Bir mücadele alanı: Futbol -

Sene 94, koskoca stadyumun içinde küçük bir kız çocuğuyum, bağırış çağırıştan korktuğumu ve babamın elini sımsıkı tuttuğumu hatırlıyorum. Boynuma dolanmış taraftar atkımı burnuma kadar çekiyorum ve yeşilin üzerindeki adamları izliyorum. Sonra yanımda bağıran adamları… Gözlerim gülüyor belli ki, çünkü dakikalar ilerledikçe babam artık elimi yavaşça bırakıyor. Eve döndüğümde benden heyecanlısı yok. Yaşımdan çok küfür öğrenmişim. Günlerce unutmadan küfürleri etrafa saçıyorum. Büyüyorum, büyüdükçe küfürlerim azalıyor, öğreniyorum, susuyorum, keyifli maç izliyorum, formalarım büyüyor. Liseye başlayana kadar ailemle izlediğim maçları artık arkadaşlarımla izlemeye başlıyorum. Şampiyonluklar görüyorum, sokaklarda çığlık çığlığa taraftar olmanın güzelliğini yaşıyorum.

Stadın yokuşlarında maçı bekleyen bir kadın halini alıyorum zaman ilerledikçe. Coşkuluyum, bağırıyorum, ağlıyorum. 90 dakikada bütün duyguları aynı anda yaşayabiliyordum. Kazanılan maçlarda bir orgazm tadı var sanki. Stadyumlar artık o kadar büyük gelmiyordu. Hatta yerime sığmıyordum sevincimden, üzüntümden.

Sonra sevgililerimle halı saha maçlarına gitmeye başladım. Önceleri beni götürmemek için ellerinden geleni yapıyorlardı. Bir özel anımız var bırak bize kalsın diyip duruyorlardı. İnattım, onlar gidiyordu sahaya çıkıyorlardı, sonra ben kenara geçiyordum keyifle maçlarını izliyordum. İnadım kazanmıştı o zamanlar. Sahadaki erkekler de bir kadının orada maçlarını izlemesinden, bağırmasından hatta onlara tezahürat yapmalarından hoşlanmaya başlamışlardı. Artık halı saha onların özel alanı değildi, hepimizin alanıydı.

Benden başka kadın yoktu etrafımda. Tek başıma erkeklerin kendi alanımız diye tanımladıkları orada var oluyordum.

2013 yılında hepimize açılan bir mücadele alanı oluştu; Gezi! Gezi’nin hepimize kattığı onca güzellik vardı, bir şeyler üretme, bir şeyler yaratma çabası hepimizin gözlerine yansıyordu. Konuşuyorduk, fikirlerimizi tartışıyorduk, mücadele alanlarımıza yeni alanlar katıyorduk. Mahalleler, sokaklar, parklar derken gündemimize futbol gelmişti. Üç beş kişi bir araya gelip; “dokunduğumuz birçok grup var, belki maçlar yapabiliriz, turnuvalar yapabiliriz” diyorduk. Sonra bir sesli cümle duyuldu: “kadınlar ve erkekler bir arada oynasın.” Gezi’nin bakiyelerinden biri de cüretimizdi ve bu kesinlikle futbola, bu alana da yansımalıydı. Günlerce süren tartışmalar, olgunlaşan konu başlıkları sonucunda önümüze Karşı Lig çıktı. Emek harcamamız gereken, belki beceremeyeceğimiz, belki herkesin konuşur hale geleceği, belki de bizlerin bile hayal edemeyeceği bir şey çıkacaktı meydana… Yavaş yavaş takımlarımızı oluşturduk. Erkeklerin halı saha denilince bir araya gelmesi ne kadar kolaysa, kadınlar da engebeli yolu güzelce aşıyordu lig oluşurken.  Mahalle takımımız oluştu. “Forza Yeldeğirmeni” hunisini kafasına takan burada oynayabilecekti, ben buradaydım. Ayağıma yıllardır top değmiyordu ama futbol beni heyecanlandırıyordu, bunu biliyordum.  Bu heyecan sayesinde çıkabilirdim sahaya, o kadar maç izlemişliğim var, ne kadar zor olabilir ukalalığı mevcuttu biraz da…

Antremanlar yapmaya başladığımızda ne kadar zor olduğunu gördüm, gördük. Yıllarca erkeklerin öğrenilmişliği olan futbola bir şekilde ayağımız değmişti. Ögrenilmişliklerimizi kenara koyup, yeni bir şey öğrenmeye çalışıyorduk. Gülüyorduk, kızıyorduk, tartışıyorduk, tecrübe edinerek günler geçiriyorduk. Karşı Lig başladığında kadınların sahada varlığı ilk olarak küfürleri önlüyordu, bayan kelimesini kadın kelimesine dönüştürmek için bir an dönüp yüzlerimize bakıyorduk, bize pas atılmasını istiyorduk. Futbolu sadece kazanmak olarak değil de güzel oyunun olduğu, eşitçe mücadele edebildiğimiz alan haline getirmek istiyorduk. Lig’de haftalar ilerliyordu ve sohbetlerimiz, muhabbetlerimiz gelişiyor, dönüşüyordu. Bizler dönüştükçe diğer liglere de bir şekilde dokunmaya çalışıyorduk. Gazoz Ligi’ne, Efendi Lig’e taraftar olarak gitmeye başladık. Elimizde meşalelerimiz “Spartakistanbul” taraftarı olarak marşlar yazıyorduk, “güzel oyun” izliyorduk.

Bir kadın olarak kendimi iyi hissediyordum, kadınların attığı goller sonrasındaki yüz ifadeleri beni güçlü kılıyordu. İhtiyacım olanın sadece futbol taraftarlığı değil, sahalarda da bunun mayasını öğrenmek olduğunu keşfetmiştim. Bildiğim, izlediğim, kızdığım onca pozisyonun aslında “ya hadi şuraya topu atsana” kadar kolay olmadığını, beraber oynamadıktan sonra, sahada dayanışmacı bir ruh olmadıktan sonra kazanmanın anlamlı olmadığını fark ediyordum gün geçtikçe… Birbirimize dokundukça değişimlerimizi gözlemleyebiliyor ve bu değişimleri pratikte uygulamanın çıktılarını gördükçe mutlulukla izliyorduk.

Karşı Lig başladığından beri üç sezon geçti. 3. sezonunda olan Karşı Lig şu an 17 takımla devam ediyor. Bu sezon her pazar kendimi Kalamış’ta Spartakistanbul Takımı’nda top koştururken buluyorum. Hafta içi ise kendimi hem Efendi Lig’de, hem Gazoz Ligi’nde Spartakistanbul taraftarı olarak Beylerbeyi’nde buluyorum.

Seneler önce erkeklerin “bizim alanımız” dedikleri yerde, kadın olarak tek başına var olmaya çabalarken bir şey yapmak zorundayım demiştim ve şimdi tek başıma değil de bir sürü güzel insanla birlikte yarattığımız alanlarda mücadele ediyoruz. Birlikteliğin vermiş olduğu dayanışma ruhu birbirimizi güçlü kılıyor. Tek başıma değil, bir arada olmanın tadını tadıyorum. Bizler; endüstriyel futbolun bizlere dayattığı futbol kültürüne inat “güzel oyun” kültürünü birlikte var ediyoruz.

 

Yaşasın Kardeşlik ve Dayanışma!

Bulunduğu kategori : Örgütsel Deneyimler

Yazar hakkında

İlgili Yazılar