Bir Kız Çocuğu İçin Uzaktan Eğitim Ne Anlama Gelir? – Gultan Ergun -

Uzaktan eğitimin faydaları ve zararları üzerine tartışmaların yapıldığı şu korona günlerinde ben de konuya dair bir iki kelam edeyim dedim.

Okumayı bilmemek, fiziki olarak görürken aslında hiçbir şey görmemekten farksız. Yani bir tabelaya bakarken onu okuyamamanın, ya da içinizden bir sürü şey sıralarken, bunu yazarak dile getirme ruh haline sahipken, önündeki iki satırlık düz yazıyı okuyamamanın bana hissettirdiği şey kör olmaktan farksızdı. O duyguyu ancak dilini, kültürünü bilmediğiniz, hatta alfabesinin bile Latin olmadığı bir ülkeye giden biri bilir diye düşünüyorum…

Koronadan dolayı dünyada ve Türkiye’de uzaktan eğitim tartışılırken tüm eğitimini açık öğretimden tamamlayan biri olarak deneyimlerimi paylaşmak istedim. Bu arada kendimi profesyonel açıköğretim öğrencisi olarak -22 yıl oldu ve hala devam ediyorum- tanımlıyorum.

Aslında annem beni ve erkek kardeşimi Mutki Yatılı Bölge Okulu’na yazdırmıştı. Ama amcam “kızlar okumaz” diyerek müdür ile görüşüp benim kaydımı sildirdi. Erkek kardeşim devam ederken ben okuldan alındım.

1984 yılında Elazığ’a babamın yanına gönderildim. Babama çevreden çoğu kişi “Bu çocuğu okula ver, okut” demişlerdi ama bunu yapmadı. Beni okula göndermediği gibi tuttu Ağrılı bir melenin olduğu Kuran kursuna gönderdi. Kuran kursuna gitmedim. “Madem beni okula yollamıyorsun ben de Kuran kursuna gitmem” diye tutturduğum için az dayak yemedim. Bana “çok inatçısın” diyorlardı; oysa ki inatçı değildim; ikna olmamıştım sadece…

İlkokul diplomamı 1987 yılında aldım. Onun hikayesi de ilginçtir. Diploma almak için yapılacak sınavın olduğu gün babam beni Elazığ Fevzi Çakmak İÖO’na götürdü. Bahçede çömelmiş sınav saatini bekliyorum. Tam o sırada bir müzik çaldı, herkes birden ayakta şarkıya eşlik etti. Tabii ben oturmaya devem edip ellerim çenemde bakıyordum etrafa. O sırada bir hoca yanıma geldi ve bana bağırarak “Sen hangi dağın başından geldin” dedi. Ben de “Bitlis’ten” diye cevap verdim. Meğer benim şarkı sandığım şey İstiklal Marşı’ymış. Hoca bana kızdı, sonra “tamam” deyip beni içeriye aldı, sıraya oturttu. Önüme bir kağıt koydular. Kağıt bana bakıyor, ben kağıda bakıyordum. Sınav bitti, aynı hoca o kağıdı benim önümden aldı. O sınavla ilkokuldan mezun oldum. 1 saatlik sınavla 5 yıllık ilkokulu bitirdiğime göre demek ki benim yerime hoca sınava girmişti.

1990 yılında Türkan Saylan’ın desteğiyle İstanbul’a geldim. Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’nin yerleştirmesiyle Lepra Hastanesi’nde işe başladım. Orada çalışan hemşireler benimle ilgilenmeye ve benim okuma yazma öğrenmeme yardım etmeye başladılar. En başta Zekiye Baran’ın -o zamanlar hemşireydi, sonradan hukuku bitirip avukat oldu, şimdi avukatlık yapıyor- inanılmaz desteğini aldım. O’na benim ilk öğretmenim diyebilirim. Tabii bu arada Çağdaş Yaşam’da görevli iki çalışandan ve Türkan Hoca’dan da benim okuma-yazma öğrenmem için büyük bir seferberlik vardı. Benim de içimde inanılmaz bir istek var okumak için. Bu sıralarda solcu abilerim ve ablalarım oldu. Yanlış hatırlamıyorsam kendi paramla aldığım ilk kitaplar Orhan Kemal’in Çamaşırcının Kızı ve Yaşar Kemal’in Teneke kitaplarıydı. Onları bir solukta bitirmiştim. Habire kitap istiyordum Zekiye’den. Tabii Zekiye de ne okuyorsa ben de onu istiyordum. Türkan Hoca da bu sıralarda bana “Ali topu at, Ayşe topu tut” kitaplarını verip benden bunlar hakkında kompozisyon yazmamı istiyordu ama ben hala o kompozisyonları yazmadım.

