB parlamento seçimleri gibi uygun konjonktürlerde Bağımsızlık Partisi’ne güç kazandırmakta.

Danimarka’da yabancı karşıtı Halk Partisi’nin yüzde 27 oyla birinci parti olarak çıkması, Avusturya’da Özgürlük Partisi’nin (FPÖ) oylarını ikiye katlaması (yüzde 20) gibi örnekler AB siyasi haritasının kriz karşısında daha da sağa kaydığını teyit ediyor. Üstelik söz konusu olan sadece aşırı sağ partilerin güç kazanması değil, söz konusu olan merkez partilerin de giderek aşırı sağın (başta göçmen karşıtlığı olmak üzere) temalarını benimseyerek siyasal merkezin topyekûn sağa kayması. Böylelikle aşırı sağ partilerin kurumsal olarak dışlandığı örneklerde bile, söylemlerinin kimi unsurları rakipleri tarafından benimsenerek siyasal sahnenin tam göbeğine yerleşmekteler.

Kıta ölçeğinde yaşanan derin kriz, daha kısa bir süre öncesine kadar geçmişin karanlık dehlizlerinde kaldığı sanılan bir başka hayaletin de hayata dönüşünün önünü açıyor. Macaristan’daki Jobbik (% 15) ya da Yunanistan’daki Altın Şafak (%10) gibi oluşumların elde ettikleri hatırı sayılır sonuçlar krizin yıkıcı etkilerinin doğrudan nazi geçmişine öykünen ve vurucu gücüyle egemenliğini bizzat sokakta tesis etmeye girişen daha “klasik” tipte faşist siyasetlerin pekâlâ yığınsal toplumsal karşılık bulabileceğini gösteriyor. Bu tür partilerin kıtadaki “kravatlı” ve/veya “sorumlu” aşırı sağ göçmen karşıtı muadilleriyle elbette çok sayıda ortak söylemsel temaya sahip olduklarını (yerine göre İslamofobi, antisemitizm, Roman karşıtlığı, Nazizm nostaljisi vs.) ve toplumsal tabanlarının da hayli geçirgen olabildiğini de unutmamak gerekiyor.

Krizin toplumsal etkilerinin sosyal demokrasinin solunda siyasal seçeneklerin gelişimine yol açtığı örnekleri de zikretmek gerekiyor. Hiç kuşkusuz en çarpıcı örnek Yunanistan’da SYRIZA’nın seçimleri, iktidardaki Yeni Demokrasinin üç puan önünde (yüzde 27’lik bir oranla) tamamlaması. Böylelikle uzun yıllardan sonra ilk defa Avrupa’da sosyal demokrasinin solunda bir siyasal oluşum, seçimlerde birinci olmayı başardı. Parti liderliğinin AB seçkinleri nezdinde daha “sorumlu” bir profil sergilemeye gayret eden çizgisine; borç, AB ve avro hakkında çelişkili mesajlarına rağmen krizin başından bu yana yaşanan muazzam toplumsal yıkım karşısında SYRIZA hâlâ gerçekçi bir alternatif olarak görülüyor. Yine de özellikle kısa bir süre önce yaşanan yerel seçimlerin ilk turunda SYRIZA’nın sonuçlarının daha mütevazı kaldığını, buna mukabil Yunan Komünist Partisi ve antikapitalist oluşum ANTARSYA’nın dikkat çekici sonuçlar aldıklarını not edelim. Dolayısıyla SYRIZA’nın sağa kayarak toplumsal desteğini genişletebileceğini savunanların aksine, partinin kendi sağıyla flört etmesi, seçimlerde kendi sağından adaylar öne sürmesi karşısında onu destekleyenlerin hiç olmazsa bir bölümünün tercihlerini söylemsel düzeyde daha “net” bir sol programdan yana yaptıklarını da not etmek gerekiyor. Yani sağa, daha mutedil bir siyasal konuma meyleden SYRIZA birinci parti çıksa da bu pozisyon değişiminden şimdilik öyle büyük kazançlar elde etmiyor.