Aradan yıllar geçti. Artık tam okuma yazma işini halletmişim, bari ortaokul diplomasını da alayım dedim. Yıl 1998. O zamanlar yine tek bir sınava giriyordun; başarırsan 3 yılı bir günde bitiriyordun. Dershaneye gideyim, bir şeyler öğreneyim dedim. O zamanlar da bir ailenin yanında yatılı kalıyor onların çocuklarına bakıyordum, onlarla aile gibi olmuştuk. Dershaneye başladım, 3 yıllık sınav nasıl olacak ve sorular nasıl olur vs eğitimi verilirken sınava son bir ay kala sistem değiştirildi. Ortaokul 3, lise 4 yıl oldu denildi. 3 yılda ortaokulu, 4 yılda liseyi bitirip 2005 yılında AÖF’e girmeyi hak kazandım. AÖF’de sırasıyla 2 yıllık Halkla İlişkiler bölümünü 4 yılda bitirdim. Halkla İlişkilerden sonra dikey geçiş ile İşletme bölümüne 3. sınıftan başladım. Yanlış hatırlamıyorsam İşletme Fakültesini de 4 yılda tamamladım. Şimdi de 2014’den beri Sosyoloji bölümünde okuyorum. Eğer 2021’de bitirememiş olursam sanırım beni atarlar artık. Yani AÖF maceram da tam 15 yıldır sürüyor, o nedenle profesyonel açık öğretim öğrencisiyim diyorum soranlara…

Evet, uzaktan eğitim meselesine bakınca güzel yanları var. Özellikle maddi durumu kötü olduğu için okuyamayanlar ve benim gibi okula gönderilmeyen kız çocukları. Kendi adıma müteşekkirim.

Ama aynı zamanda 22 yıllık öğrencilik hayatımda hiçbir bir amfi ile tanışmadım, amfi sıralarına oturamadım. Ufkumu açacak, fikirlerimi tartışacağım, fikrini alacağım bir hocam ve okul arkadaşım olmadı. Bunun açlığı da ayrı bir şey. (Bu arada laf aramızda kalsın sanırım ben okul arkadaşı olanları kıskanıyorum).

4+4+4 sistemine geçişle beraber bildiğim kadarıyla 4. Sınıftan itibaren ailenin istemesi durumunda çocuklarını açık öğretim sistemine kayıt yaptırabiliyorlar. Tam veri yok, ama 1,5 milyondan fazla çocuk bu sistemde okuyor. Bu aynı zamanda çocuk işçiliğini teşvik ediyor, çocukların kendi kaderine razı olmasını dayatıyor. Özellikle de kız çocukları için çocuk istismarı anlamına geliyor. Hiç kimse o çocuklar ne yapıyor ya da ne istiyor; bilmiyor. Bu sisteme kayıt olan çocuklar tabiî ki yoksul aile çocukları.

Uzaktan eğitimin yaygınlaşması durumunda genç kadınlar o amfilerle asla tanışamayacak, yeni arkadaşlar, hocalar ve yeni ufuklardan mahrum kalacaklar. Anasının, babasının ve kocasının dizinin dibinden ayrılmadan belki de hiç kullanamayacakları ya da kullanmayacakları dijital bir diploma sahibi olacaklar.

Bana göre eğitimde (uzaktan eğitim için) teknolojik gelişme ve ilerlemenin birçok iyi yanı olmakla birlikte, kadınlar için bu durum aynı zamanda geriye dönüş anlamı taşıyor. Kadın hareketinin büyük emeklerle verdiği mücadelenin ve elde edilen bir çok özgürlüğün kadınların ellerinden tekrar alınması anlamına geldiğini düşünüyorum. Özellikle ilk, orta ve lise öğretiminin kesinlikle zorunlu olması, yoksul çocuklarının da gidebilmesi için tamamıyla parasız olması ve çocuklarını okula göndermeyenlere cezai bir yaptırımın uygulanması gerekiyor.

Bulunduğu kategori : Mor ve Gökkuşağı

Yazar hakkında