İspanya’da ise krizden işsizlik ve göçe yol açan toplumsal yıkım programıyla çıkma siyasetini güden ülkenin iki ana siyasal aktörü Halk Partisi ve Sosyalist İşçi Partisi (PSOE) büyük oranda destek yitirirken soldaki iki oluşum aldıkları destekle umut verdiler. Avrupa Sol Partisi (ASP) çizgisindeki, İspanya Komünist Partisi’nin de içerisinde yer aldığı Popüler Sol ittifakı yüzde on civarında oy aldı. İşsizlik ve göç seçenekleri arasında sıkışan gençliğin toplumsal mücadeleleri ve öfkeliler hareketi kaynaklı, daha antikapitalist bir yönelime sahip PODEMOS (Yapabiliriz) ise sürpriz bir şekilde yüzde sekiz civarında destek aldı. Portekiz’de ise Komünist Partisi ile Yeşiller ittifakı yüzde 12,5 alırken Sol Blok oylarında bir düşüş (yüzde 4,5) meydana geldi. Bu sonuçların dışında kıta ölçeğinde solun oylarını muhafaza ettiğini ya da ancak çok ufak ilerlemeler kaydettiğini söylemek mümkün. Fransa’da Sol Cephe yüzde 6,5 (Yeni Antikapitalist Parti barajı aşamadı) alırken Almanya’da Sol Parti aşağı yukarı bir önceki seçimle aynı sonucu aldı (yüzde 7,5). Danimarka’da Kızıl-Yeşil ittifak oyunu bir puan arttırırken (yüzde 8) İtalya’da adını ASP’nin Avrupa Komisyonu adayı SYRIZA liderinden alan Tsipras listesi yüzde 4 civarında oy aldı.

Krizin derinleşerek süreklileştiği Avrupa’da seçim sonuçları egemen siyasal mimarinin kırılganlaşmaya devam ettiğini teyit ediyor. Kriz karşısında giderek daha acımasız biçimde kemer sıkma politikaları uygulayan iktidardaki merkez sağ ve sol partilere artan tepkilerle birlikte açığa çıkan boşluğun (hele de sosyal demokrasinin yarattığı boşluğun) neredeyse otomatik olarak radikal sol tarafından doldurulabileceği beklentisi boşa çıkıyor. Aksine sermayenin krizinin siyasal sistemde ve AB’nin meşruiyetinde yarattığı kırılganlık şimdilik aşırı sağın türlü biçimlerinin öne çıkmasına yol açıyor. Krize karşı siyasal-sosyal hoşnutsuzluk Avrupa sermayesi ve siyaset sınıfının tercihlerini hedeflemektense yabancı düşmanlığı, göçmen karşıtlığının ve dışlayıcı milliyetçiliğin terimleriyle ifade buluyor. Ya da en iyi ihtimalle İtalya’da Peppe Grillo’nun 5 Yıldız Hareketi (yüzde 20) ya da Portekiz’deki Toprak Hareketi Partisi (yüzde 7) gibi siyasal zemini belirsiz, siyasetçi sınıfına muhalif, popülist protesto hareketlerinin parlamasına yol açıyor. Radikal sol, Yunanistan ve İspanya başta olmak üzere bir dizi örnekte başarılı ve umut verici sonuçlar elde etse de çoğu örnekte durağan bir performans sergilemişe benziyor. Bu sonuç kıtanın güneyindeki kimi oldukça canlı toplumsal mücadele deneyimlerine rağmen sermayenin krizi karşısında mevcut solun henüz bir alternatif olarak ortaya çıkmaktan uzak olduğunu gösteriyor.

Daha yakın zamana kadar adeta bir sosyal model olarak sunulan AB’de krizin derinleşmesiyle neoliberal bütünleşme projesinin itibar kaybı tam gaz devam ediyor. Mevcut haliyle AB projesinin yolun sonuna geldiği, giderek daha derin bir meşruiyet ve kimlik bunalımına sürüklenmekte olduğu aşikâr. Asıl sorunsa kıtanın sermaye egemenliğinde bütünleşmesinin yarattığı krizin göçmen karşıtı rakip milliyetçilikler ve sermayeler arası rekabet suretinde mi yoksa Avrupa emekçilerinin hegemonyasında antikapitalist içerikli yeni bir bütünleşme projesiyle mi aşılacağında düğümleniyor.

Bulunduğu kategori : Hariciye

Yazar hakkında

İlgili Yazılar